Bu Blogda Ara

29 Ocak 2023 Pazar

Kurak Günler

Bir Anadolu kasabasına tayini çıkan genç savcının iyi bir insan olma ihtimali rejim tarafından yok edilmiştir diyeceğim ama cümle çok yanlış olacak. Cümle, son on yılda elimize gelen metinlerdeki bariz hatalardan biri olan iki cümlenin yanlış kaynaştırılmasını ihtiva ediyor. Mezkûr genç savcının iyi bir insan olma ihtimali yoktur dedikten sonra çünkü demek gerekir, çünkü rejim iyi savcı yetiştiremez. Yok edilen ihtimal değildir yani, savcının kendisidir.  Emin Alper’in Kurak Günler’deki Emre karakteri (Selahattin Paşalı) bu anlamda tıpkı bu yazının girişindeki şovumun okura yaşattığı duygu gibi zorlama geldi birazcık.

Toplum, savcı adayına hukuk okuduğu günlerden itibaren savcı olunca istediği kişiyi evinden alabileceğini, asabileceğini, kesebileceğini öğütler. Hukuk öğrencisinin arkadaşları iğrenç bir rekabete girer onunla. Aile başka şarlatanlıklar peşine düşer. Savcılık sınavlarında ve mülakatlarında torpil ararken onurundan ve şerefinden edilir aday. Hukuk teorisi ile Ortadoğu pratiği arasında çatlak gördükçe omurga sorunları başlar. Bir süre sonra aldırır omurgalarını. Başsavcının, adalet bakanlığının, adliyeye gelen siyah gözlüklülerin emir eri olur.  Adliyedeki dalkavuklar zehirler hukukçu bireyi ve filmdeki gibi bir kasabaya düştüğünde (kasabalarda savcı olmaz, en az ilçe olması gerekir savcı atanması için) en azından maaşından olmamak ve daha iğrenç bir köye sürülmemek için polisle, suçlularla, belediye başkanlarıyla, hâkimlerle, askerle, jandarmayla, işbirlikçiliği yapar.

Günümüzde bir savcının, filmdeki gibi, “biz devleti temsil ediyoruz, yakışır mı bir savcıya böyle davranmak” şeklinde özetlenebilen sözleri sarf etmesi imkânsızdır. Emin Alper gibi bir yönetmenin, authorün burada bir karikatür çizdiği sonucunu çıkartacak çok sağlam bir delil var elimizde. Abluka’yı yazıp yöneten biri T.C.’de böyle bir savcı olamayacağını çok iyi bilir. Rejimin çoktan hukuk devleti olmaktan çıktığını, anayasadan kaynaklı ülküleri savunan bir tane bile memurun kalmadığından haberdardır. Bu anlamda savcı karakteri ütopik bir karakter. Bununla birlikte filmin avlanma, linç teşebbüsü, tecavüz ve benzeri sahneleri ürkütücü ve distopik.

Çok enteresandır, bu memlekette artık gerçekçi sinema yapmak neredeyse imkânsız. Çünkü gerçekler, kanun hükmünde kararnamelerle çelişiyor. Keyfi uygulamalar anayasadan üstün gözüküyor, kanunsuz emirler demiri kesiyor. Bu anlamda Alper’e getirilen karakterlerin karikatür olduğu eleştirisinin dibini boş hatta obruk buluyorum. Sanatta distopik denecek şeylerin gerçek haline geldiği, gerçeğin yasaklandığı, ülkü denen şeyin topyekûn bir ulus ya da halklar tarafından gülünç bulunduğu bir lağım çukurunda Emin Alper ne yapsın? Milliyetçilik kisvesine bürünmüş çıkarcılığın örgütlediği hücrelerden emir alıp suça bulaşan, kriminal kişilere suç ortaklığı eden bukalemun gibi ne idiği belirsiz, sabahtan akşama kadar elindeki telefonlarda takma isimlerle sosyal medyayı takip edip yamyamların duyarlarına göre siper alan savcılardan birini, filminde karakter olarak teşhir edip terör örgütü propagandasından, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekten, bilumum oynar başlıklı suçtan hapse mi düşseydi?

Belediye başkanları kötüdür, oğulları daha kötüdür, hele bu oğullar avukatsa en berbatıdır, kasabaya su getirmenin daima ucuz bir yolu vardır, meraklı gazeteciler çok meraklı ve çok güzlüklüdür, halkın en güvenilir sözcüleri fare zehri hizmeti sunan çocuklardır, uyuşturucu hap hafıza kaybı yapar, idealist savcı melektir gibi birçok klişe bu filme hatayla doldurulmuş gibi gelmedi bana yani. İkna olmadım bunların sehven, toylukla yerleştirildiğine. Büyülü Gerçekçilik Hükmünde Metafornameler gibi algıladım açıkçası. Alper, elindeki klişelere ne uygun diyalogları, oyuncuları, oyunculukları, mekânları intihap etmiş. Ya oyunculardan biri ya da birkaçı, Haluk Bilginer, Tamer Karadağlı (belediye başkanının tohumluk oğlu rolüne nasıl yakışırdı), Ercan Kesal olsaydı. Gerçi Ercan Kesal’lık rol yoktu çok şükür. Hadi son şakam, belediye başkanı Settar Tanrıöğen olsaydı ne yapardık. Ya tecavüze uğrayan çingeneyi Cemre Ebüzziya canlandırsaydı (bu çok isabet etmedi ama siz ne dediğimi anladınız) nasıl atlatırdık yaşayacağımız travmayı.   

Anlatıda, kurmacada önemli olan hikâye değildir. Nasıl anlatıldığı da önemli değildir. Bu işlerde son yıllarda önemli olan tek şey: Neyi nasıl anlattığını eserde gizlemektir. Bu ancak ve ancak üslubun, içeriği akşam yemeğine çıkarmasıyla gerçekleşebilir. Filmin Özetini aşağıda paylaşıyorum.

*Çiçeği burnunda bir savcı olan Emre'nin tayini Yanıklar kasabasına çıkar. İşini büyük bir ciddiyetle yapmaya çalışan Emre, Belediye Başkanı Selim Bey ve kasaba halkı tarafından saygıyla karşılanır. Yer altı suyunun kullanılması çevre kurulları ve mahkemelerce yasaklanması kasabada ciddi bir sorun yaratır. Selim Bey de büyük borularla yer altı sularını kasabaya bağlayacak olan büyük projesini hayata geçirmeye çalışır. Ancak Selim, yerel bir gazete sahibi olan Murat başta olmak üzere ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kalır. Murat, Emre'yi belediye başkanına karşı kışkırtmaya çalışsa da Emre olaylara temkinli yaklaşır. Kısa bir süre sonra yapılacak olan yerel seçimlerde taraf olmaktan kaçınmaya çalışan Emre, ona karşı yükselen sesler sonucu kendisini zor bir durumun içinde bulur. Çok geçmeden Emre, bir kısır döngü içine hapsolur.  

 

Cihat Duman, Kafkaokur Dergisi, Ocak 2023

 

 

9 Ocak 2023 Pazartesi

Aylaklık Üzerine Çok Mühim Bir Makale

Toplum ve edebiyat kamusu tarafından allanıp pullanıp önümüze getirilen tembellik, flanörlük, serserilik, bohemlik, şairanelik, edebiyat adamlığı olarak adlandırılan o tuhaf ve gülünç yaşam şekline bazı düşünürler nefretle yaklaşır. Hemen sizin yerinize internete giriyorum: Flanör (Fr. flâneur), 'aylak kent gezgini' anlamında kullanılan Fransızca kökenli kelime. Bu sözcük belirli bir karakteri yansıtır. Şehirde koşturan, çalışan diğer insanların aksine flanör, sakince sokakları dolaşır, gözlem yapar ve düşünür. Kalabalıklar içinde yalnız bir şekilde gezer. Herhangi bir amacı yoktur. Edebiyat kaynaklı flanör sözcüğü ile genellikle erkek bir karakter kastedilmekteydi. Bu sebeple daha sonra, kadınlar için kullanılan flâneuse (flanöz) kelimesi ortaya atıldı. Malum sitedeki bilgiler böyle çevrilmiş Türkçeye. Katılıyoruz. Derhal Walter Benjamin’in Pasajlar[1] eserine koşuyorum.

“Flâneur’ün kişiliğinde aydın, pazara çıkmıştır. Niyetinin pazarı görmek olduğunu söylerse de, aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu, ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın, boheme olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak, politik işlevi de belirsizdir. Bu durum, hepsi de boheme çevresinden gelen meslekten komplocularda en çarpıcı biçimde dile gelir. Meslekten komplocuların ilk çalışma alanları ordudur; bu alan sonradan küçük burjuva kesimine, zaman zaman da işçi sınıfına kayar. Ancak bu kesim, asıl hasımlarını işçi sınıfının liderlerinde görür. Komünist Manifesto, bunların politik varlıklarına son verir. Baudelaire'in şiiri, gücünü bu kesimin başkaldırısındaki coşkuda bulur. Baudelaire, toplumdışıların safına katılır. Tek cinsel birlikteliğini de bir fahişeyle kurar.” (s.99)

Benjamin’in 100 yıl önceki yorumunu gönümüzde internette dolaşan şarlatanlara uyarlayabilir miyiz? Ya da birkaç delil daha topladıktan sonra mı düşünsek?

“Eğer pasajlar yapılmasaydı, Flâneur gibi dolaşmanın önem kazanması herhalde çok güç olurdu. 1852 tarihli ve resimli bir Paris rehberinde şu satırlar yer almaktadır: “Endüstriyel lüksün yeni sayılabilecek bir buluşu olan pasajlar, bina kitlelerinin arasından geçen, üstü camla örtülü, mermer kaplı geçitlerdir; bina sahipleri bu türlü spekülasyonlar konusunda aralarında uzlaşmaya varmışlardır. Işığı yukardan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dükkânlar yer almaktadır; böylece bu türden bir pasaj, kendi başına bir kent, küçük bir dünya demektir.” Flâneur'ün evi, işte bu dünyadır; Flâneur, gezmeye çıkanların ve tütün tiryakilerinin, her meslekten olanların “en sevdikleri yerin” vakanüvisine ve filozofuna kavuşmasını sağlar. Kendisi için ise aynı yer, belli bir sıkıntıya karşı, başka deyişle halinden memnun, gerici bir yönetimin sahtekâr bakışları altında kolayca filizlenebilen bir sıkıntıya karşı ilaç gibidir. Guys, Baudelaire’in alıntıladığı bir sözünde şöyle der: ‘Bir kalabalık içersinde sıkılabilen, aptalın tekidir. Evet, yineliyorum, bir aptaldır, hem de aşağı görülmesi gereken bir aptal.’ Pasajlar caddeyle İçmekân (Interieur) arası bir şeydir. Physiologie’lerin bir becerisinden söz etmek gerekirse eğer, bu, tefrikanın değeri daha önce anlaşılmış olan becerisidir; yani bulvarı İçmekâna dönüştürme becerisidir. Cadde, Flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafe’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır. Yaşam bütün çokyönlülüğüyle, değişikliklerden yana bütün zenginliğiyle ancak kurşunî parke taşlarının arasında ve despotizmin oluşturduğu bir arka düzlemin önünde göverebilir - physiologie’lerin içinde yer aldığı yazılanların politik temeli, işte bu düşünceydi.” (s.131)

Günümüzde agoraya karşı taşınabilir bilgisayarlarını (mek, mekbuk) açarak çalışmış gibi yapan gazeteciler, dernekçiler, reklam ajanslarında çalışan şarkı yazarları ve Arjantinli yazar Piglia’nın dediği gibi kumpasçı, icatçı, tefsirci, ilahiyatçı, komplocu, kalpazan, dedektif kişiler; Hilmi Ziya Ülken’in dediği gibi cerrarlar, hülleciler, faziciler, yalancı şahitler vardır. Onları şehrin en kalabalık yerlerinde gözlemleyebilirsiniz. Her şeyden anlarlar ama birazcık. Her şeyden hoşlanırlar ama o şeylere ilgi duymazlar. Terry Eagleton’un briecoleur diye tanımladığı kişilerdir bunlar. Elinden her türlü ufak tefek iş gelen, her telden çalan kişi demek. Tahsin Yücel “yaptakçı” diyor. Yani ben.  

“Poe’va göre Flâneur, her şeyden önce kendini içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biridir. Bundan ötürü kalabalığı arar; kalabalık içersinde saklanmasının nedeni de, sözü edilen tedirginlik çıkış noktası alınarak aranabilir. Poe, asosyal ile Flâneur arasındaki ayrımı bilerek siler. Bir adam, bulunması güçleştiği ölçüde şüpheli konumuna girer. Anlatıcı, daha uzun sürecek bir takipten vazgeçerek vardığı sonucu şöyle özetler: ‘Bu yaşlı adam, suçun maddeleşmiş biçimidir, ruhudur, dedim kendi kendime. ‘O, yalnız kalamaz; o, kalabalığın adamıdır.’” (s.143)

Panik atağın tam tersi gibi duruyoruz biz flanörler. Antisosyalliğimiz çok derin ve gizli. Belki de psikiyatri bilimindeki anlamından tamamen bağımsız. Sinemadan, edebiyattan, siyasetten, inşaat yapmadan, kitaptan, arabadan, çimentodan anlıyoruz. Göstergebilimden, antropolojiden, psikanalizden, feminizimden, fenomenolojiden, tarihten, sanat tarihinden anlamakla kalmıyor beşeri ve fiziki coğrafyadan, kebaptan, saçtan sakaldan, köşe yazmaktan, kitap basmaktan da anlıyoruz. Anlaya anlaya mecal kalmıyor bedenimizde.

“Kalabalık, lanetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış olan insanın kullandığı en' yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içersinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir. Bu konumuyla, malın konumunu paylaşır. Kendisi, bu özelliğinin bilincinde değildir. Ama bu, içinde bulunduğu konumdan etkilenişini azaltmaz. Sözü edilen özellik, Flâneur’ü hedef olduğu pek çok aşağılanmayı unutturacak kadar mutlu kılan bir uyuşturucu gibi etki gösterir. Flâneurün kendini bıraktığı esriklik, müşteri akınına uğrayan malın esrikliğidir.” (s.149)

Müşteriler gelsin beğensin diye aforizma yazıyoruz internete. Sonra bizi beğensinler diye bir bahane üretip fotoğrafımızı paylaşıyoruz. Etimiz kemiğimiz beğendirmek yetmiyor bir mal olarak bize, kanımızı canımızı da beğensinler istiyoruz. Bebekken ilgisiz mi kalmışız neyiz? Bizi flanör olmaya iten şeyin ne olduğunu bile biliyoruz sanki. “19. yüzyıl, bilgin ile ikinci sınıf eleştiri yazarını zar zor birbirine eklemleyen bir kategori yaratmak zorunda kaldı: Edebiyat Adamı” der Eagleton. Eleştiri adamı, kültürün kadını, bilginin arısı, tanıtım insanı. Hastayız çok hastayız ve tedavi olmak istemiyoruz. Lanet olsun ki hastalıklarımızdan da biraz anlıyoruz. Hastalığından biraz anlamanın bir nevroz semptomu olduğu öğretilmiş. Anlamaktan utanıyoruz artık. İnşallah bunlar bir gitsin her şey düzelecek. Kant okuyacağız artık açlıktan. 

 

Cihat Duman



[1] Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, Ocak 2020, İstanbul, Çev: Ahmet Cemal


Bizi Koparıyorlar


Galata Köprüsünü Boyayan Boyacılar

Ekonomik kriz dikkatimi bozguna uğrattığı için yazmak istediğim yazıları yazamıyorum sanırım. Akaryakıt fiyatları bir yılda beş katına çıkmış. Gıda üç katına çıkmış. Lokantalar kâğıt havludan tasarruf ediyor. Sabunluklara su basmışlar mekânlar. Çöpten yiyecek toplayan insan sayısı artmış. Kiralar aniden üç katına çıktı. İşçiye memura yapılan zam devede kulak kalmış oldu. Kitap fiyatları iki katına çıktı. 1 yılda oldu bunlar. 38 yaşına girdiğim şu günlerde daha evvel böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Akbil 3 katına çıktı. Dereden gelip Şişli’ye giden minibüs 2,25 iken 5,5 lira oldu. Apple müzik uygulaması zam yaptı ama unuttum ne kadar zam yaptığını. Belki de artık umursamıyorum. Bu işler para algısını tersyüz ettiği için hesaplamayı bıraktım. Vodafone şirketi 750 dakika, 1000 sms 5 gigabayt internet paketini 28 liradan 59 liraya çıkardı. Alt sınıftan olup da bir şekilde zimmet, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, istismar, şarlatanlık yapmayan kişinin rahat etme ihtimali yok. Eğer etrafınızda ekonomik krizden devleti sorumlu tutmayan ve ses çıkarmayan birileri varsa bunların namussuz olma ihtimali çok yüksektir. Bir şekilde yollarını buluyorlardır. Şikâyet etmek bir yana şakşakçılık yapmaya devam ediyorlardır. Bu tiplerin ar damarı çatlamış ve vatana ihanet süreçleri tamamlanmıştır.  Bizim mahallede fırınlar yarım ekmek satıyor. Sayı ile erik satan manav var. Uzun zamandır evin yakınlarındaki süpermarkette tek başıma alışveriş yapıyorum. Eve tek maaş girse kitap, sigara, çilek, karpuz, en iyi bebek bezini tercih etmek gibi lükslerden geri kalacaktık. Evine sadece asgari ücret giren insanları düşündüğümde boğulacak gibi oluyorum. Artık özel hastaneye gidemiyoruz. Devlet hastanelerinde de sıra gelmeyince muayene olmaktan vazgeçip eve dönüyoruz ikidir. Orhan Veli’nin yoksulluk temalı şiirlerini okuyorum da sanki bugün yazılmış gibi:


FESTİVAL

Ekmek karnesi tamam ya,

Kömür beyannamesi de verilmiş;

Düşünme artık parasızlığı;

Düşünme yapacağın yapıyı;

El tutar, ömür yeter;

Yarına Allah kerim;

Dayan hovarda gönlüm!


BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinamaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava

 

Afet günlerinde edebiyat yapılmıyor. Afet üzerine yazılmış şiirleri okumak daha iyi geliyor sanırım. Doğal olmayan afet. Komplo. Rezalet. Ölüm korkusundan daha beter bir korku ile toplumu hasta ediyorlar. Hastalar intihar ediyor. Başkalarına saldırıyor. Sehiv atışmaya, atışma tartışmaya, tartışma henüz kavga başlamamışken alçakça ve korkakça silah çekip ateşlemeye gidiyor. Adliyeler hangi dosyaya bakacaklarını şaşırmış durumda. Memurlar zaten bir şey kazanamadıkları için kaybedecek bir şeyleri olmadığını düşünüp işleri savsaklıyorlar. Ve buradan anlıyoruz ki kaybedecek tek şeyleri zaman. İtibar, terfi, kınama kimin umurunda. Özel sektörde parasını peşin verdiğimiz halde kimseye iş yaptıramıyoruz. İnsanlar durmak istiyor. Onların da zamandan başka kaybedecekleri bir şeyleri yok. Zamanı küçümsediğim sanılmasın bu yargılarımla. Zaman en büyük servettir. Fakat seçilmiş sayıda insan için bu böyledir. Ekseriyet için zaman, içinde canın sıkıldığı ve can rahat etsin diye okey oynandığı bir şey. Bu ekseriyetin zamanı istismar etmesine lafımız.

Düzyazıdan hiç hoşlanmıyorum. Düzyazıyı roman yazmak yahut kimsenin okumadığı eleştiriler kaleme alırken hissedebiliyorum. Şiir zaten düzyazıdan bağımsız bir şey olduğu için oraya girmeye gerek yok. En yaralayıcı tür bu. Gevezelik yapar gibi yazmak. Dümdüz olmak. Bu da bir kriz. Yaratıcılık kriz geçiriyor. Yaratıcılık berber seviyesine düştü. Hani şu kafa tasımızın, kaşımızın, çenemizin, alnımızın şekline bakmadan dükkanına gelen herkese “kafasındaki” tıraşı yapan zanaatkar. Ne kadar tarif edersek edelim sadece alıştığı ve becerebildiği modeli  yapan sümsükler. İşte reklamcılar, tasarımcılar, dizgiciler, marangozlar, güncel sanatçılar, ressamlar, sosyal medyacılar, kültürel web siteleri yazarları, romancılar böyle. Bir tek bunların imalat kalitesine zam gelmedi. Ucuzluğa devam ediyorlar. Şu düzende böyle kalmaya da mahkûm olacaklar. Olacağız yani. Kendimi oradan kurtarmış gibi olmayayım. 

Son iki yılda alıp okumadığım 200 kitap tespit ettim kitaplıkta. Hazır kitaba zam gelmişken şu zamsız olanlarından seçip okuyayım da zamlı kitap almak zorunda kalmayayım diyorum. Çok şükür ki aralarında bir tane bile roman, öykü kitabı yok. Sadece felsefe, antropoloji, psikanaliz ve şiir okuyorum. Dolayısı ile hazır kitap değerlenmişken en değerlilerinden okuma fırsatı elde edeceğim. Hazır bu konuya değinmişken roman ve öykü kitaplarına neden zam geldiğini anlamadım. Ankara’da oturup kira ödemek gibi bir şey değil mi romana öyküye fazladan para vermek? İstanbul dışında oturup bir de kira verenlere şaşırdığım gibi şaşırıyorum romana para verenlere. Onları okuduğunuz için yazarlar ve yayınevleri sizlere para vermeli diye düşünüyorum. Son verilere göre 12.000 adet kurmaca kitap basılmış 2021’de. Bunlardan sadece 10 tanesi kalacak 50 yıl sonrasına. Diğerleri kâğıttan uçaklara binip cennete gidecekler. 50 yıl öncesinden günümüze kalan 10 yazara selam ederek yazıya veda ediyorum. Beyoğlu’ndan bizim eve taksimetre 27 liradan 55 liraya çıkmış. Sadece 6 ayda iki üç posta halinde oldu bu zam. Şiir kitabımı 28 liradan satarken 64 liraya çıkarmıştım yılın başında. Sanırım 100 lira yapacağım haftaya.     

Kafkaokur Dergisi, Temmuz 2022

Cihat Duman

18 Ağustos 2022 Perşembe

Şiir Bayrağı

İçine küçük İskender’in gireceği delikten gözlerimi alıp sigara içerek aynı deliğe hüzünle bakan ses kanseri amcaya soruyorum: Ne zaman gelecekler? Tarih 4 Temmuz 2019. Kanserin hırpaladığı ses tellerinden “namaz bitince” titreşimini duyup gözlerimi kapıyorum. Hiçbir inancı yoktu. Hatta daha evvel bir cenaze töreninde, inançsız bir şairin ardından namaz kılınmaz, diye olay çıkarmıştı. “Hatırlar mısınız,” dedim, “İskender bir cenazede olay çıkarmıştı, ateist birinin ardından…” Hatırlamadı. “İskender değilse Can yücel de olabilir,” dedim. “Olabilir,” dedi. Olay çıkarabilecek şairler listesini taradım muhayyilemde, sayıları az. Yarım saat sonra kalabalık ve bir tabut geldi. Bir tahta diktiler toprağa. Baş harflerinin küçük harfle yazıldığı küçük İskender adını ilk defa dergi/kitap dışından bir yerde görüyorum, eciş bücüş. Dayanamadım, gözlüğün altından ağladım. Başımız sağ olsun. İki ay geçmiş üzerinden. Yazarlarla alakalı yazı serimin dördüncüsü için masaya oturduğumda cenaze töreninde vukuat çıkaran dayıya rast geldim aniden. Sevindim, hatta. Ne İskender ne de Can Yücel.

İlhan Şevket Aykut’un Kılıç Artığı kitabının girişinde kitabı hazırlayan Zeki Coşkun, intihar eden Aykut ile ilgili şu ilginç bilgiyi paylaşır: Sadece üç kişi ile uğurlanıyor: Cenaze giderlerini ve defterlerini emanet ettiği genç, gencin babası, grafik sanatçısı Mengü Ertel. Tabutun taşınmasına yardım eden dördüncü kişi cami cemaatinden bir yabancı… Cenazesi ramazanın ilk gününe rastlıyor. Namazı kıldıran hoca, “Ne mutlu böyle mübarek bir günde ölenlere ki, sorgusuz sualsiz cennete kabul edilecekler” sözüyle noktalıyor duasını. Oysa merhum, 1932’de ünlü düşünür Abdullah Cevdet’in cenazesinde neredeyse skandala yol açmış, “Namaz kılınmasın, bunu yapamazsınız ona, o bir ateist” diye haykırmış… Ve kendisi hoca icazetiyle cennete uğurlanıyor!  Takdiri ilahi bu olsa gerek. Bu arada, laf lafı açıyor, Abdullah Cevdet dedikleri kişi, görgü kuralları hakkındaki Fransızca kitabı çevirip Arap harfleriyle Türkçe (Osmanlıca) yayınladığı gün harf devrimi (1 Kasım 1928) olması sebebiyle kitabını çöp eden kişidir. Gerçekten de halkı bir gecede… Bu bilgiyi -eğer kurmaca değilse– üç dört sene önceki bir sergiden edinmiştim. Komiktir. Hiçbir yazarın başına gelmemelidir. Araştırabiliriz.

Eğer merak ettiysek İlhan Şevket Aykut’u biraz daha tanıtabilirim. Ben kendisini bir 10 sene evvel duymuş ve araştırmıştım. Hiç pişman saymam kendimi. Hatta yerimiz ve zamanımız kalırsa bir başka müntehir şair Beşir Fuat ile alakalı da malumat verebiliriz.  Onun da hayatı ve intiharı anlatmaya değerdir. Hatta ilk romanım Olay Beyoğlu’nda Geçiyor’da diyaloglara yedirerek okura tanıtmıştım. Tabiri caizse lokanta masalarına meze etmiştim, biraz pişman olmadım diyemem. Ne ise.

Aykut, 1907 yılında doğuyor, İstanbul Hukuk’u bitiriyor, iki yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra meslekten soğuyup öğretmen oluyor. Galatasaray Lisesi’nde muallimlik yaparken 1933 yılında Atatürk, okulu teftişe geliyor. İşte psikotik kırılma bu yıl gerçekleşiyor. Herkes ezile büzüle elini sıkarken Aykut dik bir şekilde, vakarla elini sıkıyor paşanın. Paşa, hocanın dersine girip “Hocam çocuklara bir soru da siz sorun,” deyince ortalık buz kesiyor. Hoca, içinde diktatör kelimesi geçen bir cümleden soru yapıp çocuklara yöneltiyor. O dönem paşanın sert önlemlerini (İstiklal Mahkemeleri, sert inkılaplar) dikta diye tanımlayan yerli ve yabancı kişiler de türediğinden hocanın buna vurgu yapmak istemiş olabileceğini düşünüyor paşanın danışmanları ve bürokratları. Ama Aykut’a göre bu böyle değildir. “Paşa benden rahatsız olsaydı yedi saat boyunca dersimde kalmaz, 13-14 fincan kahve içmezdi,” diyor. “Ama o yanındakiler yok mu, diye de ekliyor. Her şeyi yaparlar ve yaptılar da.” Az önce bahsettiğim Ahmet Cevdet’in cenazesindeki çıkışından sonra bu ikinci skandal Aykut’un kalan ömrünü etkileyecektir. Bu olaydan sonra hiç terfi almamakla beraber bir gün Yozgat’a sürüldüğü haberini alır. İstanbul âşığı Aykut, bu haberden sonra derhal memuriyetten istifa eder ve yeraltına çekilir. 55 yıllık inziva böylece başlamıştır.

Derhal çeşitli dilleri öğrenmeye başlar. Kimseye adresini söylememektedir. Bir ara on yıl boyunca dışarı bile çıkmaz. Çok sınırlı sayıda insan ile görüşmektedir. Bunların çoğu ressamdır ve konuşmanın konusu resim eleştirisidir. Eleştirileri dönemin sanatçıları tarafından hayranlıkla dinlenir. Eve gelir. Masraf olmasın diye makarnayı yağsız, salçasız hatta tuzsuz tüketir. Şiirlerini yazar ve erkenden uyur. Güneş doğmadan uyanıp yürüyüşe çıkar. Eğer spor yapmazsa hasta olacağını ve hastane masraflarını ödeyemeyeceği için de öleceğini düşünür. Önceleri yaşama fikri Aykut’a iyi gelmektedir. Ta ki 75 yaşına varıncaya dek. Sonrasında intihar edeceği 85. yaş gününe kadar bugün de ölmedim, eyvah ben yaşayacağım galiba der, yaşama korkusu çekmektedir. Nerede kalmıştık? Yürüyüş bitince eve gelir. Yatak ile somya arasına sıkıştırdığı kumaş pantolonunu giyer. Geceden kaynar su ile yıkayıp kuruttuğu beyaz gömleğini, fularını hazırlar, takar takıştırır ve çıkar. Kitapçılarda kredisi boldur. İngilizce ve Fransızca basılan gazeteler de dâhil olmak üzere okuyacaklarını ücretsiz alır, bir kenara geçip okur. Yanından yöresinden geçen herkesi polis zanneder. Bu fikre tahammülü azaldıkça tekrar eve geçer. Yakışıklıdır. Manitaları keser. Yakın arkadaşları ile yılda bir görüşür. Kimse nerede yaşadığını bilmez. Evine hep farklı sokaklardan ulaşmaktadır. Annesi ölür bir gün, ailesini de silmiştir hayatından. Kara haberi aldığı gün berbere gider. Tıraş olurken usul usul gözyaşı döker, berber niye ağladığını sormaz, tıraşa devam eder. Eve gelir ve annesine bir şiir yazar, sonra tüm şiirlerini elle kâğıtlara geçirdikten sonra Fransız Ulusal Kütüphanesi’ne gönderir. Dergilerde şiir yayımlamaz. Kitabı çıkmaz. Yazar, yazar, yazar ve birikince kütüphaneye gönderir. Bazen yılda bir görüştüğü arkadaşlarına okur şiirlerini, ama göstermez. Sanat eleştirilerini yazılı olarak yapması istenince “Türkçe şiir dilidir, düz yazı yazarak bu dile hakaret edemem,” der. Manyağın önde gidenidir. Evlenmez. Kadınlarla ilişkisi yoğun ama gizlidir. Bir kadını çok sever, öldükten sonra fotoğrafı kütüphanesinde bulunan bu kadının kim olduğu belli değildir. Bir gün 600 sayfalık Fransızca sözlüğü masasına koyar, “Her gün bir sayfa çevireceğim ve sözlük bitince yaşamıma son vereceğim,” der. 83 yaşının ortasındadır. Sigortası olmadığı için hiç hastalanmama hedefini tutturmuş fakat maalesef bu durum onun fazla yaşamasına sebebiyet vermiştir. Arkadaşlarının her ay aralarında topladığı cüzi bir parayı kabul etmek ağrısı artık nefes almasına mani olmaktadır. Sayfalar çevrildikçe kendisine güveni artmaktadır. Son kaldığı semtteki Yoğurtçu Parkı’na gider, 40 yaşındaki kadınla buluşur, onu sebepsiz yere terk eder. Artık hayatında sadece ev sahibi kalmıştır. İmzaladıkları kontratta iki yıllık kiranın peşin verildiği, kiracının ölmesi halinde ödenen paranın “iade” edilmeyeceği, ölüm halinde özel eşyaların da ev sahibine kalacağı yönünde maddeler vardır. Ne hazin. Mülksüzlerin tüm kontratları vasiyete benziyor demek. Sayfalar biter. Son sayfayı çevirir, okur, aniden yaşadığı bodrum katından üst kata çıkar. Ev sahibinin oğluna biraz para ve el yazısı ile yazdığı bir tomar şiir verir. “Şiirleri babana ver, parayı da benim cenaze masraflarına harca, artacak, artan para ile sevgilini iki kere yemeğe götür,” der. Çocuk afallar. Şaka zanneder. Aykut aşağı iner, iki kutu kalp ilacını bir şişe su ile birlikte… 84 yaşının son günü, ömrünün son günü olur. Sonrasını biliyorsunuz, cenazesine 3 kişi…

Günümüzde bazı sinirsel hastalıklara yakalanan kişilerin daha çok intihara meyilli olduğu iddia edilir. Hatta tüm intihar vakalarının bir hastalığa bağlandığı vakidir. Aykut paranoyaktır. İntihar kararının buna ne derece bağlı olduğunu bilemiyoruz. Üstelik işin içinde şiir de var. Günümüzde şiirin bir simge olduğunu müşahede ediyoruz. Simge, bayrak. O bayrağın altına girip kendini mutlu hisseden bir güruh var. Temsil edilmek istiyorlar. Evliliklerinden sıkılanlar yeni bir nikah, sürülerinden sıkılanlar yeni bir yığın, nevrozlarından çekenler yeni bir terapi peşindeler. Yazık olasıcalar. Ama Şevket o bayrağın altına sığınmamış, dolayısı ile diğer müntehir şairlerden biraz farklı bir konumda. Bayrak meselesini yine müntehir bir şair olan fakat kendini şiirle temsil ettirmeyen başka bir şair, Beşir Fuat üzerinden devam ettireceğiz.

5 Şubat 1887’de, Çağaloğlu’ndaki ahşap bir köşkün alt katında bulunan içi kitaplarla dolu olan çalışma odasında yakışıklı bir edebiyatçı çeşitli kişi ve kurumlara gönderilmek üzere intihar mektupları yazıyor. Bir kısmını ikindi vakti postaya vermiş bile. Bir ara gaz lambasının fitilini yukarı kaldırıp kaldırmamakta tereddüt ediyor. Fakat aynı tereddüttü tuvalete gitmek konusunda göstermiyor, gidiyor, ellerini yıkayıp masaya geri dönüyor. Sulandırdığı kokaini enjektör yardımıyla önce sol bilek atardamarının altına, sonra sağ bilek atardamarının altına şırınga ediyor. En son boynundaki aort atardamarına. Bir yandan da ölümün nasıl duygular yaşattığını kaydetmek için hazır ettiği kalemle kâğıda bir şeyler yazmaya başlıyor. Bir ara kapı çalınsa da gelen kişiye çalışması gerektiğini söyleyerek kapıyı açmıyor. Kokain ile uyuşturduğu bölgelerin altındaki damarları ustura ile kesip kanın akışını seyre koyuluyor. Kan akışını hızlandırmak için de ara ara kollarını sallamayı ihmal etmiyor bu arada. Başı masaya düşüyor. Sabah cesedini buluyorlar. Dönemin gazetesi Tarik’ten okuduğumuz kadarıyla ölürken yazdığı kelimeler şunlardan ibaret: “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…”

Dünya tarihinde vuku bulmuş bu en korkunç ve iç karartıcı olayın faili Beşir Fuat’ın (32) dönemin ünlü aydını Ahmet Mithat Efendi’ye gönderdiği mektup ise edebiyat tarihinde günümüze gelen en garip metinlerden biridir. Yazar, burada şairlere ve şair meclislerine öylesine önyargı ile yaklaşıyor ki en meşhur intikam filmlerinde bile böyle sahnelere rastlamak mümkün değildir. Yazdığı mektuplarda intiharı ile ilgili çeşitli sebepler açıklayan ve yakınları tarafından da bazı nedenlere dayandırılan bu intiharın peşine düştüğümüzde, geçen yazıda İlhan Şevket Aykut bahsinde ele aldığımız temsil meselesine varırız. Fuat da Aykut gibi bir şeylerin kendisini temsil etmesini istememiştir, temsil olmuştur. Açalım.

Ahmet Mithat’a yazdığı mektupta na’şının kadavra yapılması, son yazıları ile ilgili matbaaya uyarı ve intihar sebeplerinin yanı sıra şairleri hedef alan acayip cümleleri vardır. Burada adeta şairleri hedef alarak şiir kamusuna hatta söyleyelim edebiyat ortamına resmi bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Fuat evvela intihar ederek polemiklerden kaçtığı iddia edilmesin diye son polemiklere cevap verebilmek için intiharını bir hafta geciktirdiğini yazmıştır. Bu ciddi bir önyargıdır. Dönemin şairleri ile girdiği estetik tartışmalarda daha pozitivist bir taraftan yaklaştığı için sözüne itimat edilmemiştir. Bunu kafaya takan Fuat ise çeşitli bilimlerden getirdiği örneklerle edebi tartışmaların kalitesini arttırmıştır. Yine anlaşılmayınca kendisini bu “cahillerin” ortasında oldukça yalnız hissetmiştir. Mektubun dikkat çeken başka bir yönü de bilimsel makale yazmanın şairlerin kafiye ve vezin ile yaptıklarından daha zor bir iş olduğunu iddia ederek onları basitlikle suçlaması. Yetmemiş olacak ki en son şu sözlerle şairlerin olabildiğince ödlek kişiler olduğunu belirtmiş: “Damar kesmede her zaman damarı sıkıca tutarak yaşamı koruyabilmek mümkün olduğu halde kendimi öldürme azmimden dönmeyeceğim. Şairler sözle pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edince onu men etme tercihi elden gider.”  Rahmetli Fuat’ın bu satırlarda iyice ergenleştiğini görmemek mümkün değil. Fakat yine de tavırdır bu. Ölümü aracılığı ile karikatürize olmuş şiir ortamına bir mesaj vermek bile büyüklük emaresidir diyoruz.

Mektubun üslubu da oldukça serttir, şiirsel demiyorum sert diyorum. Şiirsel kelimesi artık oldukça salya sümük bir kelime gibi geliyor bana. Mektup, “Mezardan bir seda!” diye başlıyor. Yani kendimizi zavallı Ahmet Mithat’ın yerine koyduğumuzda ölen birinin mezardan yükselen sesini duymamak mümkün değil adeta. Mektup ilerleyip, yukarıda bahsettiğimiz yerleri geçtikten sonra kendini nasıl öldüreceği bahsine geliyor. Giriş paragrafında bahsettiğimiz damar kesme ve sair şeyleri uzun uzun anlatıyor ve şunu ekliyor: Âdeta bu fikri, yaz gelirse Kağıthane’ye gideceğim gibi telakki ettim. Dehşetengiz planını böyle basit bir vakaya indirgemesi tüyler ürperticidir.

Konu iyice dağılıyor, bu mesele ile uğraşırken yaşananları tahayyül etmem bir yazar olarak beni de etkiliyor. Fakat yazılarımı, ritim bozulmasın diye tek seferde yazmaya çalışmam beni bu yazıda tutmaktadır. Öncelikle intiharı düşünelim. Bir bilincin yarılması, geçici kaybı mümkündür. Bilinci yarılan kişilere deli deriz. Trafik kazasında kafası giden birine de yaralı/ komada/ durumu kötü deriz. Fakat bilincin kendini yok etmesi doğaya aykırı bir durumdur. İnsan denen bilinçli hayvan yaşamını devam ettirecek makinelerle doldurulmuştur. Buna dürtü deriz. Hatta yaşama dürtüsü ölüm korkusunu bile doğurmuştur. İnsanın en büyük korkusu ölmektir. Bu sebeple insanın telef-i nefsi yani kendini telef etmesi eli ayağı olmayan bir masaüstü bilgisayarın kendi fişini çekebilmesi gibidir. Bu sebeple uzmanlar genellikle sinirsel bir hastalığın neticesi olarak değerlendirirler intiharı. Kısacası bir zayıflık olarak görürler. Ne dersek diyelim bir kişinin böyle bir şeye karar verip bunu uygulamaya koyması gerçekten hayranlık uyandıracak bir şeydir. İçten içe merhumun cüretini takdir ederiz. Hele arkasında iyi bir şeyler bırakmışsa o şeylere sahip çıkarız. Beşir Fuat ve İlhan Şevket Aykut hiçbir şey söylemeden, aniden kendilerini öldürselerdi benim umurumda bile olmazdı intiharları. Çünkü 2013 yılında kendisini Galata Kulesi’nden atan bir gencin yerdeki kırık anahtarlıklarının ve kanının bir çöpçü tarafından süpürüldüğünü gördüm. O gün bugündür intiharın bir kepazelik olduğunu düşünüyorum. Ama bu edipler toplumun dışına intihar yöntemiyle çıkmayı çok önceden planlamışlar. Kendi bulundukları edebiyat camiasının gerçekten bir huzur evi, aşevi, tımarhane olduğunu anlamışlar. Bunu da yazılarında belirtmişler. Bu ediplere “bipolardır, ne yapsa yeridir” deyip geçemiyoruz. Düz insana acıdığımız gibi acıyamıyoruz da.  Eylemleri, pimi çekilmiş bir bomba gibi kalıyor elimizde. Bizdeyken patlamasın diye diğerine atıyoruz galiba.

Neticede, intihar mektubundan şunu anlıyoruz. Şairin annesi şizofren. Şair araştırıp bu sinirsel durumun genetik olduğunu öğreniyor. Bu arada bu korkuyu yenmek için eğlence hayatına dalıyor. Ne kadar eğlenirse aklını ok adar muhafaza edeceğini düşünüyor. Bu dünyadan bir kişiyi bataktan kurtarıyor. Ondan çocuğu oluyor. Bu durumu karısından gizliyor. Fakat eğlence hayatına ara vermediği için serveti eriyor şairin. Hesaplamalarına göre böyle devam ederse bir yıl sonra beş parasız kalacağını hesaplıyor. Eğer eğlenmez ise delirecek. Eğlenirse de fakirlikten kepaze olacak. Karısını, metresini ve bunlardan olan çocukları bırakmak da vicdani gelmiyor. Eğer intihar ederse kalan mal varlığı ile bu kişilerin hayatlarını idame ettireceklerini tasarlıyor. Mesele bu. Süslemeden anlattım. Süsü ise yukarıda idi, hatırlayalım: Şairler tartışmalardan kaçmak için intihar ettiğimi düşünmesinler diye bu mektubu yazıyorum.

 

Cihat Duman, Kafkaokur Eylül 2019, Ekim 2019    

 

 

 

 

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...