Bu Blogda Ara

6 Mayıs 2011 Cuma

Kitabım Üzerine Üçlü Okuma

Şeref Bilsel ve Bâki Asiltürk “diyalojik okuma” adını verdikleri seriye devam ediyorlar. Takip edebildiğim kadarıyla bunu birkaç dergide sürdürüyorlar.  Özgür Edebiyat Dergisi’nin güncel sayısında benim kitaptan da bahsedilmiş. Genellikle olumlu karşılanmış kitap. Bazen de altan alta iğnelemişler. Kitapta anlam veremedikleri yerler olmuş. Bununla ilgili birkaç açıklama yapmakta fayda var. Hemen ikisinin arasına sızayım bakalım. 

Bâki Asiltürk: Özel adlarda ilk harf yerine son harfi büyük yazmasının nedenini ise bulamadım: ayşE, nuH, ibrahiM, türkiyE… bu teknik tutumu anlamlandıramadım doğrusu.
Şeref Bilsel: ‘tekniK’ tutumu; ayşe’yi aynaya tutup ‘eşya’, nuh’u ise hun diye okumak da anlamlandıramayacak sanırım.  […] Bazı ‘tekniK’ tutumları deşmemek belki de en iyisi.

Cihat Duman: Asiltürk’ün ‘anlamlandıramadım’ demesi beni etkiledi. Şiir olayında bizler zaten en çok anlamlandıramadığımız şeylerden etkileniriz değil mi? Yani burada şiirim adına pek de olumsuz bir durum söz konusu değil. Bir de sadece içerik anlamlandırılmaya çalışılmaz bence, biçim de başlı başına anlam taşıyan bir göstergedir. Buna bağlı olarak da ‘anlam taşıyamayan’, taşıyamamasında bir beis olmayan… Şeref Bilsel’i de kırmamak kaydıyla ben ‘deşeyim’ bu durumu. İkinci yeninin dizgeyi bozması, bilmem kimin dili evirmesi, diğerlerinin farklı bakış açısı yıllardır övülen şeyler. Bu bakımdan Zavallı Cihat’ın imla kılavuzuna yaptığı saldırıyı da bence “güzel-hoş” olarak karşılamak lazım. Ben de size soruyorum: İmla Kılavuzu(İmla Kuralları yerine de kullanılabilir ama kılavuz daha kitabi bir şey, çakma kanun kitabı) ve özel isimlerin baş harfinin büyük yazılması hangi Allah’ın emri? Benim bu tutumum imla kılavuzundan başlamak üzere “istisna” üzerinden yürüyen tüm sistemin eleştirisini yapmaktı. İstisnanın başrolde olduğu hiçbir sisteme saygı duyasım gelmiyor. Başta hukuk. Bur’dan şu akla gelebilir. Madem imla kılavuzuna (kurallarına) saldırıyorsun o halde neden şiir kitabındaki tüm özel isimlerin son harfi büyük değil. Mesela neden kapaktaki Cihat Duman yazılmış da cihaT dumaN yazılmamış. Bu da benim tasarladığım bir tutum. Kendi iktidarıma kul olmamak için ve az önce belirttiğim ‘istisna’ olayının parodisini yapmak için tercih ettiğim bir yol. Ben –örnek üzerinden gidecek olursak- bir şeyleri dikte etmiyorum (ille son harf büyük yazılacak demiyorum) sadece bunun farkına varıyorum.

Bâki Asiltürk ve Şeref Bilsel’e kitabımı bahse değer gördükleri için teşekkür ediyor ve alkışlarınızla aranızdan ayrılıyorum. 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Şehir İçi Seyahat Hikayeleri

Elimde avukat çantası Atatürk Hava Limanı dış hatlarda bi müvekkilin işini hallediyorum. Üç saat sonra bitti neyse. Dedim metroya bineyim. Metronun gişelerine yaklaştığımda güvenlik görevlisinin elinde boya sandığı olan bir küçük çocuğu özürlü turnikesinden bedava geçirdiğini gördüm. Benim kafa uçtu gitti. Etkilendim. Boyacı çocuğa özürlü muamelesi mi? Değil. Orda bir şey vardı. O bizim sakatlığımız mı? Değil. Bu kadar romantik olunmaz. Güvenlik görevlisi kadındı. Çocuğa acımıştı. Boyacı diye acımıştı. Bana acımış gibi oldu. Özürlü turnikesinden 9 yaşındaki erkek boyacılar da geçebiliyor. Takibe aldım veledi. Dedim bunun fotoğrafını çekmezsem blogu izleyenler gene edebiyata düştüğümü sanırlar. Kurmaca yapıyo piç, üfürüyo derler. İçimden Siirtli diyorum. Onların gözleri böyle olur. Sordum. Nerelisin? Mardinliyim. Bomboş vagon ama oturmuyor. Kirli olduğunu biliyor demek. Hayır başka şey. Küçük sandığını vagonun demir duvarına yaslamış. Gurulu, saygılı, zeki. Niye oturmuyor. Kimse yok bizden başka. Yenibosna’da indi. Sesi çok güzeldi.

Geçen hafta minibüsteyim. Ayakta ilerliyoruz 35lerinde bir kadın bindi. Ben şoföre daha yakınım diye bana “şunu uzatır mısın” dedi. Para verdi. Bana siz demiyor sen diyor. Herkesi kendi gibi tekil hissediyor. Aşağılık mahlûk. Ahlaksız, şerefsiz. Beni iğrendiren ise başındaki türbanı bağlayış şekli. Onu da çaktırmadan çektim. Bir yaratığa benziyordu. Bu tarz bağlamada kafanın arka fazlalığında saç varsa eğer. Ah rapunzel. Siktir et. Olmaz bu. Ya da kız kulesindeki prenses sanılmak. Öcümü aldım. Bak bana sen dediğin için burada seni ifşa ediyorum. Mizah malzemesi ettim seni. Canıma deysin.

Geçen hafta türbanlı vakadan bi gün sonra otobüsteyim. Sasürcü (Saussure) bir veletle karşılaştım. Kulağımda mp3 var. Gözümde de gözlük. Bir yaşlarında ve anasının kucağında… Ben onun tepesine dikilmişim. Bana bakıyor. Bakar dedim. Çocuklar bakar. Parmağını uzattı beni göstererek anasına bi şeyler dedi. Ben de bana mı diyor diye kukalığı çıkardım “duyamadım güzelim” dedim. Anası sözü aldı: “bu nedir?” diye sordu dedi. İnsana benzemiyorum mu lan ben? Gayet insanım. Benden şey olarak bahsetti Sasürcü velet. Dedim bunun da fotoğrafını çekeyim. Lazım olur. Delil olur. Çok acı çekiyorum. Yedek kalmak çok acı. 

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Ersun Çıplak ile Hasbihal

Ersun Çıplak, Akatalpa Şiir Dergisi’nin mayıs sayısında bizim dergiden (yeniyazı) ve kitaplardan (ya da pişman değilim, kumaş, geleceğe dair anekdotlar) bahsetmiş. Yazısında en fazla yeri kaplayan mesele ise bizim 9. sayıda Hüseyin Ferhad ile yaptığımız röportaj. Bu röportajı masaya yatırmış. İyi de etmiş. En azından bir kişi tarafından okunduğumuza emin olduk. Yazının bir kısmında da bana yaptığı haklı bir eleştiri var. “Seksen kuşağından tiksinen Cihat Duman editörlüğünü yaptığı dergide neden Hüseyin Ferhad’ın ‘80 Kuşağı iyidir hoştur’” tarzından sözlerine karşı koymamış diyor. Adam haklı beyler. Sadece 80 kuşağından değil benden bir yaş bile büyük olsun her insandan tiksiniyorum. Dünya tarihi 1984’te başladığı için onları tarih öncesi insanlar olarak addediyorum. Fakat bir açıklama yapmam gerekiyor. Yeniyazı Dergisi’nde vardiyalı çalışıyoruz. Her çerçevenin ve atölyenin editörü farklı. Mesela ben 7 sayı boyunca yattım. 8. Sayı geldiğinde semih Kaplanoğlu ile röportaj yaptım. Şimdi de yatışa devam ediyorum. Hüseyin Ferhad çerçevesinin editörü Can Habip Türker’di. Onun takdirine saygı gösterdik. Bana kalsa şimdiye kadar çevreye aldığımız hiçbir şairle işim olmaz. Hiçbiri benim kalemim değil. Beğenmem. Zaten benim beğendiklerimi de bizim arkadaşlar beğenmiyor. Pek karışmıyorum. İşin daha da garibi bizim dergide ki şairlerle de arkadaşlık dışında poetik ve düşünsel bir bağlantım yok. Bunu birbirimizin yüzüne de söylüyoruz zaten (Çok anlaşanlar çabuk dövüşüyor bırak böyle kalsın). 8 kişi dergi çıkarmak kolay değil. Her düşünce uyuşmayabiliyor.

80 kuşağına gelince. Gökhan Arslan seksene geçiren bir yazı yazdı bu sayıda. On güne kadar okunabilir. Ben zaten seksen kuşağının ödül jürilerinde, göt korkusundan müteşekkil bir refleksle lirik şiire gaz verdiğini biliyorum. Geriye kalanları da kendi köşesinde yazdıkları şiire bakıp ağlayarak ölümü bekliyorlar. Burada isim saymaya gerek yok. Jürileri gidip incelerseniz, eski arkadaşlıklarını kullanarak kitap eklerinde ve kültür sanat sayfalarında öne çıkmak için havhavlayan adamlara bakarsanız ortalama bi liste oluşur. Kültür sanat ortamı işgal altında. Bu işgale şiddetle cevap verebilmenin yollarını arıyorum. Kısacası daha sonra uzun uzun da belirteceğim üzere seksen kuşağından al 2-3 kişiyi diğerlerini ölmeden çöpe at gitsin. Acımaya bile gerek yok. Bir de kız bakireydi diyolar, bakire kız nasıl orospu oluyo ben anlamıyorum yaa.

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...