Bu Blogda Ara

polemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
polemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Eylül 2019 Pazartesi

Yayıncılar Edebiyatı Katlediyor-2


Yazımın ikinci bölümünü sıkı eleştirmenlerden birine ayırdım. Edebiyatı rezil iğrenç bir taşra düğün organizasyonuna çeviren ilk kanal kitap basan şirketlerdi. İkinci ayakta kitap ekleri ve internet siteleri var. Bu örgütler oldukça güçlüler. Bunlara mücadele etmek ancak bir namus borcu olduğu için giriyorum bu riske, kazanacağımdan değil, kesinlikle değil, sana da değil, en çok sana. Ne ise. 

Eleştirmen Adalet Çavdar’ın 2019 yılının haziran ayında yazdığı tweetlerden anladığımız kadarıyla 15 yazısı çıkmış matbu ve sanal ortamda. Tamamı yeni çıkan raflarından olmak üzere tam 13 kitabı okumuş, sonrasında bazılarının yazarlarıyla söyleşi yapmış, bazı kitaplar hakkında kritiklerde bulunmuş, bazı kitaplara da her ikisini uygulamış. 

Liste şöyle: Milliyet Sanat’ta Nejat İşler ile söyleşi yapıyor 5 Haziran’da. Aynı gün Bobby Dixon’un otobiyografisi hakkında yazısı çıkıyor Kitapsever’de. Tarihler bu günü gösterdiğinde bir de Duvar adlı internet gazetesinde Derviş Zaim’le alakalı bir yazı çıkıyor. İki gün sonra Cumhuriyet Kitap Eki’nde Margaret Atwood’un kitabı ile alakalı yazıyı kıraat ediyoruz. 12 Haziran’da Irmak Zileli’nin kitabını yazıyor Kitapsever’e. Bir gün sonra Murat Özyaşar ile mülakat, Duvar’da. Aynı gün Aslı Biçen’i yazıyor Cumhuriyet Kitap’a. Irmak Zileli’nin yukarıda geçen kitabı hakkında yazdığı yazı yetmediği için bir de söyleşi patlatıyor Posta’da ertesi gün. Ayın 20’sine geliyoruz. Duman grubu ile ay pardon Faruk Duman’ın kitabını yazıyor Kitapsever’e. Kitapsever dijital bir platform, yoruldunuz biliyorum. Az kaldı. Nejat İşler ile aynı kitap hakkında bir röportaj daha patlatıyor bu kez Milliyet Kitap Eki’nde, 25 Hazirandayız. Aynı gün bir söyleşi daha var, Duvar’da, Tomi Adayemi ile. Ertesi gün bir inceleme geliyor Tuğba Doğan’ın kitabına, Duvar’da. Peşinden bir Mevsim Yenice söyleşisi organize ediyorlar Cumhuriyet Kitap’ta, 27 Haziran’da. Aynı gün iki iş daha var. T24’te Ömer Altan’ın kitabını inceleme ve Kitapsever’de ve Lutz Seiler adlı şahsın kitabını…15 eylem var, 13 kitap hakkında. 

Her kitap yarım günde okunup, hakkında yazılacak olan yazı yarım günde yazılsa veya söyleşi yarım günde gelse Adalet Çavdar’ın kalan 17 günde bu yazıları yazmasına yardım edebilecek felsefi metinleri, kuramı, edebiyat tarihini, kültürünü okuyabileceğini farz edebiliriz. Şöyle bir sonuç çıkıyor: 13 gün metin yazıp, kalan 13 gün kendini yetiştirmek için okuyor. 4 gün de tatil yapsın. Haftada bir tatil verelim ona. Fakat en büyük talihi şu olsa gerek: Yazı yazmadığı günlerde vaktini daha verimli kullanıyor. Çünkü kalan günlerde yazı yazmak için ayırdığı günlerden iki kat daha fazla kitap okuyor demektir. Ortalama 200 sayfa olan bir kitabı yarım günde okuyup kalan yarımda yazı yazan bir sporcu, yazı yazmadığı günlerde 400 sayfa kadar okuyabilecektir. Demek ki Adalet Çavdar ayda 2600 sayfa iş için, 5200 sayfa da kendisi için olmak üzere 7.800 sayfa kitap okuyor. İşte eleştirmenlik bu kadar zahmetli bir iştir. Dışarıdan okura kolay gözüken bu kültür sanat hayatı insanın tüm hayatını sömürür, kişiyi bir kitap kurdu yapar. Kişi gerçekle bağlantısını kolayca koparır ve toplum dışı kalır. Yukarıda listesini yaptığımız işlerden birkaçına beraber bakalım isterseniz, nasıl bir entelektüellik damıtılmış bunca emeğin tenceresine. İnsan merak ediyor böyle bir dâhinin işlerini, makalelerini.

(10 dakika sonra)

Teori çöktü arkadaşlar, şöyle bir tivitle karşılaştım sayfada. Hepimize geçmiş olsun:
“How i met your mother, Mad men, Gracie and Frankie, Dexter, Sherlok hepsini seyrettim. Bana uzun soluklu çıtır çerez dizi söyler misiniz? Sonra bitince ay ne seyredeceğim diye aramaktan sıkılıyorum.”



2 Eylül 2019 Pazartesi

Yayıncılar Edebiyatı Katlediyor-1


En baştan alalım çünkü kitabın ortasından konuşunca fikirleri serdetme yeteneğime geliştirdiğiniz kıskançlıktan hasıl olan ihtirasla bezeli bir tür nefret geliştiriyorsunuz. Edebiyat nedir? Yazar olmak ne anlama gelir? Yayınevleri ne işe yarar? Bu sorulara eğer cevap verebilirsek sizi neden küçümsediğimizi de anlayabilirsiniz kanısındayım. Gördüğünüz üzere on yıllık bir problemi de burada çözmüş olacağız: Anlaşılmamak, seviyelerine inememek, dert anlatamamak.
Önce kurum meselesini masaya yatıralım. Bu işimizi kolaylaştırır. İçinde bulunduğumuz kurumlar şunlardır: Devlet, hükümet, siyasi partiler, bakanlık, müdürlük, meslek birliği, aile, akrabalık, sevgililik, arkadaşlık, şirketler (yayınevleri, maaş aldığımız firmalar) vs. Bir de kendi kurduğumuz kurumlar var: WhatsApp grupları, dergiler, sürekli iştigal ettiğimiz arkadaşlar, inisiyatifler vs. Birey olarak bazılarımız bu kurumlara mesafeli olabilir, hatta bu kurumları takmayabilir. Ailesini reddedebilir, devletin bir vatandaşı olduğu için sürekli melankolik halde olabilir, maaş aldığı kurumdan ötürü utanç içinde yaşayabilir. Herkes kurumları içselleştiremez, böyle bir zorunluluk da yoktur zaten.

Edip dediğimiz kişi ise sıradan insanlar gibi yaklaşmaz topluma, kurumlara, ilişkilere. Onun başta dil olmak üzere; kurumlarla, ideolojilerle, klişeyle, içerikle, vezinle, kenar boşluklarıyla, yazı karakteriyle, geçmiş ediplerle, eski düşünürlerle, güzellikle, edeple, muaşeretle, dinle, kültürle, cinsellikle, zulümle, siyasi iktidarla, kendi iktidarıyla meselesi vardır. Az önce değindiğim ayrımdan edip ile sıradan insanın kurumlara yaklaşım biçimini tahmin etmişsinizdir umarım. Biraz örnek verecek olursak. Yahya Kemal’in bu kurumlardan devletle iki kaşık gibi iç içe olduğunu aktarır bize Ece Ayhan, bir şiirinde. Bu Yahya Kemal’i normal insan yapmaz, kendisi ediptir, şairidir. Bu yargı Ece Ayhan’ı tanımlar. Ayhan rahatsız bir ediptir. Yahya Kemal’in devletin yüksek memuriyet imkanlarını kullanıp geçimini bundan sağlama rahatlığı ile şiir yazmasını eleştirmektedir. Yahya Kemal ise edebiyat tarihi ile, eski edebiyat ile kafayı bozmuştur. Risk alıp yeni şeyler yapmıştır. Gördüğünüz üzere bu iki şair de sırdan insan değildir. Sıradan insanları aşağılamak için yazmıyorum bunları, onların da duyguları var, okumaları ve yazmaları var, hatta hiçbir eser neşretmemiş mükemmel okurlar bile var Anadolu’da. Muhtemelen de ortaya çıkmadan ayrılacaklar aramızdan. Allah şimdiden rahmet eylesin onlara.

4 Haziran 2018 Pazartesi

Türk İntikam Sineması’ndan bir film daha: Ahlat Ağacı

Fragman, slayt, snap (anlık) gibi şeyler kendi çaplarınca insanın arzulama mekanizmasını kolaylaştırıyor. Bunları sinemada istemiyoruz. Sinemanın malzemesi ses, görüntü, kamera, mikrofon, insan, insanlar… Bu malzemeleri kullanarak sanat icra edilir. Sanatçı, kendine belirlediği süre içinde bir hikâye anlatır, inandırabilirse izleyiciyi etkisi altına alır, sanata yaklaşmış olur. Fakat bir sinemacı “ben ne kadar güzel gözlemciyim”, “bana dil uzatan yönetmene tokat atmasını da bilirim”, “o kadar iyi kurgucuyum ki neyi çeksem masada hallederim” gibi niyetlerle film çekerse; iyi bir film yapan profesyonel olur, titiz olur, çalışkan sinemacı olur ama sanatçılıktan uzaklaşır. Nuri Bilge Ceylan Ahlat Ağacı’nda Sinan adlı karakterin bir yılda başından geçenleri fragmanlar şeklinde anlatıyor: Sinan’ın yazar ile, kadın ile, imamlar ile, piyangocu ile girip çıktığı diyaloglar. Sinan’ın merak ettiğimiz bir şeyi var mı? Yok. Babasıyla arasını düzelteceğini mi merak ediyoruz? Hayır. Babasıyla arası çok iyi. Zaten babası da at yarışçısı değil. Bağımlılığına ilişkin herhangi bir kayıt yok. Bir eşekçi böyle anlatılmaz. Bağımlı olduğu iddia edilen eşekçiyi anlatmak için at gösterilir diye düşünüyorum. Babasıyla hesaplaşacağı bir meselesi, çözüme kavuşturulacak bir oedipus karmaşası yok. Kitabını basıp basmayacağını mı merak ediyoruz? Hayır, kitabı için pek de çaba harcadığını söyleyemeyiz. Basılsa da olur bizim için basılmasa da. Basılmadığı takdirde bunu kafaya çok takıp da bizi üzecek hareketler yapacak bir karakter yok karşımızda. Hiçbir şeyi merak etmeden izliyoruz filmi. Olur, olsun. Çünkü diyaloglar çok güzel ve akıcı değil mi? Çünkü kendimizden bir şeyler bulduk değil mi? Çünkü bir başyapıt izledik değil mi? 

Filmde dört tane kapı sahnesi var. 
1- Belediye başkanının odasında, olmayan kapıdan bahseden başkan ve olmayan kapı. 
2- Evin kapısının açık kalmasıyla cereyan eden ve kapanan salon kapısı. 
3- Babanın tamir ederken Sinan’dan yardım istediği ahşap kapı. 
4- Oğul ile babanın beraber kapattığı kamyonetin kasa kapısı. 

23 Eylül 2017 Cumartesi

Otomobil Dergiciliğimiz-3 (Ensar Vakfı)


Baba olmayı reddettiğim için insan yavrusu üzerine çalışmalarda teorik bir alanda sıkışıp kaldım. Fakat yakınlarımın yavrularını incelediğimde beni oldukça şaşırtan bir şey var. Yavrular bir makineyi ellerine alıp verili şekillerden, grafiklerden hareketle yutup kanalına girip çizgi film açabiliyorlar, arada oyuncak reklamları girince o oyuncakları talep edebiliyorlar. Bu yavrular ya deneye deneye alışıyor kendi hazlarını giderecek kanallara girmeyi ya da bir kere öğretiliyor, sonrasında devam ediyorlar. Ebeveynler bunların elinde tablet, telefon ne buldularsa veriyorlar. Meşgul edilmemek için çocuklarını meşgul ediyorlar. Öyle spastik bir nesil yetişiyor işte. Eğitilmez, eroin tüccarı, kâtıl bir nesil.

Ot, bok, kafa dergilerine baktığımızda bu dergilerin tasarımlarının neredeyse birbirleriyle aynı olduğunu görürüz. Hepsinde sayfanın orta yerinde yuvarlak manşet içine yazılmış aforizmalar vardır. Bu aforizmalar o yazıdan rastgele seçilmiş cümlelerdir. Japon bayrağını anımsatan o şey, grafikerlerin adını bildiği o şey, o çerçeve işte, spot mu diyorlar ne? İçine yazı yazılabilecek kadar ekonomik değil. Altta ve üstte boşluklar/israflar oluyor ve sayfanın genel yapısını bozuyor. Ama dur bakalım, bozsun. Çıkaranlar onu istiyor, tam estetik bir nesne satışlarını etkiliyor çünkü.

Ensar Vakfı’nı bilirsiniz, çocuklara tecavüz edenlerin hocalık yaptığı vakıf. Karaman meselesini duymuşsunuzdur. Öğretici konumunda olan persona, öğrenciye bilgiden başka travma da veriyor. Mahvediyor.

Otomobil dergilerinde birçok farklı görüşte ünlü kişilik bir araya gelmekte ve hatıralarını yazmaktadırlar. Bunların birçoğu bizim arkadaşımızdır. Özellikle yazar olanları tanıyoruz. Kitapları var. Bir kısmı ise bu dergilerde yazmanın bir itibar verdiği inancını taşıyor. Yazısı otomobil dergisinde çıkan bir genç, bunu CV’sine ekleyebiliyor. Bu dergilerde yazmanın onun tanınırlığına, tasdikine bir karine teşkil ettiğini düşünüyor. Yayınevi sahipleri ise yazarlarının bu dergilere olmasını satışa kesinlikle olumlu yansıyacağını düşünüyor. Bu yazarlar ve şarkıcılar, otomobil meraklıları birbirlerinin çevresini birbirlerine açıyormuş sanırım.

Otomobil dergilerini okuyanlar kimler. Benim etrafımda bu dergileri okuyan kimse yok. Kitapçılarda bazen bekleyip bu dergilere kimlerin el uzattığını inceliyorum. Liseliler, üniversiteliler, beyaz yakalılar. Yani kısaca kifayetsiz muhterisler, olmamışlar, boşluğa düşenler, regli gecikenler, ve saire ve saire. Kimisi sevdiği bir yazarı takip etmek için diğer yazarlara da katlanmak zorunda kalıyor kimisi içinde bulunduğu toplulukta saygı görmek için bu dergileri elinde taşıyor. Kimisi de gerçekten aptal, bütün o perişan hatıraları, o kötü cümlelerle kurulmuş bayat metinleri büyük bir zevkle okuyor.

Daha önce ne yazmışım twittera? Bu dergilerin olması ve okunması bizim gibi kaliteli insanlar için bir paratoner vazifesi görüyordu. Alemin gerizekâlıları bu gübrelere üşüşüyor. Sineklik takmadan yaşayabiliyoruz hanemizde. İkinci olarak dergicilik yaptığımız zamanlardaki bir şikayetimizi hatırlatmıştım: Dergi çıkarmak da biz sanatçılara kaldı ise sanatımızı nasıl üreteceğiz? Enden birileri dergi çıkarmıyor da bize sadece yazmak kalmıyor? Şimdi bu oldu işte, birileri dergi çıkarıyor ve azı sanatçılar burada yazıyor. Oh mis.

Değil lan öyle. Bunlar çocuklara tecavüz ediyorlar çocuklara. Her ne kadar bize bir yazarı zararı yoksa da bu işlerin, bunlar bizim çocuklarımızı sikiyorlar. Bunlar bir nesli soysuzlaştırıyor. Ve yıllar sonra bize patlayacak bunların yetiştirdiği kitlenin şimdiki potansiyel tehlikesi. Dolayısı ise benim önerim, yüksek entelijansiyaya önerim yani: Buralarda yazan yazarları cezalandırmak. Bir itibarsızlaştırma kampanyası yapabiliriz. Gerçek ya da sanal isimlerle sürekli taarruz altında bırakabiliriz. Çünkü dergiyi çıkaranlar zaten arsızdır, işçi hakları ile ilgili yazı yazdırır, grafikerinin parasını vermez, kafesinde çalıştırdığı garsonun haftalığını ondan esirger. Bunların cezai ehliyeti yoktur. Bizim işimiz yazarlara saldırmak olmalıdır.


Tekrar etmek gerekir. Bir kifayetsiz muhteris gibi bu dergilere kıskançlığımı, gereksiz libidomu yönlendirmiyorum. Bu dergileri eleştirmek de kültür endüstrisi çerçevesinde bize aykırı onların ekmeğine bal süren bir şey. Orası ayrı. Ağır kelimelerle anlatmayınca anlayamıyorlar, herkes bir kişiyi o dergilerden kurtarsın. Pezevenklerin elinden alsın sevdiğini. Amacımız budur. Saygılarımla. 

6 Haziran 2017 Salı

Allah Senin Belanı Versin Mustafa Orman

(Yazı şahsi kin gütme yazılarından biridir, edebiyatla alakası yoktur. Şahıs, açlık grevleri için imza toplarken benden imza istememiştir, twitterda bir yazışmada benim değersiz bir edebiyatçı olduğumu söylemiştir. Şahsi bir kin gütme yazısı olduğu için nefsimden bazı şeyler karışacaktır metne, çok da şe etmeyin.)

Merhaba dostlar. Öncelikle ramazan-ı şerifinizi kutlar hepinize sağlık dilerim. İfşa yazılarımın bu kaçıncısıdır bilemem ama uzun bir ara verdiğimi düşünüyorum. Ben, yazılarıma ara verince piyasa gittikçe daha çok şımarıyor, düzey ve düzen perişan bir hale geliyor. Metnin kalitesi üzerine kalem oynatılabilecek mecraların hepsi çöp durumda. Kitap ekleri, tezler, dergi sayfaları hepsi çöp. Bu adi herifler twitterı bile birbirine yaltaklanma mecrası haline getirdi. Kimse kimseye laf sokamıyor. Fakat benim illetim, bir gün en yakınıma kadar tesir edecek illetim blogumda çeşitli insanlara bulaşacak, bulaşmaya devam ediyor.

Mustafa Orman’ın ilk öykü kitabı Derdin İncinmesin 2016 yılında Everest Yayınları’ndan çıktı. Mustafa Orman’ı İzafi Dergisi’nden tanıyoruz, hani şu az basılan az dağıtılan az çıkan ve altıncı yedinci sayısında kapanan ama içeriği Notos, Hürriyet Gösteri gibi olan çöp dergi. Merkeze oynayan bir taşra dergisi, ekip kurmak için değil de kurulmuş bir çeteye dâhil olma aracı/ makinesi olarak dizayn edilen garip yapı. Antik dünyada kültür dünyasına dahil olmak için twitter hesabı açıp bioya yazar yazıp entel kişilere menşın atmak bu şekilde yapılıyormuş demek, şimdi taşları yerine oturtuyorum. Neyse, adam bir dergi çıkardı. Dergi kimseyi yazar etmedi. Dergi kapandı. Kimse de ah şöyle bir dergi vardı keşke kapanmasa demedi. Demek ki çöpmüş. Neyse. Gelelim Derdin İncinmesin’in metin olarak değerine. Bir kere, Derdin İncinmesin’de bırakın öyküyü, öyküye yaklaşabilecek, öykümsü diyebileceğimiz tek bir paragraf dahi bulunmamaktadır. Bütün kitabın mantık hataları, maddi hatalar, cahilliklerle malul olmasını atlayıp söylüyorum bunu. Mustafa Orman Türkçe bilmiyor. Bunun yanında kullandığı dil, sözdizimi vs şeyler metni okuyanda bir tiksinti oluşturuyor. Hemen örnek verebilirim 69. Sayfadan: ‘’Merdivenlerden artarak gelen ayakkabı seslerini dinledim. Zil çalınca ne yapacağımı bilemedim bir an. Sigarayı küllüğe bastırıp söndürdüm, perdeyi açtım, masanın üzerindeki boş kirli bardakları mutfağa bırakıp kapıya yöneldim. Kapının kolunu avuçlarımın içine alır almaz, kolu aşağı çektim. Yüzümün içine tomar tomar düşen çimen yeşili gözleri, derinime kırbaçlar vurarak yanaklarımda öbek öbek kırmızı elmalar toplattı.” Beni ve yazılarımı tanıyanlar bu metnin neresiyle dalga geçeceğimi çok iyi bilir. Evet, haklısınız. Fakat burada bana has bir aşağılama yöntemini bile uygulayacak kadar Türkçe yok. Yüzümün içine tomar tomar düşen çimen yeşili gözleri, derinime kırbaçlar vurarak yanaklarımda öbek öbek kırmızı elmalar toplattı’nın yapaylığından, gereksizliğinden, komikliğinden bahsetmeden evvel skandalların altını çizmek gerek: Merdivenden artarak gelen ayakkabı sesleri gibi bir cümle kurmak bir kişinin eğitim seviyesini vermezden önce, o kişinin daha önce herhangi bir öykü okumadığını gösterir bize. Ayakkabı sesleri değildir o, ayak sesleridir. Ve gelen bir kişi ise ayak sesleri artarak gelmez, yaklaşır: Merdivenden yaklaşan ayak sesleri’dir bu cümlenin doğrusu. Sigara küllüğe bastırılıp söndürülmez. Ya küllüğe bastırılır, ya da söndürülür. Masanın üzerindeki boş kirli bardaklar olmaz, kirli bardaklar olur, kirli bardak zaten boştur, yarım olsa bile burada vurgu bardağın kirliliğinde, kaldırılıp götürüleceğinde olduğu için biz sanatçılar hem boş hem kirli demeyiz. Çünkü ilkokulda Türkçe derleri almışızdır biz sanatçılar.  Kapının kolu avuçların içine alınmaz, kapı kolları tek avuca sığacak büyüklükte yapılmıştır, avucun içine alınır. Sonraki tasvirli cümleyi zaten aşağılamaya gerek yok diye düşünüyordum. Alıntıladığım metni sesli olarak üç kere okuyan bir insanın birkaç gün okumak ve yazmaktan tiksineceği garantisi tarafımca verilmektedir.

5 Kasım 2016 Cumartesi

Emrah Serbes’in Müptezelleri

Antalya’da garsonluk yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye başlıyor roman. Birinci tekil şahıs, samimi bir kitleye, on beş sene evvel yaptığı itlikleri, hergelelikleri aktarıyor, samimi bir dille, yani dillerin en samimisi ‘gündelik konuşma dili’yle. Aslında öyle başlamıyor Emrah Serbes’in Müptezeller’i; bir paragraf daha var sayfanın başında, köpeklerden -fakir köpeklerden- bahseden kısa bir paragraf. [Buraya kadar yazdıklarımı sinema diline aktarırsak daha rahat iletişim kurabiliriz sizinle]: Anlatıcı, dinleyenleri bir kafede toplasın, tam on beş sene öncesini anlatacakken birden köpek havlaması duysun sanki, bu havlama, onda bir bilinç akışına sebebiyet versin ve gözlerini kapayıp köpeklerle ilgili düşüncelerini sunsun, daha epik fakat. Sonra birden gözlerini açıyor, yaka mikrofonunu pıt pıt vurarak kontrol ediyor ve Antalya’da garsonluk yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye bulunduğu zamana ve mekâna dönüyor. Buraya kadar her şey normal ilerliyor. Anlatı başlıyor. Dört farklı şehirde, hepsi bir ya da iki yıl süren olaylar derleniyor, roman diye önümüze sürülüyor. Biterken de anlatıcının tekrar başa, insanları topladığı kafeye dönmesini bekliyoruz. Hani filmlerde olur ya, flash back’ten sonra, neticede gerçek zamana getirilir, sonra uğurlanırız. Burada ise on beş yıl öncesine bir flash back yapılıyor ama romanın son sayfasında flash back olduğu unutuluyor, sekiz-dokuz yıl öncesinde olay bitiriliyor. Beş-altı yıl boyunca birinci tekilin ne yaptığını biliyoruz, sonraki on yıl boş, günümüze kadar yani. Anlatıcı, kahramanın henüz ikinci sayfada on dokuz yaşında olduğunu belirtiyor. Antalya, Bursa, Ankara serüvenlerinin bitip İstanbul serüveninin başlayacağı 113. Sayfada ise kahraman yirmi dört yaşında olduğunu söylüyor. Demek ki altı yıl geçmiş, kaldı elimizde 9 yıl. İstanbul parkurunun başlayacağı 115. Sayfanın ilk cümlesi ise şöyle: Boşa geçen iki yılı saymazsak İstanbul’a yeni gelmiştim. Ben cümlenin manasını kavrayamadım, romandan bir bölüm niye böyle başlar muhakeme edemiyorum şimdilik. Olaysız ve burada anlatmaya değer hiçbir gelişmenin yaşanmadığı iki yılı saymazsak üçüncü yılın başında şöyle bir şey oldu demek mi istedi? Yoksa iki yıl da bu cümlede harcayayım kalan yedi yılı diğer cümlelere pay ederim mi demek istenildi? Bilmiyorum. Neresinden bakarsak bakalım gereksiz bir cümle. Zaman problemimiz devam ediyor: Romanın 163. yaprağa gelen son sayfasında ise geçmişte –hadi 7 yıl geçmişte diyelim- yaşayan karakter Beşiktaş sahilde elinde birasıyla karanlıklara doğru ufak ufak yürüyüp kayboluyor. Tam bu esnada başta kurduğumuz film setindeki kafeye dönüp dinleyicilerine bir mesaj vermesi ya da en azından bir veda etmesi beklenen yaşlı anlatımcı (15 yıl önce 19 yaşında ise şu an 34 yaşında olmalı) hiç yokmuşçasına kayboluyor. Evet, hem yazar hem de editör ilk sayfayı unutuyor. İlk sayfada üst kurmacaya çok yakın bir teknik kullanılmış, üstkurmaca denenmiş hatta, 128. Sayfadaki okurla dertleşme bunu gösteriyor. Kafede otuz dört yaşındaki anlatıcı şöyle bir cümle kuruyor: Allah kahretsin, hayatım nereye gidiyordu böyle. Burada anlatıcının yarattığı anlatı dünyasındaki kahraman anlatı perdesini işaret parmağı ile sarsıyor, kafedekilere ve yazara selam veriyor. Yukarıdaki cümleyi bir iç konuşma olarak değerlendiremeyiz çünkü benzer bir cümlede yani romanın son cümlesinde dirhem dirhem kaybolsam diye düşündüm, yavaş yavaş içmeye devam ettim diyor. “Diye düşündüm” denilerek kafedeki anlatıcı ve dinleyici personaları muhafaza edilmiş. Bu muhafaza 128. sayfada yok.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımı muhtemelen anlamadınız. Şöyle söyleyeyim: Üstkurmacadan nefret ediyorum. Metafiction (üstkurmaca) bence günümüze uygun bir anlatım yöntemi değil. Modernizm ile postmodernizm arasında kalmış belirsiz bir hududu zamana çevirdiğimizde elde edilen zaman aralığında çok denenmiş ve açıkça söylemek gerekirse suyu çıkarılmış bir metot üstkurmaca. Günümüz insan beyni üstkurmacayı yazınsal alanda kaldıramaz. Görsel alanda belki hâlâ çok güzel bir metot olan (sinemadaki dış ses mesela) üstkurmacanın yazılı edebiyattan tamamen silinmesi gerekiyor. 80’lerde erotik filmlerde oynayan oyuncular nasıl bu utanç verici durumu unutup hayatlarına devam ettilerse, üstkurmacaya bulaşmış bütün yazarların (özellikle zavallı öykücülerin) bu kitsch, bayat, modası geçmiş tekniği uyguladıklarını unutmaları şart oldu artık. Emrah Serbes kesinlikle üstkurmaca kullanan bir yazar değil, bu son romanında da böyle bir teknik kullanmamış. Çok küçük bir istisnayı dışarıda tutarak söyleyelim, onu da yukarıda belirttik. Ben sadece çok zevk alarak okuduğum romanın acaba üstkurmaca mı yoksa değil mi olduğuna bakarken yaşadığım zaman kazasını aktarmak istedim. Ve yaşanan bu zaman kazası, romanın sahiciliğini tabii ki zedelemiş. Edebi eserlerde sahicilik nasıl zedelenir? Bir alt başlık eşiliğinde elimizdeki romana bakarak cevaplamaya çalışalım.

Edebi Eserlerde Sahicilik Nasıl Zedelenir?

1-     Zaman problemi.
Olayın geçtiği tarih ve olayı anlatırken harcanan zamanın uyumsuzluğu. Bunu yukarıda açıkladık.
2-     Eksik araştırma.
Karekterimiz, genç, parasız, alkolik, esrarkeş ve orada burada garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalışan bir loser. Dandy, bohem, flaneur, serseri diyemiyoruz. Karakter gerçekten de bunların bile altında bir müptezel. Arasıra üniversitede okumayı ve roman yazmayı deniyor başaramıyor. Sokağa, sokak diline alışkın olduğu halde esrarkeşin esrarsız kaldığı durumu tıbbi bir terim olan yoksunlukla aktarmış. Uyuşturucu argosunda bu durma harman kalmak deniyor. (s.102) Romanda bir çok argo türü var. Mesela ayyaş argosunun nadide kelimesi piyiz bile geçiyor. Harman’ın geçmemesi sahiciliği biraz zedelemiş. Anadolu geleneklerinde içeri giren içeridekilere, yoldan geçen oturanlara, küçük büyüğe selamın aleyküm der. Bir küçük bir büyük aynı anda yürüyorsa küçük selam veremez. Bir büyük bir küçük oturuyorsa yoldan geçenin verdiği selamı küçük alamaz. Bu usül, şehirlere de sirayet etmiştir. Kahveye girer ve selamın aleyküm dersiniz. Romanda ise iki kafadar hoca denilen bir zatın mekânına giriyorlar, ilginçtir ki hoca ayağa kalkıyor ve içeri dalan iki serseriye “selamın aleyküm” diyor. (s.107)

3-     Türler arası problem ve endüstriyel yayıncılık.
Müptezeller başkarakteri aynı fakat olayların ve şehirlerin farklı olduğu dört öykünün birleşmesinden oluşuyor. Başkarakterin aynı olmasından ve İsmail adlı karakterin olur olmaz yerden birden fırlamasından başka bu öyküler arasında hiçbir bağ yok. İlk öyküdeki karakter diğer öyküde yerini bir başka karaktere devrediyor. Müptezeller bu yönü ile bir öykü kitabı aslında. Kitabın künye sayfasına baktığımızda tür olarak Türkçe Edebiyat denmiş (böyle bir tür var mı) fakat özgeçmişte “Müptezeller (Roman)” tabiri geçiyor. Dolayısı ile kitabın roman olduğunu buradan anlıyoruz. Roman diyebilmek çok güç aynı karakterin beş altı yılda çeşitli şehirlerde başına gelen şeylerin anlatıldığı esere. Öyküler ya da anılar diyebiliriz. Çünkü olaylar arasında bir illiyet bağlantısı yok. Satış kaygısı da bu yola sürüklemiş olabilir yayınevini.

Bunun dışında kitapta çeşitli kapatılma alanlarının (akıl hastanesi, hapishane, denetimli serbestlik müdürlüğü) güzel işlenmesi, anlatımın ahengi, karakterin düzeyli melankolisi takdir edilecek noktalardan. Alamet-i farikası internetten ve eserlerden eril dil toplamak olan feminist koleksiyoncuların da yoğun ilgi göstereceği bir kitap olmuş kanaatindeyim. Karakterler ile ilgili çok içki içmeleri ve eğilimli olmaları dışında bir ayrıntı verilmediğinden analizlerini yapamıyorum. Antalya’daki İsmail, Ankara’daki Karabüklü, İstanbul’daki Erkut hemen hemen aynı kişi. Özellikleri: Ev arakadaşı, alkolik, küfürbaz ve en önemlisi ana karakteri tatmin eden çoğu zaman da düzelten bir tür süper egonun mücessem hali. 

Cihat Duman, ridvancihat@gmail.com

1 Nisan 2016 Cuma

Birhan Keskin Foucaultcu anlamda bir Parrhesiastes mi?

Dün Birhan Keskin ile ilgili bir yazı yazdım. Bugün de bakalım başka kimler yazmış derken bir yazı gördüm. Mişel Fuko’nun Parrhesia sözcüğünü ele aldığı metinde bizi ilgilendiren bölümler şöyle: Parrhesia, özgürce konuşma, açık sözlülük, her şeyi söylemek, kalbini ve zihnini konuşma yoluyla başkalarına açmak demektir. Bunu yapan kişiye de parrhesiastes deniyor. Ben siz anlayasınız diye Seda Sayandiyeyim. Erol Köse iktidarına saldırışı (Az önceki cümleye basınca video açılıyor). Yıldız Tilbe’nin Tatlıtes iktidarına vurması. Daha iyi anlamanız için bir de siyasetten örnek vereyim: Veremiyorum. Yok öyle biri. Fakat Antik Yunan’da deli gibi elemanlara deniyor. Açıyor ağzını yumuyor gözünü. Filmlerimize bakıyorum, Sarmaşık Filmi’ndeki Nadir Sarıbacak mesela, bir Parrhesiastes.

Fuko, bazı özellikler saymış: Açıksözlülük, Hakikat, Tehlike, Ödev. Açıksözlülük kısmını yukarıda açıkladık. Hakikat ise boşboğazlık etmeden kalbini ve zihnini boşaltmaktır. Tehlike: Söylenen şeyin söylendiği anda bir riski üstlenmesi olarak tanımlanmış. Fuko burada der: Bir insan (bakın şair demiyor Fuko) ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda parrhesia kullanıyor sayılır der. Örnek olarak filozof ve tiran örneğini verir. Filozof tirana atar yaparsa ve ağzına geleni söylerse burada parrhesia’dan bahsederiz. Ama öğretmen doğru bildiğini öğrencilerine anlatırsa buna parrhesia denemez diyor. Ödev başlığı altında Fuko, Sözünü Sakınmadanlık’ın (artık parrhesia kelimesini kullanmayacağım n’aber) bir ödev olması gerektiğini söyler. İşkence altında zorla ettirilmiş bir itiraf Sözünü Sakınmadanlık olamaz. (Sözünü Sakınmadanlık’a bundan böyle parhesya diyeceğim.) Parhesya nihayetinde konuşmacının dürüstlük yoluyla hakikatle belli bir ilişki kurduğu, tehlike yoluyla kendi hayatıyla belli bir ilişki kurduğu, eleştiri yoluyla kendisi ya da öteki insanlarla belli bir ilişki kurduğu, özgürlük ve ödev yoluyla da ahlaki kuralla özgül bir bir ilişki kurduğu bir sözel etkinlik türüdür. Bakın Fuko ne diyor: SÖZEL ETKİNLİK TÜRÜ. (Fuko'nun ses kaydı olduğu için bi de çeviri kötü olduğu için yukarıdaki tanım biçimsiz olmuş) Şiir, edebiyat, kurmaca kelimesi geçiyor mu bu metinde. Fuko Ecevit’e yazar kasa atan adamdan bile bahsetmiyor (o adamın böyle bir ödevi yok) Fuko direkt olarak içeri alınan akademisyenlerden bahsediyor. Fuko müvekkillerini savunurken terörden yargılanan Avukat Ramazan Demir’den bahsediyor: Savunmasında “tutuklayın beni siz kimsiniz lan” demişti hâkime. Veysi Erdoğan ise Birhan Keskin’in yazdığı son kitabı överken Birhan Keskin’in bir Parrhestias olduğunu çünkü içinden ne geçiyorsa söylediğini yazmış. Birincisi yukarıda belirttiğimiz gibi bu Parhesya yazılı yoklama yapılan bir şey değil. İkincisi yazılı olsa bile boşboğazlık şeklinde ortaya çıkan sözler Fuko’nun tanımlanmasındaki hakikat şartına aykırı: Kalbin ve zihnin her hareketini yansıtan bir sözel etkinlik olarak parrhesia, bu olumsuz anlamıyla, açıkça Tanrı’nın tefekkürüne engel teşkil eder. Görüldüğü üzere her içinden geçeni her mecrada söylemek, yani her doğruyu her yerde söylemek tıpkı bizde olduğu gibi orda da boşboğazlıkla itham ediliyor. Diğer koşulları hiç tartışmayacağım, risk unsuru falan. Kimse kusura bakmasın ama Birhan Keskin şiir yazarak herhangi bir risk almadı. Öyle bir dizesi yok. Devrim mi demiş, Kürdistan mı demiş, katil hırsız mı demiş, ne demiş? Bunlar bile risk değil şiirde. Kurmaca der geçersin. Haa şöyle olur bak: Bir kesim artık seni satın almaz, Allah koruya! Peki Veysi Erdoğan ne demiş: 



Ya hu çüş! 

31 Mart 2016 Perşembe

Etkisiz Şiir’e bir örnek olarak Birhan Keskin Şiiri

Birhan Keskin şiiri ile tanışmam 2007 yılına denk düşüyor. Y’ol adlı kitabının ilk sayfasına on.dört.2007 yazmışım. Sonrasında çıkardığı Ba adlı kitap ile Altın Portakal Şiir ödülü alıp çeşitli kitap ekleri ve dergilerde söyleşilerini görünce koşup o kitabı da almışım. Sonra Soğuk Kazı adlı kitabı edinmişim. En son çıkardığı kitabı Fakir Kene’yi ise almaya değer görmemişim. Kitapların hiçbir yerinde altını çizdiğim dizesi olmamış. Yani olur da sevgilime okurum, şiir yazarken çalarım ya da sosyal medyada paylaşırım saiki ile altını çizmeye değer gördüğüm dize yok. Fakat buna rağmen yaratılan algı Birhan Keskin’in özel bir şair olduğu, hatta sıkı bir şair olduğu yönünde. Bana göre ise olmasa daha iyi olurduk kıvamında bir şair. Bu durum, benim bu fikrim Birhan Keskin’i bir vaka haline getiriyor. Türkçe şiirde boktan şiirler yazıp (Küçük İskender) buna rağmen ünlü olan, çok satan şairler görmüştük. Fakat boktan olmayan şiirler yazıp (çok da anonim değil yazdıkları, gideri var) buna rağmen ilgi gören, konuşulan şair sayısı çok az. Bejan Matur mesela bu gruptan. Boktan olmayan şiirler yazıyor ve satıyor. Fakat biz Bejan Matur’u Türk Yetiştirme Yurdu Şairi olarak kodladığımız için buna bir mana üfleyebiliyoruz. Türk’ün “devşirme Kürt sevdası”nın bir tezahürü. Bir projenin ürünü. Proje günümüzde başka sponsorluklar mihmandarlığında devam ediyor. Matur’un anonimliği için sağlam bir gerekçemiz var: Yatılı Okul Şairi değil o, Yetiştirme Yurdu Şairi. Peki Birhan Keskin ne? Ne olabilir? Buna biraz kafa yormak gerek. Humoru, alegoriyi, deneyseli, postmoderni, lirizmi, pastorali vesaire şeyleri aynı anda bu kadar eline yüzüne bulaştıran başka bir şair yoktur herhalde. Şairler belli başlı şeyleri ellerine yüzlerine bulaştırırlar umumiyetle. Mesela Edip Cansever kendi imgelerini çok tekrar ederek soyutlaştırmış, inandırıcılığını kaybetmiştir birçok şiirinde. Metin Eloğlu iyi ironi yapar fakat konu sözdizimi olunca çok yerde patlak verir. Ya da uğraşamaz o kadar. Birhan Keskin’in iyi yaptığı hiçbir şey yok. Mesela Kur’an pastişi (hadi ona miti diyelim) yapmaya çalıştığı şiirde (Soğuk Kazı kitabı, Sulukule 2008 adlı şiir) pastiş yapamamış, pastiş yapamadığı için elimize çıplak bir metin bırakıp kaçmıştır. Aynı beceriksizlik Bağdat adlı şiirde de var. Bu kez şiire bir ikinci tekil şahıs sokup onunla konuşmaya çalışıyor. Bütün bir Birhan Keskin poetikası evrakta sahtecilik gibi bir şey. Metin bir şey söyleyecek, bir şey yapacak gibi oluyor ama hiçbir şey olmuyor. Ortaya Etkisiz Şiir diyebileceğimiz bir şiir çıkıyor. Sanatın en önemli özelliklerinden birinin de muhatabı şaşırtmak, etkilemek, değiştirmek, düşündürmek olduğu düşünülünce insan “ya bi dakka” demeden edemiyor. Fakat buna rağmen salondan bir alkış, feryat figan kopuyor. Sanki Mehmet Baransu zindandan kurtulmuş. Yav ne oluyor kardeşim izdiham yaratmayın? Birhan Keskin bizim kuşaktan kimseyi etkilemiyor. Birhan Keskin, ünlü akademisyenler, ünlü gazeteciler ve ünlü müzisyenlerden başka kimseyi etkilemiyor. Adeta suç işlemek maksatlı bir yardım derneği kurulmuş. Benim uzaktan gördüğüm bu. Yakından gördüğüm hiçbir şey yok. Küçük İskender ile ilgili yazdığım şeylerin aynısını buraya almak isterim. Neden kimse Birhan Keskin’e haddini bildirmiyor sorusnun cevabı olacaktır:  Yeni okur, küçük İskender’i, hakkındayazılan övücü yazılar ile kitap eklerinden ve eşcinselliği malzeme edilerekkonuk edildiği gazete sayfalarından tanımaktadır. Yeni eleştirmenler dâhilolmak üzere İskender’in kuşağına mensup eleştirmenlerin bu pespayeliklerleilgili sustuğunu biliyoruz. Kendi kuşağı, İskender’e arkadaşlık yapmış, suçortaklığı yapmış insanlar. Belki de acıyorlar. Atsan atılmaz, satsan satılmazbi gözle bakıyorlar. Genç eleştirmenler zaten kafayı takacak bu kadar kalitelişairler varken İskender’in durumlarını yazmaya gerek görmüyor, üşeniyorlar. Birhan Keskin ile Küçük İskender aynı kuşaktan, 80 Kuşağı Şairleri değimiz kuşak. Küçük İskender ile ilgili yazdığımız şeylerin bütünü şamil olmasa da Birhan Keskin hakkında, kurulan ilişkilerin, metnin tedavülü bağlamında çok önemli olduğunu tahmin ediyoruz.

Birhan Keskin şiirinde Freud’un oceanic duygu dediği şey (kişinin kendisi ile dışı arasındaki sınırların kalktığını hissettiği transandantal an) yoğun olarak gözlenir. Bu anlamda Keskin’e uyduruyor diyemeyiz. Fakat his tarafında başarılı olan şey, üretim aşamasında, yani şey insandan insana aktarılmaya hazır hale geldiğinde bozuluyor, insandan insana aktarılmaya hazır hale getirilen şey, üretenden bağımsız olarak tüketene ulaşamıyor. Her ne kadar ayakta seyahat etmek zorunda da kalsa Keskin bir şekilde o şeyin içinde bulunuyor. Kendine musallat olmak, bir şair için işte böyle kötü neticeler doğurur. 30 yıl boyunca birinci tekil şahıstan ikinci tekil şahsa doğru hitap eder durursun. Postmodern olmayı dener, birilerine yutturur, beceremeyip cayarsın. Mesela! Atıyorum, teknolojik kelimeler geçmez şiirinde. Oysa teknoloji sektörüne girmemiş şair bulmak çok zor günümüzde. Fakat Birhan Keskin gibi mistik görünerek var olma derdinde iseniz, yani bir çeşit mutaassıp iseniz, nefesiniz tutar ve teknoloji ile yüzgöz olmazsınız. Evet, mutaassıp fakat kesinlikle karikatür değil, mistik gözükme uğruna kendini rezil eden nice yiğitler gördük. [Gece oldu sıkıldım. Bitireyim.] Ya ben gerizekalıyım, algılarım kapalı ya da siz hepiniz çok büyük bir saadet zincirinin bir halkasısınız. Sözlerimi, hiçbir manaya gelmeyen, duygu ve düşünce barındırmayan bir Birhan Keskin şiiri ile bitirmek isterim.

(Biz seninle yoldayken
yanımızdan ovalar, ağaçlar; titreşen
rüzgârlar akmıştı. Bir yolumuz olduğunu,
yol kazalarını, yol yorgunluğunu
o zamanlar biliyor muyduk?)

Not: Yazdıktan sonra bir daha okudum. Yok, bir şey yok. Mecaz, tevriye, imge, mimge, zeka gösterisi, dram, melodram, ironi… Yeni ve kimseye söylemeğe kıyamacağı edebi sanatlar uydurup bunu metne uyguluyor olabilir mi?) J

23 Aralık 2015 Çarşamba

İsmail Kılıçarslan Şiirinin Güçlü Poetikası.

Aslında hiç okumasak da olur fakat şiirinizde* patika görünümlü majör yollar var. Üzerindeki çalı çırpı irili ufaklı taşlar sizi minör bir aldanışa sürüklemesin. Bu yollardan biri de daha doğrusu bu anayollardan biri de İsmail Kılıçarslan’ın yürüdüğü yoldur. Neoepik diye de adlandırılan bu yolun sakıncalarını geçtiğimiz yıllarda ara ara belirtmiş idik. İslamcı şiirde son yıllarda büyük bir buhran yaşanıyor. Neoepik cereyanı ise bu buhranın semptomlarının gözlendiği açık bir alan. Semptom demeyelim, daha çok bir “paçadan akma” söz konusudur. Yine dayanamadım evet, ciddi başladığım bir yazıyı daha espri ve küfürlerle berbat etmek üzereyim. Kılıçarslan’ın Profil Yayınları’ndan çıkan Gelecek ve Diğer Meseleler (2014) adlı kitabı üzerinden mezkûr sıkıntının psikanalitiğini yapmaya çalışacağız. İslamcı gençlik, liderlerinin altında çok ezildi. Erbakan, Aliya İzzetbegoviç, Şeyh Şamil, Kara Murat, Ulubatlı Hasan, Malcolm X, Humeyni, Minyeli Abdullah İslamcı gençliği ezen kahramanlar. Her ideoloji, üyelerini kendi kahramanları altında ezdirir evet, fakat durum İslamcı şiire denettirildiğinde, bu piyasada şair personasına aynı zamanda fikir adamlığı da eklendiği için, şair bireyler büyük bir kastrasyona uğruyorlar. Şair persona bu ezikliği, poz keserek durdurmaya çalışıyor. Kılıçarslan şiirinde bu poz yer yer kendini tekrara, amaçsızlığa ve savrukluğa bırakıyor. Devrim kelimesi geçiyor mesela şiirlerinde, şu şekilde:

devrim olabilir mesela
coğrafyası pek de fark etmez sonuçta, iranda da olabilir kübada da bosnada da (s.26)

devrim için bir yol bulmalıyız, bir yol bulmalıyız saçlarına (s.51)

saçlarını taramanın başka bir yolu varsa anla ki biz, yaparız bu devrimi (s.52)

Devrimin coğrafyası fark etmez. Devrim kelimesini şiirimizde geçirelim, o da eksik kalmasın da gerisini düşünürüz, ya da okur düşünür. Mesela Rojava devrimi bizi hiç ilgilendirmez, olsun da, Kürtler akdenize ulaşsın falan filan. İlgilendirmezse niye Yenişafak kısırlaştırılmış kedi gibi PYD aleyhine haberler yapıyor. Demek ki coğrafyanın önemi birazcık var. İkinci şiirde ise devrim ve saçlar arasında bir bağlantı kurulmuş. Ben buradan bu devrimin bir seks devrimi olduğunu algılıyorum. Burada gizli bir Fransa 68 var gibi. Başka türlü bir şey anlaşılıyor mu? Burada seküler bir devrimden bahsediliyor. Persona, saçlara uzanmak için, algının altüst edilmesini bekliyor. Ya da az evvel yazdığımız gibi, aslında hiçbir şeyden bahsedilmiyor. Gevezelik ediliyor, sayfa dolduruluyor… Kılıçarslan’ın yazdıklarına şiir diyebilmemiz yaptığı sanatla mümkün. Yaptığı tek sanat ise bazı şiirlerde tekrara başvurması. Bu kadar. Mecaz yok, mübalağa yok, duygu yok, yaratım sancısı yok. Sadece tekrar var. Tekrar sanatını kullana kullana bu sanatta ustalaşmış. İlerlemiş. Çığır açmış. Çığır nedir bilir misin? Çığın kar üzerinde açtığı ize çığır deniyor. Bir nevi patika. Bizi şiire götüren alternatif yol. Sıkı şiirin keçi yolu, falan filan. Kılıçarslan’ın kült karşısında ezikliği daha çok kendini öldürdüğü mısralarda görülür. Buralarda, öldürülen Alevilerin, Kürtlerin yerine kendi bedenini koyma cesaretini gösterecektir falan filan. Bakalım:

ölüyoruz, hâlbuki biliyoruz: ölmeye yanaşmayan şairler güzelleştiriyor ölümü (s.32)
yerde yatan cesedimmiş: kız kulesini görünce değil polis uyarınca anladım (s.33)
ne zaman öldüğümü tam olarak biliyorum fakat (s.76)

Ölümü işlemiyor Kılıçarslan, ölüsünü işliyor. Hani Turgut Uyar o şiirde der ya: tam üç gün sırtüstü yattım/ ölmeyi düşündüm/ ölümü değil ölmeyi işte burada da Kılıçarslan tam da Turgut Uyar’ınkine benzer bir eziklik içinde. Enis Akın son yazısında Uyar’ın aktif örgütsüzlüğünün ezikliğini şiirlerinde belirttiğini yazmıştı. Kılıçarslan ise mevcut iktidara tam olarak duhul eyleyemeyişinin ezikliğini taşımaktadır. Falan Filan.

İslamcı gençlik aynı zamanda işleyemediği günahların altında da çok eziliyor gibime geldi. bakalım:

ayıptır çünkü kamusal alanda tehlikeli uyruklarımızla, ayıptır kızların gözleri ve gizleri (s13)
son ve etkili bakışlarımızı hani kızların aklını başından alan kısık sesimizi (s.15)
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan (s.16)
bir gün her şey şiire dönüşecek, herkes değil ama
bir kız göreceğiz, ödenmemiş bir borç, bir şişe içilmemiş bezginlik (s.31)
dolar işaretlerinden, kasaba politikacılarından, hayata yeni başlayan kızlardan (s.55)

Arzu ve yasa çatışması tam da bu dizelerde bilincin gözüken yerlerine kendini nakış nakış işlettiriyor. Bu kanaviçe bir önceki dönemde (Cahit Zarifoğlu) sanat vasıtasıyla tamir edilirken, günümüz İslam şiirinde paçadan akıyor. Sevişilmemiş kızlar dizelerde at koşturuyor. Genelde bir bakışma ayininde son bularak, acı ile,, ağrı ile. Sevişilmemiş kızların kanı, içilmemiş müskiratın kekremsi tadı, bir yutkunma biçiminde kendini belli ediyor.

Orta Sınıfı Okşayarak Eleştirmek

Kılıçarslan şiirlerinin bir yüzü de orta sınıfta bulunmanın verdiği acıdır. Fakat bu orta sınıf seküler bir orta sınıf mı yoksa muhafazakâr mı tam anlamıyoruz. Üstelik yapılan eleştiriler zerre miktar öfke içermiyor. Öfkesiz, nefretsiz bir sınıf eleştirisi, matematik üzerinde zaten kaybetmek zorundadır. Hele şu şekilde vücut buluyorsa:

bu şiiri çok geniş plaza asansöründen, ton balıklı öğle salatalarından, salata
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan, iskambil falından
faiz hesaplarından, tatil planlarından, makyaj tazelemekten (s.16)

espriler patlatabiliriz fahişeler ve türk siyasi hayatı hakkında cihangirden dünyaya açılabiliriz (s.14)

Sekülermiş lan. Paraları kutulara dolduranların gazetelerinde yazanlar hakkında bişi yokmuş. Son kontrolde ortaya çıktı. Seküler orta sınıf eleştirisiymiş. Ekmeğini kazanmak için sanatını satan orta sınıf İslamcı aydınlar, muta nikâhlı bürokratlar, gariban kadınları metres olarak tutan tüccarlar, jöleli köpekler hakkında tek bir eleştiri yokmuş.  

* Türkçe şiir ya da Türk şiiri yerine "şiirinizde" kelimesini kullanıyorum. 





21 Ekim 2015 Çarşamba

Türkçe Şiirde Beyaz Toroslar Dolaşıyor ya da Ali Lidar Şiiri

Bugün servetimin 4’te 1’ini bir şiir kitabına yatırdım. Özgür’den gelen 250 TL borç beni zengin edene kadar oldukça karamsardım. O para gelince oh dedim, o kadar da öfkelenecek bir şey yokmuş, insan bir kitaba 10 lira verebilir, nedir ki? Kitabı okumaya başlayınca şairin okurla taşak geçtiğini anladım ve öfke ile bu yazıya oturdum. Zaten gribim, yorgan altından yazıyorum.

Bir insan düşünün ki, üç kere cinsiyet değiştirme ameliyatı olsun, 50 kadından ayrı ayrı kürtaj yaptırsın, annesini ve babasını yedişer kez kaybetsin, kardeşi kanser olsun, her gün diyalize girsin, kel ve şişko olsun, kalbine tel takılsın ve tüm bunlardan kurtulmak için şiire sığınsın. İşte Ali Lidar ‘Alengirli Şiirler’de böyle bir personayı canlandırmış. O ağlak tavır, o her şiirde geçen uyku/rüya, o her şiirin sonunda olan ayrılıklar, kova kova gözyaşı, kılıbık metaforlar, aslında metafor bile değil metafor filan hiç kullanmamış, bilmiyor, duymamış, cahil, varetme sancısı çekmemiş, orijinal olmak için tepinmemiş, ordan burdan çalmış ve önümüze eser diye bırakmış, eser değil, başka bir şey bu, garibanca bir rezalet. Sonra gençler bunların bastıkları kitaplara, yazdıkları tivitlere bakıp zehirleniyorlar. Bunlar bi nevi şiirimizde dolaşan Beyaz Toroslar. Gençlerimizi bu taklitçi, yararsız, hımbıl, gerizekalıca şiirlerle kandırıyor, bagajlarda, bir asit kuyusuna doğru taşıyorlar. Bunların pazarlamasını da elbette Otomobil Dergileri yapıyor. Kendi kendilerini pazarlasalar zaten derdimiz olmayacak.

kırılsak da tırnak uçlarımıza kadar (sayfa 6)
çünkü kırıldım saç uçlarıma kadar! (Cahit Zarifoğlu)

ben her şeyi birkaç saniyeyle kaçırmakla meşhurum (sayfa 23)
ben dünyaya doğru yürümekle meşhurum (İsmet Özel)

ucuz hayatların anlatımı da ucuz oluyor (sayfa 32)
ucuz hayatların anlatımı da ucuz oluyor (Cihat Duman, Kızkardeşleşmek)

kabiliyetsizin tekiyim/ ismimin baş harfleri (sayfa 33)
seçkin bir kimse değilim/ ismimin baş harfleri acz tutuyor (Cahit Zarifoğlu)

ben seni severim sevmesine de toplum buna hazır değil (56)

sen beni öpersen belki de bulvarlar iltihablanır
çağdaş coğrafyalarda üretir cesetlerini siyaset bilimi
o vakit bir sufiyi darplarla gebertebilirsin
hayat bir yanıyla güzeldir canım, sen de güzelsin (Ah Muhsin Ünlü)

sen o anların ardında kuş olur göğe yükselirsin (sayfa 69)
sen kuş olur gidersin bir trenle  (Cahit Zarifoğlu)

Parodi mi bunlar? Pastiş mi bunlar? Metinlerarası mı bunlar? Hiçbirinde italik yok, metnin diğer kısımlarında da ironi yapılığına dair bir zekâ belirtisi yok. Bilirsiniz, ironi biraz kafa işidir. O kafa da burada olmadığı için biz bunlara hırsızlama diyoruz. Esinlenme bile değil. Direkt aparma, çalma. Burda bu kitabı basan İthaki Yayınları’nın da sorumluluğu da vardır bu paçavraları yazan sözde söz yazarının da. Lamı cimi yok! Yargılanacaklar. Böyle sahtekârlık olmaz. Bunlar benim tespit edebildiğim hırsızlıklar. Kim bilir daha hangi şairlerden hırsızlık yapıldı. Üstelik kitabı bitiremedim bile. Şiirimizde Beyaz Toros dolaştırıp kitapçılarda, okul önlerinde, internetlerde dolaştırarak, gençleri şiirin bu olduğuna inandırmanın hesabını verecekler. Onca malzeme, teknik varken memlekette bu gerici bu mutaassıp metinleri şiir diye yutturmaya ne gerek vardı?  Maksat neydi?

Eserdeki saçmalıklar bundan ibaret değil. Hırsızlık yapılmayan dizelerde de sürekli bir tekrara düşülerek verdiğimiz para çarçur edilmiş, kalplerimize beyinlerimize girileceğine ancak işkembelerimize girilebilmiştir. Sürekli bir gurultu, ağrı. Her şiirde park, yağmur, uyumak/rüya var. Adam uyanıyor şiir yazıyor sonra uyuyor. Bir parkta, hep yağmurlu bir havada… İnsanın romatizması azıyor, dizlerine sancı giriyor vallahi.

Bu yağmur bu saatte nasıl da davetkar (YAĞMURA HALLENİŞ)
Sızdıkça camdan ev önündeki kaldırıma
Uyunur mu hiç? (UYUMA ARTIK BİR ÖNCEKİ ŞİİRDE UYUMUŞTUN)
Bu senin uzaktan güzelliğin
Ev içleri gibi darlayan içimi
Ah! (AH YA AH. AHSIZ OLUR MU HİÇ, İÇLENMEDEN OLUR MU)
Senin de camından süzülüyor mu diye (KUZENİM YAZMIŞ)
Kalkıp geleyim diyorum
İlk ayakkabıyla evinin önüne (OVV BULUŞ, BAYILIRIM ŞİİRDE BULUŞA)
Ama bende bu talih varken
Yarı yolda yağmur kesilir (İSKİ FATURASI)
Sen uyursun (TABİİ, UYKUSUZ ŞİİR OLMAZ)
İyisi mi
Yağmur dursun. (EMRİN OLUR PAŞAM)
(sayfa 24)

Birinci tekilden ikinci tekile yazılan lirik şiiri daha önce eleştirmiştim. Merak eden o yazıyı bulur. Ben daha fazla kendimi yormak istemiyorum. Sizi uyarıyorum. Bize vereceğiniz parayı, şiir bütçenizi bunlara ayırmayın, ekmeğimize el uzatmayın. Kürdisatan'da doksanlarda JİTEM'in kapı kapı dolaşıp Kürt toplaması ve asit kuyularında yok etmesi neyse, şiir aleminde bu tellalların, iktidar zafiyetinden (evet, eleştiri yoksa iktidar yoktur) faydalanıp içi boş metinleri sanat diye yutturması odur. Bunlar elbette tarihe kalmayacak ama şimdiki zamanda da müdahale edilmesi, altı çizilmesi gereken kişiler. Bu kişilerin kapısına bir adet çarpı koymak her vicdanlı şiir okurunun işidir.  

11 Ekim 2015 Pazar

Otomobil Dergiciliğimiz-2 (Cins Dergisi)


İslamcı sanatçılar, Aydın Doğan’ı ve Twitter’da ilgi toplayan sanatçıları bitirmek için Cins adlı bir kültür mecmuası çıkardılar. Anladığım kadarıyla kültür adını da kullanarak, kamyonlarına binen masum okuru “Berlin burası” diyerek İstanbul’a bırakıp kaçacaklar. Bu anlamda tam bir otmobil dergisi değil Cins, kamyoncu dergisi aslında. Halkın parasını çalan ve bu paranın büyük kısmını havuzda yazanlara dağıtan AKP’nin altına girecek tıynette olan bir müptezel güruhun, yeni bir iktidar inşa etmek/ okumak yazmak/ üretmek yerine Aydın Doğan’a ve Barış Atay’a çatması beni çok şaşırtmadı gerçi. Kültür âleminde nezdimizde zerre kadar önemi olmayan bu tipleri yıpratmaları, kendi çıtalarının hangi seviyede olduğunu gösteriyor. Laik müzisyenlere, oyunculara, edebiyatçılara çatan ve bu ancak bu şekilde kendini kültürün içinde hissedebilen, kendilerine ait tek bir müzisyen, oyuncu, edebiyatçı ile ilgili çalışma yapmayan, öne çıkarmayan akıl hastası/ amaçsız bir gruptan bahsediyorum. Öyle ki, önerdikleri bütün müzikler ecnebi, alıntı yaptıkları ve dayandıkları bütün düşünürler gavur/ateist. Utanmadan arlanmadan Adorno’dan alıntı yapabiliyor, seküler kültür iktidarını devirebilmek için (!) Türkiye’de kültürel iktidar nerde sorusu üzerine çıkıyor Cins Mecmuası. Gel amk, aha buramda! Tööbe tööbe ya. Soruyu kim sormuş, hangi seküler sizde değil bizde demiş, açıklama yok. Zır cahil çünkü bunlar. Meftunu oldukları kompleksin sebebini dahi bilmiyorlar. Ben 10 yıldır bu ortamdayım, kültür mültür, sanat… 10 yıldır böyle eziklenme görmedim, utandım bu arkadaşlarım adına. Allah şahidimdir utandım, eğer varsa tabii. Kemalist ezme modası ilk ne zaman çıktı bunların arasında, sanırım 4-5 yıl önce, internette çıktı. Var olabilmeyi sürekli öteki üzerinden sağlayabildikleri için bu davarlar, Kemalist teyzelere falan laf atarak birbirleriyle iletişim kurabiliyor, sosyalleşebiliyorlardı. Bu küçük trolcükler böyle böyle güçlendi ve internetin gücünü yeni keşfeden İsmail Kılıçarslanlara da takipçi sayıları ile kendilerini cazip gösterdiler. Kılıçarslanlar ile karşılıklı rtleşip Kılıçarslanlar üzerinden kendilerini legalleştirdiler. Tabii bu gizli personaların legalleşmesi bazılarının da meşruiyetini sarsıyordu. Nihayetinde bebek ile oynayanın eline bok bulaşır, gülü seven dikeni ile uğraşır. Anladığım kadarıyla sadece meşruiyet sorunu çıkmamış bu münasebetlerden, bu arkadaşlar işgale uğramış, hayatı sosyal medya üzerinden anlayan ve bunu temel alan dergi çıkarmaya kadar gitmiş. Kültür meselesi ile sosyal medya meselesini birbirine karıştıryor, neden biz daha çok rt alamıyoruz tanrım, neden Barış Atay kötü oyuncu olduğu halde o kadar rt alıyor? Dergi başından sonuna kadar bu eziklenme merkezinde kurgulanmış. Bir şaka ile başlayan seküler teyze aşağılama paradigması “Barış Atay aydın değildir” seviyelerine kadar çıkmış. Biliyoruz amk biliyoruz, değildir, onu Kürt’ler bile biliyor. Zaza’lar hatta, Laz’lar filan. İlgisiz alakasız herkes biliyor. Sen daha önce herhangi bir oyuncudan aydın çıktığını gördün mü? En son Ercüment Behzat Lav vardı, onun da şiirlerini biliyoruz, kötü. Var mı dünyada hem aydın hem oyuncu. Twitter’dan örgütlenerek yapacağınız bir operasyonu neden dergi çıkararak yaptınız asıl onu çok merak ettim. Yoksa havuzdan gelecek kara parayı aklamak için açtığınız paravan şirket mi bu dergi? Utanmıyorsunuz değil mi o kadar masum okuyucuyu kazıklamaya. Bilemiyoruz, yakında ortaya çıkar.

Dergi iki kısımdan oluşuyor. Eleştiriyi ve yeni bir kültürel iktidar iktidar oluşturma hedefini deklare eden 20 sayfa ve kurmacadan sanattan sepetten oluşan diğer 40 sayfa. Diğer kırk sayfa içinde bir tane sanatçı bulamamışlar söyleşi yapacak. Yok mu gitar çalmasını bilen biri olum sizin aranızda. Allayıp pullayıp önümüze serseydinz. İlla Aydın Doğan’ın yayınları mı övsün istiyorsunuz sizi? TRT dizilerinden namazını düzenli kılan bir çocuk bulamadınız mı işte yeni yetenek diyecek. Gerçi namaz da kılmıyorsunuz siz, cenabet gibi yaşıyorsunuz. Vallahi anlamıyorum artık ne istediğinizi. Gerçekten anlamıyorum. Namaz değil de, düzenli olarak milli irade tivitleri atan biri daha uygun olurdu, dev bir fotoğraf, bekar, yetenekli, dizide oynamak onun işi. Yok, bulamadınız. Yok çünkü amına koyim YOK. Çay içe içe ciğeri delinen biri nasıl oyunculuk yapsın? Nasıl gitar çalsın?

Haşmet Babaoğlu ateist olmadığı için parlatılmayan Simone Weil’den bahsettiği yazısında Simone de Beauvoir’ın ateist olduğu için tanındığını, yirminci yüzyılın ikinci yarısında “entelektüel mahalle”de kabul edilmek için inançsız olmak gerekiyordu diyor. Niye? Tarkowski de inançlı ve herkes onu yönetmen olarak kabul ediyor. Nuri Pakdil’i kabul etmeyen solcu var mı? Sezai Karakoç’u? Semih Kaplanoğlu? Üstelik bu konuda tam ters görüşe sahip laikler de var: Can Kozanoğlu, Yalan Yıllar kitabında yazıyor, o dönemler, sol camiada göze girebilmek için bir miktar din de bilmek gerekirdi, çok saygı duyulurdu bu tür insanlara gibisinden sözler söylüyor. Yani okumakyazmak gibi bir kıstas varken, bilginler mahallesine kabulü inanca bağlamak, çok afedersin, az zekânın işidir. Haşmet Babaoğlu o sıkıcı ve gereksiz yazısını şöyle bitiriyor: Biraz sessizlik yani… Ve aşk!

Hakan Arslanbenzer kültürel iktidar le ilgili yazısında aynen şunu söylüyor: Köşe yazarı denilen mahluk bağımsız fikir adamı değil çünkü. Ya patronuna şirin gözükmek için yazı yazıyor ya arkadaş hatrına yazıyor. Alkış, bravo, genel yayın yönetmeninin bir köşe yazarı olduğu dergide, köşe yazarlarını aşağılıyor. Üstelik dergideki yazarların çoğu Yenişafak’ta köşe yazarken. Madem köşe yazarları patron köpeği, o halde onuna kültürel işbirliği yapmayacaksın. Dergisinde yazmayacaksın. Eskiden ahlaksız idiler, şimdi ahlaksızlığı deklare etmekten zevk duyuyorlar. Hesap soranları yok çünkü. Hepsi Tayyipist. Nasıl ki kimse partide birbirine hesap soramıyor, aynen o şekilde kültür ortamlarında kimse kimseye laf atamıyor, okurları da köpekleştirmişler, hav hav hav. Rezil iğrenç yaratıklar.


Türkiye’de kültürel iktidar nerde? Kültür Bakanlığı’nda evladım. O da sizin elinizde. Niye boşuna CHP’li teyzelere ezikleniyorsunuz? Nasıl bu kadar aşağılık olabildiniz ya siz? 50 tane TV kanalı açtın, gözün doymadı, hâlâ CNNTürk’e sulanıyorsun. Biraz sessizlik yani… Ve aşk!

2 Ekim 2015 Cuma

Otomobil Dergiciliğimiz-1

Cemil Meriç’in ne dediğini hepimiz biliyoruz: Dergiler hür tefekkürün kalesidir. Aslında Mecmualar dese… Hür, özgür düşüncenin kalesi… Otomobil ve erkek dergileri de hür düşüncenin kalesi midir? Değildir. Kale nedir? Savunma mı çağrıştırır saldırı mı? Daha çok savunma gibi geliyor bana, zekâma. Rumeli Hisarı sanki saldırı amaçlı ama… Türk Silahlı Kuvvetleri’ne danışmak lazım, bir uzmana, strateji bilen birine. Mecmua, özgür düşüncenin karargâhıdır, otomobil dergileri hariç. Tehlikeli düşünürsün ve sana saldırırlar, bu yüzden bir mecmuada yazarsın: Otomobil dergileri hariçtir. Son zamanlarda bazı otomobil ve kadın dergilerine, yani mecmualarına, düşünce ve edebiyat cenahından saldırılar geliyor: Rahatsız edebiyatçılarımız, ama siz çok popüler işler yapıyorsunuz, reklamlar alıyorsunuz sayfalarınıza ve mankenler size fotoğraf veriyor gerekçesi ile saldırıyor bu dergilere. “Sebebi ne ola ki” diye bazı araştırmalarda bulundum. Meğer bu otomobil dergileri, edebiyat, düşünce ve siyaset dergilerinin yanında satılarak okuyucuyu yanıltıyor, bu düşünce dergilerinin okurunu boşuna masrafa sokuyor imiş. Kendi okurunu, otomobil dergisine kaptıran bazı yazarlar bu duruma daha fazla katlanamıyor imiş. Otomobil şirketlerinin, ellerinde bir sürü imkân, ajans, reklam, yöntem var iken, satışı artırmak için edebiyat dergilerinin yanına konuşlanması, birbirinin kopyası tasarımlara sahip onlarcasının çıkması benim de kafamı karıştırdı. Acaba işin arka planında İsrail mi var diye kuşkulanmadım değil. Dergileri kitapçıda teker teker tetkik ettiğimde şu hususiyetlere müşahede ettim: Türkçe bilmeyen tiyatro oyuncuları ve müzisyenler bu dergilerde başyazar olarak vazifelendirilip, sosyal medya hesapları kullanılarak satışın artırılması sağlanıyor. Ayrıca dinlediği müzisyeni otomobil dergisinde yazar olarak gören okur, acaba otomobil ile ilgili ne yazmış olabilir düşüncesi ile bu dergileri satın alabiliyor. İkinci bir yöntem de tasarımları aynı kişiye yaptırıp tasarım masrafından kısarak muazzam bir kâr elde etmek. Yoksa çıkan 15 otomobil dergisinin hepsinin yakın tasarımlara sahip olmasını ve fiyatlarının 6 lira olmasını nasıl açıklayacağız?


(Devam edeceğim)

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...