Bu Blogda Ara

ismail kılıçarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ismail kılıçarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Aralık 2015 Çarşamba

İsmail Kılıçarslan Şiirinin Güçlü Poetikası.

Aslında hiç okumasak da olur fakat şiirinizde* patika görünümlü majör yollar var. Üzerindeki çalı çırpı irili ufaklı taşlar sizi minör bir aldanışa sürüklemesin. Bu yollardan biri de daha doğrusu bu anayollardan biri de İsmail Kılıçarslan’ın yürüdüğü yoldur. Neoepik diye de adlandırılan bu yolun sakıncalarını geçtiğimiz yıllarda ara ara belirtmiş idik. İslamcı şiirde son yıllarda büyük bir buhran yaşanıyor. Neoepik cereyanı ise bu buhranın semptomlarının gözlendiği açık bir alan. Semptom demeyelim, daha çok bir “paçadan akma” söz konusudur. Yine dayanamadım evet, ciddi başladığım bir yazıyı daha espri ve küfürlerle berbat etmek üzereyim. Kılıçarslan’ın Profil Yayınları’ndan çıkan Gelecek ve Diğer Meseleler (2014) adlı kitabı üzerinden mezkûr sıkıntının psikanalitiğini yapmaya çalışacağız. İslamcı gençlik, liderlerinin altında çok ezildi. Erbakan, Aliya İzzetbegoviç, Şeyh Şamil, Kara Murat, Ulubatlı Hasan, Malcolm X, Humeyni, Minyeli Abdullah İslamcı gençliği ezen kahramanlar. Her ideoloji, üyelerini kendi kahramanları altında ezdirir evet, fakat durum İslamcı şiire denettirildiğinde, bu piyasada şair personasına aynı zamanda fikir adamlığı da eklendiği için, şair bireyler büyük bir kastrasyona uğruyorlar. Şair persona bu ezikliği, poz keserek durdurmaya çalışıyor. Kılıçarslan şiirinde bu poz yer yer kendini tekrara, amaçsızlığa ve savrukluğa bırakıyor. Devrim kelimesi geçiyor mesela şiirlerinde, şu şekilde:

devrim olabilir mesela
coğrafyası pek de fark etmez sonuçta, iranda da olabilir kübada da bosnada da (s.26)

devrim için bir yol bulmalıyız, bir yol bulmalıyız saçlarına (s.51)

saçlarını taramanın başka bir yolu varsa anla ki biz, yaparız bu devrimi (s.52)

Devrimin coğrafyası fark etmez. Devrim kelimesini şiirimizde geçirelim, o da eksik kalmasın da gerisini düşünürüz, ya da okur düşünür. Mesela Rojava devrimi bizi hiç ilgilendirmez, olsun da, Kürtler akdenize ulaşsın falan filan. İlgilendirmezse niye Yenişafak kısırlaştırılmış kedi gibi PYD aleyhine haberler yapıyor. Demek ki coğrafyanın önemi birazcık var. İkinci şiirde ise devrim ve saçlar arasında bir bağlantı kurulmuş. Ben buradan bu devrimin bir seks devrimi olduğunu algılıyorum. Burada gizli bir Fransa 68 var gibi. Başka türlü bir şey anlaşılıyor mu? Burada seküler bir devrimden bahsediliyor. Persona, saçlara uzanmak için, algının altüst edilmesini bekliyor. Ya da az evvel yazdığımız gibi, aslında hiçbir şeyden bahsedilmiyor. Gevezelik ediliyor, sayfa dolduruluyor… Kılıçarslan’ın yazdıklarına şiir diyebilmemiz yaptığı sanatla mümkün. Yaptığı tek sanat ise bazı şiirlerde tekrara başvurması. Bu kadar. Mecaz yok, mübalağa yok, duygu yok, yaratım sancısı yok. Sadece tekrar var. Tekrar sanatını kullana kullana bu sanatta ustalaşmış. İlerlemiş. Çığır açmış. Çığır nedir bilir misin? Çığın kar üzerinde açtığı ize çığır deniyor. Bir nevi patika. Bizi şiire götüren alternatif yol. Sıkı şiirin keçi yolu, falan filan. Kılıçarslan’ın kült karşısında ezikliği daha çok kendini öldürdüğü mısralarda görülür. Buralarda, öldürülen Alevilerin, Kürtlerin yerine kendi bedenini koyma cesaretini gösterecektir falan filan. Bakalım:

ölüyoruz, hâlbuki biliyoruz: ölmeye yanaşmayan şairler güzelleştiriyor ölümü (s.32)
yerde yatan cesedimmiş: kız kulesini görünce değil polis uyarınca anladım (s.33)
ne zaman öldüğümü tam olarak biliyorum fakat (s.76)

Ölümü işlemiyor Kılıçarslan, ölüsünü işliyor. Hani Turgut Uyar o şiirde der ya: tam üç gün sırtüstü yattım/ ölmeyi düşündüm/ ölümü değil ölmeyi işte burada da Kılıçarslan tam da Turgut Uyar’ınkine benzer bir eziklik içinde. Enis Akın son yazısında Uyar’ın aktif örgütsüzlüğünün ezikliğini şiirlerinde belirttiğini yazmıştı. Kılıçarslan ise mevcut iktidara tam olarak duhul eyleyemeyişinin ezikliğini taşımaktadır. Falan Filan.

İslamcı gençlik aynı zamanda işleyemediği günahların altında da çok eziliyor gibime geldi. bakalım:

ayıptır çünkü kamusal alanda tehlikeli uyruklarımızla, ayıptır kızların gözleri ve gizleri (s13)
son ve etkili bakışlarımızı hani kızların aklını başından alan kısık sesimizi (s.15)
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan (s.16)
bir gün her şey şiire dönüşecek, herkes değil ama
bir kız göreceğiz, ödenmemiş bir borç, bir şişe içilmemiş bezginlik (s.31)
dolar işaretlerinden, kasaba politikacılarından, hayata yeni başlayan kızlardan (s.55)

Arzu ve yasa çatışması tam da bu dizelerde bilincin gözüken yerlerine kendini nakış nakış işlettiriyor. Bu kanaviçe bir önceki dönemde (Cahit Zarifoğlu) sanat vasıtasıyla tamir edilirken, günümüz İslam şiirinde paçadan akıyor. Sevişilmemiş kızlar dizelerde at koşturuyor. Genelde bir bakışma ayininde son bularak, acı ile,, ağrı ile. Sevişilmemiş kızların kanı, içilmemiş müskiratın kekremsi tadı, bir yutkunma biçiminde kendini belli ediyor.

Orta Sınıfı Okşayarak Eleştirmek

Kılıçarslan şiirlerinin bir yüzü de orta sınıfta bulunmanın verdiği acıdır. Fakat bu orta sınıf seküler bir orta sınıf mı yoksa muhafazakâr mı tam anlamıyoruz. Üstelik yapılan eleştiriler zerre miktar öfke içermiyor. Öfkesiz, nefretsiz bir sınıf eleştirisi, matematik üzerinde zaten kaybetmek zorundadır. Hele şu şekilde vücut buluyorsa:

bu şiiri çok geniş plaza asansöründen, ton balıklı öğle salatalarından, salata
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan, iskambil falından
faiz hesaplarından, tatil planlarından, makyaj tazelemekten (s.16)

espriler patlatabiliriz fahişeler ve türk siyasi hayatı hakkında cihangirden dünyaya açılabiliriz (s.14)

Sekülermiş lan. Paraları kutulara dolduranların gazetelerinde yazanlar hakkında bişi yokmuş. Son kontrolde ortaya çıktı. Seküler orta sınıf eleştirisiymiş. Ekmeğini kazanmak için sanatını satan orta sınıf İslamcı aydınlar, muta nikâhlı bürokratlar, gariban kadınları metres olarak tutan tüccarlar, jöleli köpekler hakkında tek bir eleştiri yokmuş.  

* Türkçe şiir ya da Türk şiiri yerine "şiirinizde" kelimesini kullanıyorum. 





11 Ekim 2015 Pazar

Otomobil Dergiciliğimiz-2 (Cins Dergisi)


İslamcı sanatçılar, Aydın Doğan’ı ve Twitter’da ilgi toplayan sanatçıları bitirmek için Cins adlı bir kültür mecmuası çıkardılar. Anladığım kadarıyla kültür adını da kullanarak, kamyonlarına binen masum okuru “Berlin burası” diyerek İstanbul’a bırakıp kaçacaklar. Bu anlamda tam bir otmobil dergisi değil Cins, kamyoncu dergisi aslında. Halkın parasını çalan ve bu paranın büyük kısmını havuzda yazanlara dağıtan AKP’nin altına girecek tıynette olan bir müptezel güruhun, yeni bir iktidar inşa etmek/ okumak yazmak/ üretmek yerine Aydın Doğan’a ve Barış Atay’a çatması beni çok şaşırtmadı gerçi. Kültür âleminde nezdimizde zerre kadar önemi olmayan bu tipleri yıpratmaları, kendi çıtalarının hangi seviyede olduğunu gösteriyor. Laik müzisyenlere, oyunculara, edebiyatçılara çatan ve bu ancak bu şekilde kendini kültürün içinde hissedebilen, kendilerine ait tek bir müzisyen, oyuncu, edebiyatçı ile ilgili çalışma yapmayan, öne çıkarmayan akıl hastası/ amaçsız bir gruptan bahsediyorum. Öyle ki, önerdikleri bütün müzikler ecnebi, alıntı yaptıkları ve dayandıkları bütün düşünürler gavur/ateist. Utanmadan arlanmadan Adorno’dan alıntı yapabiliyor, seküler kültür iktidarını devirebilmek için (!) Türkiye’de kültürel iktidar nerde sorusu üzerine çıkıyor Cins Mecmuası. Gel amk, aha buramda! Tööbe tööbe ya. Soruyu kim sormuş, hangi seküler sizde değil bizde demiş, açıklama yok. Zır cahil çünkü bunlar. Meftunu oldukları kompleksin sebebini dahi bilmiyorlar. Ben 10 yıldır bu ortamdayım, kültür mültür, sanat… 10 yıldır böyle eziklenme görmedim, utandım bu arkadaşlarım adına. Allah şahidimdir utandım, eğer varsa tabii. Kemalist ezme modası ilk ne zaman çıktı bunların arasında, sanırım 4-5 yıl önce, internette çıktı. Var olabilmeyi sürekli öteki üzerinden sağlayabildikleri için bu davarlar, Kemalist teyzelere falan laf atarak birbirleriyle iletişim kurabiliyor, sosyalleşebiliyorlardı. Bu küçük trolcükler böyle böyle güçlendi ve internetin gücünü yeni keşfeden İsmail Kılıçarslanlara da takipçi sayıları ile kendilerini cazip gösterdiler. Kılıçarslanlar ile karşılıklı rtleşip Kılıçarslanlar üzerinden kendilerini legalleştirdiler. Tabii bu gizli personaların legalleşmesi bazılarının da meşruiyetini sarsıyordu. Nihayetinde bebek ile oynayanın eline bok bulaşır, gülü seven dikeni ile uğraşır. Anladığım kadarıyla sadece meşruiyet sorunu çıkmamış bu münasebetlerden, bu arkadaşlar işgale uğramış, hayatı sosyal medya üzerinden anlayan ve bunu temel alan dergi çıkarmaya kadar gitmiş. Kültür meselesi ile sosyal medya meselesini birbirine karıştıryor, neden biz daha çok rt alamıyoruz tanrım, neden Barış Atay kötü oyuncu olduğu halde o kadar rt alıyor? Dergi başından sonuna kadar bu eziklenme merkezinde kurgulanmış. Bir şaka ile başlayan seküler teyze aşağılama paradigması “Barış Atay aydın değildir” seviyelerine kadar çıkmış. Biliyoruz amk biliyoruz, değildir, onu Kürt’ler bile biliyor. Zaza’lar hatta, Laz’lar filan. İlgisiz alakasız herkes biliyor. Sen daha önce herhangi bir oyuncudan aydın çıktığını gördün mü? En son Ercüment Behzat Lav vardı, onun da şiirlerini biliyoruz, kötü. Var mı dünyada hem aydın hem oyuncu. Twitter’dan örgütlenerek yapacağınız bir operasyonu neden dergi çıkararak yaptınız asıl onu çok merak ettim. Yoksa havuzdan gelecek kara parayı aklamak için açtığınız paravan şirket mi bu dergi? Utanmıyorsunuz değil mi o kadar masum okuyucuyu kazıklamaya. Bilemiyoruz, yakında ortaya çıkar.

Dergi iki kısımdan oluşuyor. Eleştiriyi ve yeni bir kültürel iktidar iktidar oluşturma hedefini deklare eden 20 sayfa ve kurmacadan sanattan sepetten oluşan diğer 40 sayfa. Diğer kırk sayfa içinde bir tane sanatçı bulamamışlar söyleşi yapacak. Yok mu gitar çalmasını bilen biri olum sizin aranızda. Allayıp pullayıp önümüze serseydinz. İlla Aydın Doğan’ın yayınları mı övsün istiyorsunuz sizi? TRT dizilerinden namazını düzenli kılan bir çocuk bulamadınız mı işte yeni yetenek diyecek. Gerçi namaz da kılmıyorsunuz siz, cenabet gibi yaşıyorsunuz. Vallahi anlamıyorum artık ne istediğinizi. Gerçekten anlamıyorum. Namaz değil de, düzenli olarak milli irade tivitleri atan biri daha uygun olurdu, dev bir fotoğraf, bekar, yetenekli, dizide oynamak onun işi. Yok, bulamadınız. Yok çünkü amına koyim YOK. Çay içe içe ciğeri delinen biri nasıl oyunculuk yapsın? Nasıl gitar çalsın?

Haşmet Babaoğlu ateist olmadığı için parlatılmayan Simone Weil’den bahsettiği yazısında Simone de Beauvoir’ın ateist olduğu için tanındığını, yirminci yüzyılın ikinci yarısında “entelektüel mahalle”de kabul edilmek için inançsız olmak gerekiyordu diyor. Niye? Tarkowski de inançlı ve herkes onu yönetmen olarak kabul ediyor. Nuri Pakdil’i kabul etmeyen solcu var mı? Sezai Karakoç’u? Semih Kaplanoğlu? Üstelik bu konuda tam ters görüşe sahip laikler de var: Can Kozanoğlu, Yalan Yıllar kitabında yazıyor, o dönemler, sol camiada göze girebilmek için bir miktar din de bilmek gerekirdi, çok saygı duyulurdu bu tür insanlara gibisinden sözler söylüyor. Yani okumakyazmak gibi bir kıstas varken, bilginler mahallesine kabulü inanca bağlamak, çok afedersin, az zekânın işidir. Haşmet Babaoğlu o sıkıcı ve gereksiz yazısını şöyle bitiriyor: Biraz sessizlik yani… Ve aşk!

Hakan Arslanbenzer kültürel iktidar le ilgili yazısında aynen şunu söylüyor: Köşe yazarı denilen mahluk bağımsız fikir adamı değil çünkü. Ya patronuna şirin gözükmek için yazı yazıyor ya arkadaş hatrına yazıyor. Alkış, bravo, genel yayın yönetmeninin bir köşe yazarı olduğu dergide, köşe yazarlarını aşağılıyor. Üstelik dergideki yazarların çoğu Yenişafak’ta köşe yazarken. Madem köşe yazarları patron köpeği, o halde onuna kültürel işbirliği yapmayacaksın. Dergisinde yazmayacaksın. Eskiden ahlaksız idiler, şimdi ahlaksızlığı deklare etmekten zevk duyuyorlar. Hesap soranları yok çünkü. Hepsi Tayyipist. Nasıl ki kimse partide birbirine hesap soramıyor, aynen o şekilde kültür ortamlarında kimse kimseye laf atamıyor, okurları da köpekleştirmişler, hav hav hav. Rezil iğrenç yaratıklar.


Türkiye’de kültürel iktidar nerde? Kültür Bakanlığı’nda evladım. O da sizin elinizde. Niye boşuna CHP’li teyzelere ezikleniyorsunuz? Nasıl bu kadar aşağılık olabildiniz ya siz? 50 tane TV kanalı açtın, gözün doymadı, hâlâ CNNTürk’e sulanıyorsun. Biraz sessizlik yani… Ve aşk!

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...