Bu Blogda Ara

15 Aralık 2011 Perşembe

Sinirimden 3 Kilo Verdim


Çağlayan Adliyesi hakikaten çok büyük ve yorucu. Gereksiz bir yapı. Buradayım. Bugünüm. Elimde 40-50 sayfalık bir balya var fotokopi sırasında. Arkamdan nüfus cüzzamını uzatıyor. “İzin verir misiniz benim bir tane, sizin bin tane. Önce ben çeksem” diyor.

Senin gibi 40 kişi gelse ne yaparım peki ben. Neden bana sözcüklerinle saldırıyorsun dişi avukat. Bu baro odasını sana yamalarım bak. Neden benimle konuştun. Neden bana dışarıdan müdahale edildi. Neden acı çektiriyorsun. Senin gibi 40 kişi gelip izin isteyebilir. Senin gibi 40 kişi gelip beni cima edebilir. Bunu hak edecek ne yaptım. Namusumla sıramı bekliyorum, fotokopimi çekeceğim. İşimdeyim gücümdeyim. Neden bana sözcüklerinle saldırıyorsun?

“Ben sizi rahatsız etmeyeyim buradan çıkmak istiyorum dedim. Sizin gibi 3-4 kişi gelse her halde bana sıra gelmez” dedim. Ve sıra bana gelmişken adliyedeki başka bir fotokopi fabrikasına gitmek üzere yola çıktım. “E çıkın efendim” diyerek/ses çıkararak kendisini haklı çıkarmaya çalıştı. O an zayıfladım işte. 3 kilo verdiğimi düşünüyorum. O fotokopi sırasından sonra kadife pantolonum belimden düşmeye başladı. Sinirimden 3 kilo verdim.

Bi kereler de tuvalet sırasında acı çektirdiler bana. Arkamda bekleyen şahıs sıra bana gelmişken içerideki işini çabuk görsün diye kapıyı dövüyor. İçerideki ise işini bitirip çıktığında gözleri ile bana bakıyor. Ses çıkarmıyor. Genelde böyle oluyor. Gözleriyle bana bakıyor. Ben ise arkamdakine bakamıyorum. Olayı örtbas etmek için kendimi tuvalete atıyorum.

Gerizekalıhayvan, insan hiç tuvalette fuzuli durur mu? Neden kapıyı çalıyorsun. Acelen olabilir. Çalman neyi hızlandıracak. Adam ya işiyor ya da sıçıyor. Ya da ağlıyor. Ya da kusuyor. Başka ihtimal var mı? Yok. E bunları daha acil yapmak mümkün mü? Yok. Neden çıkan adama beni mahçup ediyorsun? Ben çalmışım gibi bana bakıyor? 

12 anthem by emancipator

6 Aralık 2011 Salı

Beni Kim Yarattı


Yancı Hakan Arslanbenzer yine “üretilmiş” bir tartışmaya yandan dâhil oldu. Böylelikle beni aylardır güldüren ulusal felaketle siz de müşerref oldunuz. Daha evvel yani geçen ay da dergisinin giriş yazısında saçma sapan tespitlerde bulunarak şahsıma saldırıda bulunmuş. Yazıyı ben okumadım. (Biriniz tarayıp gönderin de okuyyaım ne demiş hazret?) Ben Haydar Ergülen’e açık mektup yazıyorum. Taner Cindoruk kişisinin ergenlik bunalımlarını aktararak Haydar Ergülen’in de içinde bulunduğu jürinin ne yapmaya çalıştığını sorguluyorum. Hakan Arslanbenzer, blogunda bana gereksiz uyarılarda bulunuyor.

Hakan Arslanbenzer beni neden adam yerine koyuyor?
Hakan Arslanbenzer beni tenbelheyven filan sandığı için adam yerine koymuyor. Bu benle iletişime geçmesi için kendisinin uydurduğu kendisinin inandığı ve insanları da yanılttığı bir bahaneydi tenbelheyven. Hakan Arslanbenzer beni Hece Dergisi’nden yazmaya başladıktan sonra adam yerine koymaya başladı. Tenbelheyven’i de tam o sıra üzerime atarak gerçek niyetini gizledi. Bu olaylar 2010’un Ağustos ayında oluyor. Hece Dergisi’nin yeni çıkan kitabıma sahip çıkması benim de orada 6 ayda bir de olsa yazmaya başlamam çok rahatsızlık verdi bu arkadaşlara. Aynı anda Kitap-lık Dergisi’nde de yazıyordum mesela. Ama dikkat ederseniz Kitap-lık demiyorum. Hece Dergisi diyorum. Neden Hece? Çünkü Hece, eski düşmanların (daha doğrusu dost iken düşman olunmuşların) yuvasıdır Arslanbenzer’e göre. Ve buranın ürettiği yeni insanlar da düşmandır. Ben bu teoriye göre Hece  Dergisi’nin ürettiği bir tip oluyorum, potansiyel hedef yani?

Peki, beni Hece Dergisi mi yarattı?
Mustafa Kutlu’nun yarattığı Hakan Arslanbenzer (Kutlu’nun yarattığı tipler-daha doğrusu Kutlu’nun kurmacaları- Enis Batur’un kurduklarına oranla daha yeteneksizdir) haklı olarak ötekilerin de yaratılmış insanlar olduğunu tasarlıyor. Çok korkutucu bir şey söyleyeyim. Ben yaratılmadım gardaş. Ben oluş halindeydim zaten. 2005’ten beri şiir yazıyorum. Ürünlerimi dergilere gönderiyorum. Kimseyle şahsi bir ilişkim olmadı. Kimseye yalvarmadım, projeye girmedim. Bana denk arkadaşlarla kendi dergimi kurdum. Bana denk arkadaşlarla yayınevimi kurdum. Kitabımı kendim bastım. Bu kitaba katkı sağlayan, hakkında yazan, söyleşi yapan bi sürü insan oldu. Destek verdiler sağ olsunlar. Kitap-lık, Hece, Ğ, Yeniyazı, Ücra, Karagöz gibi dergiler şiirlerimi yayımlayarak beni ayakta tuttular. İnkâr edemem. Ama maalesef tek bi kişi ya da kurum tarafından yaratılmadım. Ha, daha evvel Yediiklim’den Zafer Acar arayıp beni yarattığını iddia etmişti. Ben de hayır mösyö beni Allah yarattı demiştim. Mösyö benim Yediiklim’de yayımlanan şiirlerimi kendisi seçmişmiş. Bu yüzden minnettar olmalıymışım ve kitabımdaki özgeçmişe Yediiklim’i neden yazmamışmışım. Çok gülmüştüm. Çünkü Ali Haydar Haksal’dan başka birinin adını duymamıştım ben Yediiklim Dergisi’nde.
Hakan Arslanbenzer’in beni adam yerine koymasının bi sebebi de bu işte. Yaratılmamış olmam. Cihat da şunun şeyinden çıktı diyemiyor. Çünkü yıllarca birilerini birilerinden çıkmış diye eleştirdiler. Hatta bu eleştiri metoduna bi isim de takalım. Sebzesel Eleştiri olsun.  Bitkisel sanata bol bol hıyar verdiler. 

Benim de Hakan Arslanbenzer’e tavisyelerim var.
Kaba kuvvetten hoşlanmadığını ben de biliyorum. Tarık Zafer Tunaya Kültür merkezinde o gece neden ortalığı birbirine katmadığımı efendi gibi çekip gittiğimi çok yakının olana soruver. Anlatacaktır. Bu saatten sonra da bir daha böyle bir şeye girişmem. Dava meselesine gelice… Dava da açmadım zaten. O dilekçe örnekti.
Hakan Arslanbenzer, sen neden kendi kuşağınla kaybettiğin savaşın gözyaşlarını bize sıçratıyorsun koçum. Bizim kuşağa ulaşmak için beni mi kullanıyorsun yoksa? Sıkı bir numaradır bu? Bi alt kuşağa ulaşmak için iyi bi hortum bulunur. O hortumdan reklam pompalanır. Kum saatinin en ince yerinde durduğumu mu sanıyorsun? Benden mi geçiliyor yeni kuşağa? Bana eyvallah çekmeden gidemiyor musun? Derginle ilgilen diyorum. Oradan da ulaşırsın tazelere. Beni gözünde bu kadar büyütme. Ben de nihayetinde sırf arkadaşları için yazan yaşayan biriyim. Kitlende gözüm yok. Yuvan var çocukların var. Bizim gibilerle uğraşma. Görmezden gel. Sağlı gel. Gel gel gel hoop.


3 Aralık 2011 Cumartesi

Gülmeden önce Gülünüz

kaddish for chesnutt by Constellation Records




BÜYÜYÜNCE YAKIŞIKLI OLACAK ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ VE SİYASALDA OKUYAN TÜM GENÇ ERKEK ŞAİRLERE GELSİN. 


Nihayet insanlık öldü.
Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ’yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,’insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıztırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.

İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler.
Not: merhumun cenazesi, önce uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir…

[Nihayet insanlık da öldü...]

/Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar/

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...