Bu Blogda Ara

ücra dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ücra dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Ora Sekansı-İsmail Aslan













Allah bitmez gözün arkada kalmasın
Pek cevval değilim sükûnet belki imandan
Ama sabahları usturayı boynumla
Gezeceğim gelmezdi aklıma
İntihar günah Allah bitmez
Belirtmiştik sanırım bu kısmı
Tekrardan sağlayacağım fayda cennetliğim
Olsa gerek
Olsan şimdi balkonda ot çeksek
Ağlasak Yasin-i Şerif okusak
Allah bitmez kıskanıyorum seni

Bak çok kırıldım ağırlaştım kapıyı açamadım
Tövbe edemedim çok gerginim
Silahlar anlatıldı bana kurşun girdi
Elimi kestim kargoya verdim yarın ulaşır
Odamın ortasından kendimi kadın ettim
Annem geldi babam öldü ablam ilkokuldan terk
Trene atladım şiir sinirlendiriyor beni
Rüzgârdı ta yüzümün gerginliğinde
Suda boğuldum cesedimi bekledim
Olsan şimdi yas tutsak çay içsek
Allah bitmez beni bırakma

Allah bitmez bu haki kadar gerçektir
Ben beşerim psikozlarımdan çok çektim
Sen sürme çektin makyaj tazeledin
Alkol aldın geçti mi dedin durmadan
Seviştim çok seviştim sonbahara daha var
Memelerin güzel ama inan Allah bitmez
Kuşlar ağlamaz geçmiş geçmez yürümek iyidir
Bana havlu uzat iyidir ayakkabılarımı çiftle
Oranı göster oranı ört oranı öp
Allah bitmez lütfen saçlarını topla

Zannet ki iyileşeceğim tütün çiğnedim
Üstüme alındım üstüne alınma halledeceğim
Ekmek böldüm ağzım titredi peygamber uğundu
Evimiz üç artı bir tümünde tek tek sustum
Dört kez sustum dört kez bittim Allah bitmez
İsmini Ezân-ı Muhammedî ile kulağıma okudum
Olsan şimdi bıçaklasan beni bağdaş kursak

Allah bitmez buna bir daha dönmeyelim lütfen


İsmail Aslan, Ücra Dergisi, 46, Mart-Nisan 2012

10 Kasım 2011 Perşembe

Bülent Keçeli İle Mavra

söyleşiyi yapan : Bülent Keçeli, yayım  yeri: ücra dergisi, ekim 2011, sayı 43

modern bireyin ya da bireye doğru yol alan insanoğlunun yolunda aşılması gereken çok yol olduğu aşikardır..bu anlamda iyi niyetli olduğu varsayılan bir üçüncü kişiye ulaşmaya çalışmak veya o iyi niyetli kişinin varlığına inanmak şiir yazma ve sonuçta okura ulaşma eyleminin neresine tekabül etmektedir…

İyi niyetli üçüncü kişi deyimini ilk duyduğumda hukuk birinci sınıf öğrencisiydim. Sınavda çıkma ihtimali olan, bana hiçbir şey göstermeyen, beni bir yere götürmeyen bir tamlama. Hukukça şu anlama geliyor: Asıl hukuki işlemdeki hastalığı bilmeden olaya dâhil olan ve hukuk tarafından iyi niyetli olduğu için korunan kişi: Çalıntı olduğunu bilmediği ve bilmesinin de mümkün olmadığı bir nesneyi satın alan insandır. O nesneyi ondan alamazsınız. Ne kamu, ne nesnenin sahibi mağdur ne de nesnenin taşıyıcısı hırsız yapamaz bunu. Önceleri benim için hukuk formasyonunun bir parçası olan bu tamlama sonra ilgimi çekti. İyi niyetli üçüncü kişi aslında okurdu. Mağdur-Hırsız-3. Kişi formülü, Gelenek-Şair-Okur şeklinde temsil ediliyordu. Kişisel hayatta da bu böyledir. Yeni tanıştığınız bir insan, geçmişinizden haberdar olmadığı iyi niyetli üçüncü kişi statüsündedir. Ona, onunla tanışmadan önceki birikiminizle müdahalede bulunursunuz. Söz söylersiniz. Benim iyi niyetli üçüncü kişim okurumdur. Kitabı o yüzden ona ithaf ettim. Şiir yazma eylemi bende iyi niyetli üçüncü kişiye ulaşma, onun tarafından affedilme amacı taşır. Okur yoksa yazmak da yoktur. Yazmak bu yüzden harekettir. İletişimin dairesel yörüngesine girer şair. Hareket varlığa götürür. Hareket halinde olmak istiyorum. Kendi kendime çürümek istemiyorum. Mezarım olsun istiyorum. Bir yandan da şu: Okura ulaşmak onun manipülasyonuna kapılmayı gerektirmez. Dikkatli olmak gerekir. Okurla olan ilişkim aşırı farkındalık halimden kaynaklanıyor olabilir. Kendimin ve bir başkasının gözlem nesnesi olarak kendimin farkındayım. Bu bakımdan üst kurmacaya yakınım. Tasavvufta böyle bir derece var mıdır bilmem? Şiire niyetlenir niyetlenmez kendimi bir okur olarak buluyorum. En baştan kaybediyorum da olabilir. “ben kimim/ bu şiirin ilk okuru olmaktan başka” derken de bunu demek istemiştim. Ya şair değilim ya da kendimi kaybedemiyorum. Bilemiyorum.

türkiye’nin eksik modernleşmesi çerçevesinde ‘aşırı türkiye’  şiirini okuduğumuzda senin tepkilerine hak vermemek elde değil.her şeyin bir şekilde aşırılaştığını kabul etsek de aslında bunun altında parlayan ( fakat patlaması beklenmeyen)  bir dinamik gençlik olduğu görülüyor.bu gençlik bir türlü aksiyonunun farkına varamıyor mu.eğer böyleyse bu gençlik yazdığı şiirle dahi bir dinamizmi yansıtmıyor mu.


Melezlik, yarımlık, acemilik, cahillik, kuvvet… Kaos için ne ararsan var gençlerde. Senin de dediğin gibi aşırılıkların altında patlaması beklenmeyen ama parlayan bir gençlik var. Aksiyonun farkına varıyorlar fakat bu garpzedelerin inancı yok. Çoktan bitmiş bir savaş var. Benlik savaşı bitti. Benlik kazandı. Bu saatten sonra Bosna’dan gelen görüntüler karşısında ancak TV’nin gözyaşlarını silebiliriz. (Kesin ağlar.) Katıldığımız eylemde çektiğimiz fotoğrafları Facebook profilimize koyarız. Olur da polis devlet akşam açıp bakar. Lafa gelince anarşistiz ama devletle de aramız çok iyi. Bir yandan da çocuk şairleri de içinde barındıran genç şairler var. Aynaları çok güzel. Hıncımızı onlar aracılığıyla çıkarabiliyoruz.

üretimden tüketime şey’  şiirinde ‘şiir bazen gecikir ama gelir’  derken yine okura bir yükleme var.senin şiirinde okuru bu derece mühim kılan nedir…

O şiir şiiri konu edinen bir şiir. Şiirin, yani alıcı tarafından alınan “şey”in geçirdiği 5 merhaleyi anlatıyor. Zihnin kalbinde ortaya çıkan şeylerin oluş hali.  Bir alt kademede yarı somutlaşması. Söz, yazı, hareket ya da başka iletim aygıtlarıyla iletilebilecek durumda olması. Okur tarafından yarı somut olarak burun göz kulak vesilesi ile öğütülmesi. Ve nihayetinde okurun imgeleminde/zihninin kalbinde kendine yer bulması. Şairden çıkıyor, Okurun hoşuna doğru gidiyor. Ben ve okurun hoş’u. Bu okur şiir yazan bir okur. Okurlarımız şair. Hoşumuz uyuyor. Türkiye’de birbirini okuyan 100-300 kişiyiz. Bu insanlarla o kadar çok ortak yönümüz var ki… Önemliler. Sen benim şiirimi okuyorsun. Ben senin şiirini okuyorum. Okur dediğiniz şey roman okurundan çok farklı. Hatta mezkur şiirde yazdım: romancılar hayran diyor okura ve okur/ hadi ordan okur senin babandır demiyor keşke. Diyemez. Çünkü o okuyor. Bizim tarafta öyle değil. Şair Bülent Keçeli benim şiirimi okuyor. Bana sorular yöneltiyor. Aslında okumuyor. Belki yeniden yazıyor. Narkotikten bilirim, satıcıların hepsi içicilikle başlar. Biz de Bülent Keçeli’yi okuyoruz. İçiyoruz. Çok uzatmadan: Okur aslında şairdir. Bu yüzden önemlidir. Az önce bahsettiğim ilk iki aşamada kürtajla aldıran varsa eğer şey’ini. Öyle bir delikanlı varsa o şiir yayımlamayan delikanlı “okur beni ilgilendirmez, manipüle edemez” diyebilir. Ben şiir yayımlıyorum. Kitap basıyorum. Yazdıklarımın en az iki kişi tarafından (biri benim) okunacağından eminim. Onun varlığını, o tür bir farkındalığı şiire dâhil etmekten kendimi alamıyorum. Aksi halde hayatta ve sanatta en iğrenç durumla karşı karşıya kalırım: Riyakârlık.

dilin parodisini yakalamış fakat dili bu noktada daha dinamik bir yere çekmeye çalışan bir şiirin var, tabir yerindeyse bıçak sırtı yakalanan bir yerde şiirin var oluyor yine de dile inancın bir şair derecesinde değil, etrafındaki örnekleri doğru algıladığın açık, dili kırıp dökmüyorsun fakat biçimsel tavırları da şiirinde kullanıyorsun. İmgenin klasik halinin yoğun tartışıldığı iki binlerde söylemin, ifadenin, anlamın dille ilişkisi deyince metafizik yönelimlere de kaymıyorsun.direkt bir algıya hitap ediyorsun, şiirin gelişmesinin dinamikleri sence nedir ya da şiir gelişmesi beklenen bir şey midir.

Dilin parodisini yakalamak. Yaprağın bize ‘yeşil’le anlatmaya/anlatmamaya çalıştığı şey. Parodi ironiktir. Derrida’dan bir ironi tanımı alıp izleyelim: “Birbirine karşıt olası en çok sayıda yorumu sağlamak- okurun metinde anlam oluşması sürecini kuşatan radikal belirsizliğin farkına varmasını sağlamak. Bir şairokur olarak sen benim metnimde bu radikal belirsizliğin farkına varmışsın. Bunun için teşekkür ederim. Şiirin gelişen bir şey olduğunu benim kitabın üçüncü bölümü ile diğer kısımları karşılaştırdığımızda anlarız. Üçüncü kısımda ilk yazdığım şiirler var. Ritme tapan, minimal, kısmen lirik ve korkak şiirler. Onları kitaba almayabilirdim. Almamın sebebi biraz da şiirimin nereden nereye geldiğini insanlara göstermekti. Kusurlarımdan gocunmam. Ders alırım. Aldığım dersi de insanlara izletirim. Bölümde Turgut Uyar’dan alıntı var. "bilir misiniz aşk şiiri yazmaktan utanır olduk artık/ ne kadar ayıp değil mi”.Ne zamandır aşk şiiri yazmıyoruz diyor. Bir erkeğe aşk şiirler yazmak değil âşık olmak yakışır. Kadınlara ne yakışır bilmiyorum. Bu bölüm birinci tekil şahsın ikinci tekil şahsa hitabı var. Piyasadaki dergilerden, piyasa şairlerinden etkilenmiş ve yapabileceğinin de en iyisini yapmış bir insanın şiirleri. Dikkat ederseniz ironik ikinci bölümde ve satirik birinci bölümde hitap ve ikinci tekil şahıs yok denecek kadar azdır. Sadece öznelerle ilgili bir değişim değil, dili kullanma biçimi ve becerisi de zaman ilerledikçe gelişmiş gözüküyor. Peki bu nasıl oldu? Şiir ve şiir üzerine yazılan yazıları okumakla oldu diyebilirim. Özellikle şiir ile ilgili yazmaya başladıktan sonra yazmaya sürecinin bana bilgi ve ilham verdiğini gördüm. Yazarak öğrenmiş oldum. İkincisi de hayatın verdiği açıkları yakalamak. Hayatın yarıklarından şiire malzeme çıkarmayı bilmek gerekir. Dikkatli olmak gerekir.

direkt bir algıya hitap etmene rağmen şiir bir iletişim biçimi midir…( hala)………..

Şiir sadece bir iletişim biçimi midir? Hayır. Bir iletişim biçimidir de. Şiirin bir iletişim biçimi de olması içinde iletişim biçimi olamamasını barındırıyor bence. Örnek vereyim. “Bana Müslüman Bi Kız Bulsana Baba” adlı şiirde “tüm bekar evlerini derridA’lar yapmıştır/ madde 104, TCK” diyorum. İlk bakışta akla yapıbozucu Derrida’ya bir müteahhitlik atfederek okuru yabancılaştırdığım, yapılan şeyin de bekar olması hasebiyle bozuk olduğu ve bunu vurguladığım/geri döndüğüm için ironik olduğum anlaşılır. Problem yok. Fakat bir sonraki rakamlı dizeye geldiğimizde ve ikisini birlikte okuduğumuzda ortaya absürd bir yapı çıkıyor. İletilen hiçbir şey yok. Ceza Kanununun 104. Maddesini dipnot olarak yazsaydım da sonuç değişmezdi. Reşit olmayanla cinsel ilişkiye girmek adlı maddede 15 yaşını doldurmuş fakat 18 yaşından küçük biriyle cinsel ilişkiye girenlerin şikayet üzerine cezalandırılacağı öngörülüyor. Acaba mevzu cinsel ilişki olunca 40 yaşındaki insanları reşit sayabilecek miyiz? Değiller bence. Cinsel ilişkiye rıza ile girebilen herkes reşittir. Bu kadar açıklamaya rağmen yazdığım iki dizenin neyi ilettiğini anlayamadık. Fakat Derrida’nın ev arkadaşı Lyotard’a kulak verdiğimizde işler değişecektir. Lyotard çoğulcu adalet kavramını ortaya atar ve dildeki farklı yapıların ve kuralların anlamlandırmayı değiştirdiğini söyler. Aynı zamanda iletiyi alacak olanın önemseme süreci kişiden kişiye, onun geçmiş deneyimlerine bağlı olarak değişecektir. Lyotard dilin bu özelliklerinden dolayı evrensel norm ya da anlam olamayacağı sonucuna varır. Bu çözümlemen doğal sonucu, postmodern durumda adaletin de çoğulculuğudur; bir başka deyişle zaman ve uzay boyutlarına bağlı olarak çok sayıda adalet ya da “adil olan” kavramı formüle edilecektir. TCK 104.  Arzu ile Yasa’nın iğrenç işbirliği. İletebildim mi acaba? Bilemiyorum. Maksat bir şeyler yaratmak sanırım. Yansıtmak değil. Dilin gücünü kullanıp var olmak. Dil sayesinde iktidar olmak. [Böylece bir muhabbeti daha Baudrillard’ı anmadan bitirmiş olduk.] 

26 Eylül 2011 Pazartesi

İdeal Kadın Yapım Çalışması

bozuk gözlüm’e bir törpü

burnu bur’dan sökelim bu burun tam Fatmalık
profiline koyar ve baktırıcıdır ve
Yasemin’den aldığın boyu Gül’e uyarla
ah Nergis’in su içerken akan gülüşü yok mu ona karışma
Sümbül’ün mesenesi çok kalabalık ondan biraz saç kopar
ürkek ürkek bakış dene Ceylan’a
                                                  Ahu’yu daralt
kızı olunca adı Üzüm olacak
ruhsal bir şey ekleme! [ruhsal bir şey ekleme]
Gonca’nın dudakları tam Defnelik ama Nergis’in memişleri
Yaprak’tan serçe parmak kopar Sümbül’e düzelt
                                Fatma oluşuyor
kaburga kemiğinden fırça yaptık nerde o
Menekşe’den bir kalça çiz Zambak Hanım’a
eti dişle çiçek koksun bu kusmanı engeller
bu burun delikleri çok feci intihal kokuyor Lâle kazı biraz da
onun omzu daha dik Ahu’ya ekle
diz kapakları eşit işte bur’da botanik sessiz sessiz ağlıyor
ruhsal bir şey ekleme!
yüzü beceremiyorsan aşağ’lara özen göster
kollar sarılınca birleşir sosyalizmden getir
topuk gözükecektir patik giymemişse Gonca
Kumru şişman oldu Menekşe’den de boy ekle
biraz bacak lazım Gül’den alabilirsin
Fatma’nın kalp nakli parasını unut
böyle bir dize yazılmış olsa da unut
farkına varsan gidip öpebilirsin unut
ipi, Japon yapıştırıcısını, terlikleri unut
sarkan yerleri kalplerine bağışla unut
sarkan yerleri beyin bilir kalbinle unut
sarkan yerleri tamir ederken çok acıktım unut
sarkan yerleri bitkisel hayat hakim olacak yaşantınıza
bitkisel ölüm sarkan yerleri unutturacaktır
bitkisel ölüm Ukrayna unut onları unut birlikte yaşlanacak
birlikte yaşlanacak herkes unut bunları
kimse kendisinden daha güzel değildir

kalpsiz bir Fatma şiirden bağımsız yapılamıyor
o halde parçalaparamparçaparçalaparça


Cihat Duman, Ücra Dergisi 42
Temmuz - Ağustos 2011

27 Mart 2011 Pazar

Dirim Kurgu

Murat Üstübal’ın son on yılın şiir tartışmalarına toplu bir şekilde bakabilmemizi sağlayacak kitabı Dirim Kurgu Ebabil Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Foucaultçu heterotopya, Deleuzecü yersiz yurtsuzlaştırma ile köksap (rhizom) ve Derridacı yapısöküm etrafında kurulan metinler bize postyapısal bir eleştirinin yapıldığını ima eden delillerden sadece bir kaçı. Yazıların çoğu Üstübal’ın Bülent Keçeli ile birlikte çıkardığı ve Türkçe Şiir’de hatırı sayılan kırılmalardan birine imza atan Ücra Dergisi’nde yayımlanmış. Üstübal giriş yazısında da zaten Ücra Şiiri tanımlaması yaparak şu açıklamaları yapıyor: “Ücra, sürrealist deneyimin dilin sentaks ve gösterge hareketlerine bağlı yapısal özelliklerini ihmal ettiğinden Dada hareketini sadece indirgemekle kalmayıp aynı zamanda bilinçaltını yarı pozitivist ve yarı romantik bir anlayışla fethetmeye soyunması ile sonuçlandığını fark etti. Hâlbuki dilin plastik yanının ve somut yapısının semantik imgesel düzenekleri ile ilişkisi ve bağıntısının yeni şiire içkinleşerek verili olmayan yeni göstergeleri yaratacağı belliydi.”

Kitabın merkez kaç adlı bölümünde son yılda tartışılan görsel şiir, somut şiir, deneysel şiir, ikinci yeniyi aşmak, postmodernizm, ironi gibi konularda yazılmış yazılar var. Yazılar farklı bir paradigma sunmanın ötesinde savunduğu şeyleri olumsal (aksi iddia edilebilir) bir şekilde aktarıyor. Tüm bunlar yapılırken Üstübal’ın kullandığı dilin yabancılığı gözden kaçmıyor. Okuru zorlayacak bir metinle karşıya karşıya olduğumuzu bilememiz gerek. Birçok felsefi kavramın ve Üstübal tarafından Deleuzevari üretilen kelimelerin anlamı muğlâk bırakılmış. Üstübal okurun bildiğini farz ederek yazmış. Postmodernizmin bize sunduğu kavramlar gerçekten de tanımsızdır. Hatta modern bir kavram olan Varoluşçuluk bile Sartre tarafından yarım ağızla tanımlanmıştır. Yine de Üstübal’ın sürekli kullandığı kelimelerin/kavramların mini bir sözlük şeklinde kitabın arka sayfalarında toplanması düşünülebilirdi. En azından bir kavramın yazar nezdinde en yakın anlamını algılayabilmek, metni çözebilmek açısından iyi olurdu. Buna rağmen kitabın modern şiirimizdeki tartışmaların neliğini günümüze taşıyabildiğini, üzerine ekleme yapmaya fırsat tanıdığını görebiliyoruz. Şiirde özne, tekillik, çoğulluk, kitle, zaman ve bunların dille kurduğu yakın teması okuyabileceğimiz bu biricik kitap ayrıca TYB 2010 Edebi Tenkit Ödülü’ne de değer görüldü. Ebabil Yayınları’nın daha estetik baskılarını görmek istediğimizi buradan bildirir Temsil Edilemeyen’e bir selam da biz göndeririz.

“Günümüz genç şiiri antiform yanlısıdır, yapıçözümcüdür, bir antitezi vardır, metin öncelikli ve metinlerarasıdır, metanomiktir, köksapsaldır, yüzey şiiridir, küçük tarihçidir, kişisel dile önem verir, şizofreniktir, içkindir parçalıdır, oyunsaldır, tasarımsal değil rastlantısaldır ve en nihayetinde metafiziksel değil ironiktir.” (İhab Hasan’ın karşıtlıklar listesi bağlamında Murat Üstübal’ın tespiti.)
                                                                                      Cihat Duman, Yeniyazı 9

19 Şubat 2011 Cumartesi

Can Arp ve Post Müzik

Ücra Dergisi'nin 39. sayısını karıştırırken Can Arp'ın bir görsel şiiriyle post müzik arasında bağlantı olduğunu düşündüm. Duygulandım. Dil önünde eğiliyorduk. Değilliyorduk bazen. Müzik dili ise daha eğilmiyordu gibi. Melodiler, kelimelere oranla... Arthur Caravan'dan bahsedilmiş. Hayranım ona. İntihar ediş biçimine. Enis Batur'un kaza mizah antolojisi'nde okumuştum onun intiharını. 

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...