Merhaba. Anayasa değişikliği için bugün yapılacak halk
oylaması öncesinde aslen dolandırıldığımızı düşünüyorum. Yani genel olarak
dolandırılıyor oluşumuza ek olarak bugün abartılı bir şekilde dolandırılıyoruz.
Bu oylama dolandırıcılığın bir parçası. Son parçası. Bunu iki yerden anlıyoruz.
Birincisi: Anayasa değişikliği için sorulan her soruda, AKP vekilleri ve
düşünürleri 15 Temmuz demektedir. Şehitlerimiz demektedir. Fakat 15 Temmuz’un
ne olduğunu da bir türlü açıklamamaktadırlar. İfadeye çağrılan kahramanlar
ifade vermeye gitmemiştir. 15 Temmuz’da ölenler ne uğruna ölmüştür,
bilemiyoruz. Bir anayasa değişikliği darbeler olmasın diye yapılacaksa yine bir
darbe anayasası olan mevcut 1982 anayasası bir kere temelden ele alınıp
değerlendirilmelidir. Darbe anayasasının üstüne darbe anayasası yapmak mantıklı
değil. Üstelik değişikliklerin sadece bir kişinin yetkilerini arttırmak
olduğunu düşündüğümüzde bu değerlendirme zaruridir. İkincisi: Bu anayasayı
yapan şahıslar belli değildir. Anayasayı yapan şahıslar henüz bir muamma
çözülmeden, peşinden toplumsal sözleşme hazırlamışlardır. 15 Temmuz muamma
olarak kaldığı için imza atacağımız şey sözleşmeden daha çok bir senet
hükmündedir. Metindeki tek kişiyi güçlendirme ve yargılamasız kılma, 15 Temmuz muammasının
çözümü ihtimaline karşı alınmış bir önlemdir. Sadece “kandırıldık” diyerek özür
dileme yüzsüzlüğünü gösteren siyasiler için “öyle olması gerekiyordu” özrünü
yasallaştırma projesidir. Dolayısı ile vereceğiniz Hayır’ı bu kolpa sözleşmeye/
paçavraya Evet’in mukabili değil, sandığa getirilen şeyin asıl anlamına, bu
dolandırıcılığın teşebbüs halinde kalmasına ve 15 Temmuz kurbanlarına ve geride
kalan yakınlarına hürmet için vereceğinizi düşününüz. Dik baktığımızda, elbette
ulus devlet sorunlarını törpüleyecek, darbe anayasasının manasız kurumlarını
ilga edecek, yeni kurumlar tahsis edecek hoş bir anayasa/toplumsal sözleşme
bize lazımdır. Fakat bu metnin, bu dolandırıcılarla, karanlık adamlarla
oluşturulması imkân dışıdır.
Bu Blogda Ara
16 Nisan 2017 Pazar
29 Kasım 2016 Salı
Ozan'a Sorular ve Cevaplar
Kafamız karışık, bazen kavramları bazen de olguları yanlış
yerlerde kullanıyoruz. Şimdi hemen soru sorarak deşeyim:
1-
Şiir
denen şey ile dergi/magazine/mecmua denen şeyin birbirinin müştemilatı gibi
algılanmasının sebebi nedir? Dergi denen şeyin şiirin neşrine yarayan bir cihaz/mecra
olduğu bilgisi neden kullanılmıyor?
2-
Şiirin
neşri mevzusunda dergi cihazının yanı sıra kitap, ses kaydı, video, internet,
gazete, elektronik posta, posta kutusu cihazlarının varlığı neden yadsınıyor?
3-
Dergi,
birden fazla insanın katkı sunacağı, farklı yönlerden bir konuya yaklaşacağı,
farklı türlerde (deneme, şiir, makale) eser oluşturacağı bir mecra iken onun
bir tavır dergisi olması gerektiği düşüncesinin sebebi nedir?
4-
Şairler
dergilerde bedenleriyle mi şiirleriyle mi düşünceleriyle mi yoksa imgeleriyle
(şair imgesi) mi var olurlar?
Dergiler çıkmadan önce tavırlarını belirleyebilirler. Yahut
merkez dergisi olurlar. Belki de belli bir yaşın altındakilerin yazabileceği
gençlik dergisi olurlar. Sadece şiir dergisi ya da öykü dergisi olabilirler.
Daha ileri gidip sadece modern şiirin dergisi, avangart şiirin dergisi,
deneysel şiirin dergisi olabilirler. Dergiler zaman içinde tavır da değiştirebilirler.
Mesela Heves Dergisi ilk zamanlarında taşra dergisi, sonra merkeze hitap eden
dergi, nihayetinde deneysel şiirin dergisi olmuştur. Diri Ozanlar Derneği
çıkışını yaparken sadece şiir yayımlayacak ve çok basılıp çok dağıtılacak bir
dergi olacağının açıklamasını yapmış ve bu yönde üç sayı çıkmış bir dergi. Ozan
Can Türkmen ise burada şiir yayımlamış olan beni -bu yazının yazarını- çok
satan bir dergide yazarak etkimi arttırmaya çalışmak ve bazı şairlerle yan yana
durup kendimi istiflettirmek ile suçlamış. Bana da cevap hakkı doğuyor. Bur'da
sözü sizden alıp Ozan’a çeviriyorum. Canım Ozan;
Çok satan dergide yazacaz diye şiirin malzemesinden çalmadık,
seviyeyi düşürmedik, ne yazıyorsak onu yazdık. İkinci olarak ben düzenli olarak
bir dergide yazmıyorum. Ve son yıllarda ekseriyetle şiirlerimi sadece isteyen
kişilere, ilan ve posta ile gönderiyorum, özel bir neşir peşindeyim. Ayrıca
blogumda yazılı müzik kayıt sitemde sesli kayıtlar da neşrettiğim oluyor. Posta
ve internet siteleri dışında bazı dergiler ve fanzinlerde –benden şiir
istendiğinde- neşrediyorum. Genel olarak da tavrım belli olduğu için, ideolojik
olarak alakasız birileri zaten benden bir şey talep etmiyor. Fakat sadece bir
tavır dergisinde de yer almıyorum. Son dönemde tavır dergisi olarak gördüğüm
bir dergi yok açıkçası. Çıkarmak istediğim dergiyi de maddi imkânsızlıklar nedeniyle
erteliyorum. Hal böyle iken sen bi etkiden bahsediyorsun. Ben etkimi arttırmaya
çalışıyorum evet, fakat bunu sadece Diri Ozanlar Derneği’nde şiir yazarak
değil, internet sitelerinde eleştiri yazarak, twitterda polemik çıkararak,
internet dünyasına videolar armağan ederek, şiir neşrederek ve daha burada
sayamadığım onlarca yöntemle yapmaktayım. Fakat bunlardan en etkilisi sen de
çok iyi biliyorsun ki internet mecrası. Hızlı ve bedava yayılıyor eser. Sen de
etkili olmak için yazını önce blogunda sonra twitter hesabından paylaşmışsın.
Yani yazını Sirkeci Garı Bekleme Salonunda yazmış, Demirören AVM’de dolaşıma
sokmuşsun. Tepki beklemiş ve almışsın. Böyle etkili olacağını düşünmüşsün,
haklısın. İyi şeyler etkili olur aslında. Mecra önemli değil. İnci Sözlük’teki
o hikayeyi hatırla. Mecrası İnci Sözlük’tü ve etkisi Beckett etkisi
yaratıyordu. Atilla Çapraz’ı düşün, duvara yazıyor, bizi çarpıyor.
Gelelim istiflenme meselesine. Dergiler kitap olmadığı için
ve birden fazla kişi yazdığı için (Naber hariç) umumiyetle bir istiflenme alanı
zaten. Bireysel alanlar posta kutularıdır. Duvarlar, kitaplar, kişisel sergilerde
istif olmaz. Tavır Dergileri’ndeki istiflenme ile Serbes Dergiler’deki istiflenme
farkını belirleyen bir kıstas yok. İstiflenme nerde başlar ve nerde biter
bilemiyoruz. Poetikası olmayan, kadrosu olmayan bir mecrada istiflenme
kaçınılmaz. Dolayısı ile istiflenmeyi belirleyen şey yine iyi şiirin kendisi
(ve düşüncesi) oluyor. Şiir yazmak için, şiirle var olmak için başkalarına
ihtiyaç duyan zavallılar istiflenebilir kanımca. Tüm neşretme ihtimallerinin
yokluğunda bile şiir yazan, yazacak olan, mecrayı tanımayan ve en önemlisi
mecrayı kutsallaştırmayan birisi istiflenemez. Dergilerin şiirin başat mecrası
olarak gören, buna istinaden bu mecrayı kutsallaştıran/ tabulaştıran, dergi ve
şiir olgularını birbiri içinde içkinleştiren tavrı kabul etmiyorum. Bu dergiyi
tüzel bir kişi olarak değil de gerçek kişi olarak kabul etmektir. Görünebilmek
için ancak kabile olması gereken Adanalı Zavallı Şairler’in bir iki sayı
çıkarıp kapattığı dergilerdeki istiflenmeye bakarsan anlarsın ne demek
istediğimi. Matbu çıkarak tarihe adını kaydettirmeyi şiar edinen ve etkiyi
böyle sağlayacağını düşünen dergiler, kabile broşürleri iki ucu boklu değneğin
diğer ucundalar maalesef. Etkili olmak ve istif olmamak için çok iyi eserler
yazıp, çok dağıtmak, bulunduğu şiir kamusunda nevi şahsına münhasır olmak, hem
matbu hem de online olmak gerekiyor. Aynı anda hem adını tarihe kaydediyorsun,
hem de aniden yayılıyor günceli haberdar ediyorsun hem de yeteneklisin. Güzel
olur öyle.
5 Kasım 2016 Cumartesi
Emrah Serbes’in Müptezelleri
Antalya’da garsonluk
yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye başlıyor roman. Birinci tekil şahıs, samimi bir
kitleye, on beş sene evvel yaptığı itlikleri, hergelelikleri aktarıyor, samimi
bir dille, yani dillerin en samimisi ‘gündelik konuşma dili’yle. Aslında öyle
başlamıyor Emrah Serbes’in Müptezeller’i; bir paragraf daha var sayfanın
başında, köpeklerden -fakir köpeklerden- bahseden kısa bir paragraf. [Buraya
kadar yazdıklarımı sinema diline aktarırsak daha rahat iletişim kurabiliriz
sizinle]: Anlatıcı, dinleyenleri bir kafede toplasın, tam on beş sene öncesini
anlatacakken birden köpek havlaması duysun sanki, bu havlama, onda bir bilinç
akışına sebebiyet versin ve gözlerini kapayıp köpeklerle ilgili düşüncelerini
sunsun, daha epik fakat. Sonra birden gözlerini açıyor, yaka mikrofonunu pıt
pıt vurarak kontrol ediyor ve Antalya’da
garsonluk yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye bulunduğu zamana ve mekâna
dönüyor. Buraya kadar her şey normal ilerliyor. Anlatı başlıyor. Dört farklı
şehirde, hepsi bir ya da iki yıl süren olaylar derleniyor, roman diye önümüze
sürülüyor. Biterken de anlatıcının tekrar başa, insanları topladığı kafeye
dönmesini bekliyoruz. Hani filmlerde olur ya, flash back’ten sonra, neticede
gerçek zamana getirilir, sonra uğurlanırız. Burada ise on beş yıl öncesine bir
flash back yapılıyor ama romanın son sayfasında flash back olduğu unutuluyor, sekiz-dokuz
yıl öncesinde olay bitiriliyor. Beş-altı yıl boyunca birinci tekilin ne
yaptığını biliyoruz, sonraki on yıl boş, günümüze kadar yani. Anlatıcı,
kahramanın henüz ikinci sayfada on dokuz yaşında olduğunu belirtiyor. Antalya,
Bursa, Ankara serüvenlerinin bitip İstanbul serüveninin başlayacağı 113.
Sayfada ise kahraman yirmi dört yaşında olduğunu söylüyor. Demek ki altı yıl
geçmiş, kaldı elimizde 9 yıl. İstanbul parkurunun başlayacağı 115. Sayfanın ilk
cümlesi ise şöyle: Boşa geçen iki yılı
saymazsak İstanbul’a yeni gelmiştim. Ben cümlenin manasını kavrayamadım, romandan
bir bölüm niye böyle başlar muhakeme edemiyorum şimdilik. Olaysız ve burada anlatmaya değer hiçbir gelişmenin yaşanmadığı iki
yılı saymazsak üçüncü yılın başında şöyle bir şey oldu demek mi istedi?
Yoksa iki yıl da bu cümlede harcayayım kalan yedi yılı diğer cümlelere pay
ederim mi demek istenildi? Bilmiyorum. Neresinden bakarsak bakalım gereksiz bir
cümle. Zaman problemimiz devam ediyor: Romanın 163. yaprağa gelen son
sayfasında ise geçmişte –hadi 7 yıl geçmişte diyelim- yaşayan karakter Beşiktaş
sahilde elinde birasıyla karanlıklara doğru ufak ufak yürüyüp kayboluyor. Tam
bu esnada başta kurduğumuz film setindeki kafeye dönüp dinleyicilerine bir
mesaj vermesi ya da en azından bir veda etmesi beklenen yaşlı anlatımcı (15 yıl
önce 19 yaşında ise şu an 34 yaşında olmalı) hiç yokmuşçasına kayboluyor. Evet,
hem yazar hem de editör ilk sayfayı unutuyor. İlk sayfada üst kurmacaya çok yakın
bir teknik kullanılmış, üstkurmaca denenmiş hatta, 128. Sayfadaki okurla
dertleşme bunu gösteriyor. Kafede otuz dört yaşındaki anlatıcı şöyle bir cümle
kuruyor: Allah kahretsin, hayatım nereye
gidiyordu böyle. Burada anlatıcının yarattığı anlatı dünyasındaki kahraman
anlatı perdesini işaret parmağı ile sarsıyor, kafedekilere ve yazara selam
veriyor. Yukarıdaki cümleyi bir iç konuşma olarak değerlendiremeyiz çünkü benzer
bir cümlede yani romanın son cümlesinde dirhem
dirhem kaybolsam diye düşündüm, yavaş yavaş içmeye devam ettim
diyor. “Diye düşündüm” denilerek kafedeki anlatıcı ve dinleyici personaları
muhafaza edilmiş. Bu muhafaza 128. sayfada yok.
Şimdi buraya kadar yazdıklarımı muhtemelen anlamadınız. Şöyle
söyleyeyim: Üstkurmacadan nefret ediyorum. Metafiction (üstkurmaca) bence
günümüze uygun bir anlatım yöntemi değil. Modernizm ile postmodernizm arasında
kalmış belirsiz bir hududu zamana çevirdiğimizde elde edilen zaman aralığında
çok denenmiş ve açıkça söylemek gerekirse suyu çıkarılmış bir metot üstkurmaca.
Günümüz insan beyni üstkurmacayı yazınsal alanda kaldıramaz. Görsel alanda
belki hâlâ çok güzel bir metot olan (sinemadaki dış ses mesela) üstkurmacanın
yazılı edebiyattan tamamen silinmesi gerekiyor. 80’lerde erotik filmlerde
oynayan oyuncular nasıl bu utanç verici durumu unutup hayatlarına devam
ettilerse, üstkurmacaya bulaşmış bütün yazarların (özellikle zavallı
öykücülerin) bu kitsch, bayat, modası geçmiş tekniği uyguladıklarını unutmaları
şart oldu artık. Emrah Serbes kesinlikle üstkurmaca kullanan bir yazar değil,
bu son romanında da böyle bir teknik kullanmamış. Çok küçük bir istisnayı
dışarıda tutarak söyleyelim, onu da yukarıda belirttik. Ben sadece çok zevk
alarak okuduğum romanın acaba üstkurmaca mı yoksa değil mi olduğuna bakarken
yaşadığım zaman kazasını aktarmak
istedim. Ve yaşanan bu zaman kazası, romanın sahiciliğini tabii ki zedelemiş.
Edebi eserlerde sahicilik nasıl zedelenir? Bir alt başlık eşiliğinde elimizdeki
romana bakarak cevaplamaya çalışalım.
Edebi Eserlerde
Sahicilik Nasıl Zedelenir?
1-
Zaman problemi.
Olayın geçtiği tarih ve olayı
anlatırken harcanan zamanın uyumsuzluğu. Bunu yukarıda açıkladık.
2-
Eksik araştırma.
Karekterimiz, genç, parasız, alkolik,
esrarkeş ve orada burada garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalışan bir
loser. Dandy, bohem, flaneur, serseri diyemiyoruz. Karakter gerçekten de
bunların bile altında bir müptezel. Arasıra üniversitede okumayı ve roman
yazmayı deniyor başaramıyor. Sokağa, sokak diline alışkın olduğu halde
esrarkeşin esrarsız kaldığı durumu tıbbi bir terim olan yoksunlukla aktarmış.
Uyuşturucu argosunda bu durma harman kalmak deniyor. (s.102) Romanda bir çok
argo türü var. Mesela ayyaş argosunun nadide kelimesi piyiz bile geçiyor.
Harman’ın geçmemesi sahiciliği biraz zedelemiş. Anadolu geleneklerinde içeri
giren içeridekilere, yoldan geçen oturanlara, küçük büyüğe selamın aleyküm der.
Bir küçük bir büyük aynı anda yürüyorsa küçük selam veremez. Bir büyük bir
küçük oturuyorsa yoldan geçenin verdiği selamı küçük alamaz. Bu usül, şehirlere
de sirayet etmiştir. Kahveye girer ve selamın aleyküm dersiniz. Romanda ise iki
kafadar hoca denilen bir zatın mekânına giriyorlar, ilginçtir ki hoca ayağa
kalkıyor ve içeri dalan iki serseriye “selamın aleyküm” diyor. (s.107)
3-
Türler arası problem ve endüstriyel
yayıncılık.
Müptezeller başkarakteri aynı fakat
olayların ve şehirlerin farklı olduğu dört öykünün birleşmesinden oluşuyor.
Başkarakterin aynı olmasından ve İsmail adlı karakterin olur olmaz yerden
birden fırlamasından başka bu öyküler arasında hiçbir bağ yok. İlk öyküdeki
karakter diğer öyküde yerini bir başka karaktere devrediyor. Müptezeller bu
yönü ile bir öykü kitabı aslında. Kitabın künye sayfasına baktığımızda tür
olarak Türkçe Edebiyat denmiş (böyle bir tür var mı) fakat özgeçmişte
“Müptezeller (Roman)” tabiri geçiyor. Dolayısı ile kitabın roman olduğunu
buradan anlıyoruz. Roman diyebilmek çok güç aynı karakterin beş altı yılda
çeşitli şehirlerde başına gelen şeylerin anlatıldığı esere. Öyküler ya da
anılar diyebiliriz. Çünkü olaylar arasında bir illiyet bağlantısı yok. Satış
kaygısı da bu yola sürüklemiş olabilir yayınevini.
Bunun dışında kitapta çeşitli kapatılma alanlarının (akıl
hastanesi, hapishane, denetimli serbestlik müdürlüğü) güzel işlenmesi,
anlatımın ahengi, karakterin düzeyli melankolisi takdir edilecek noktalardan. Alamet-i
farikası internetten ve eserlerden eril dil toplamak olan feminist
koleksiyoncuların da yoğun ilgi göstereceği bir kitap olmuş kanaatindeyim.
Karakterler ile ilgili çok içki içmeleri ve eğilimli olmaları dışında bir
ayrıntı verilmediğinden analizlerini yapamıyorum. Antalya’daki İsmail,
Ankara’daki Karabüklü, İstanbul’daki Erkut hemen hemen aynı kişi. Özellikleri:
Ev arakadaşı, alkolik, küfürbaz ve en önemlisi ana karakteri tatmin eden çoğu
zaman da düzelten bir tür süper egonun mücessem hali.
Cihat Duman, ridvancihat@gmail.com
13 Eylül 2016 Salı
Yozgat’ı satsanız bu tazminatları ödeyemezsiniz.
Gerçi Yozgat
satılarak hiçbir ödeme yapılamaz ya. Şöyle diyeyim: Karadeniz’in tamamını HES’çilere,
Kuzey Kıbrıs’ı Yunan’a satsanız yine ödeyemezsiniz yok yere tutukladığınız,
ihraç ettiğiniz masumların tazminatını. Müvekkile hâkim aynen şunu soruyor: Fetullah Gülen hakkındaki görüşleriniz
nelerdir? FETÖ hakkında ne düşünüyorsunuz? Başka bir müvekkile ise şunu
soruyorlar: Ortaokulda hangi okula
gittin? Sıradan insanları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ortadan
kaldırmaya teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet ile yargılayıp işe alım
mülakatındaki gibi komik sorular soruyorsunuz, cevabına bakmadan da içeri tıkıyorsunuz.
Olağanüstü Hal ilanı darbe girişimi engellendikten sonra ve teşebbüs edenler
tutuklandıktan sonra yani kamu düzeni kendi kendine sağlandıktan sonra keyfi
olarak ilan edilip, muazzam bir fırsata dönüştürüldü. İnsanlar hiçbir gerekçe
gösterilmeden, savunmaları alınmadan tutuklandı. Anayasa’nın 15. Maddesinde olağanüstü
hal rejimlerinde bile sınırlanmayacak, ortadan kaldırılmayacak haklardan (buna
çekirdek haklar da deniyor) bahsedilir. Bunlardan bir tanesi de kimsenin din, vicdan, düşünce ve
kanaatlerinin açıklanmaya zorlanmayacağıdır. Bu hak, Anayasa’da ve AİHS’de
yaşam hakkından sonra gelene önemli bir hak. Haberleşme hürriyetini
engellersin, seyahat özgürlüğünü engellersin, kafana göre takılırsın fakat bazı
haklara OLAĞANÜSTÜ HAL REJİMLERİNDE bile dokunamazsın. KHK’ler ile
sınırlandırma getiremezsin. Bunlardan bir tanesi de suçların ve cezaların geriye yürütülemeyeceği, yani kimseye cemaatin
kolejinde okuyup okumadığının sorulamayacağıdır. Fakat polis, işe alım
mülakatında ne dandik soru hazırlamış ise, sorgu hâkimleri de aynı soruları,
utanmadan mahkemede müvekkillere soruyor. Sanki meslek lisesinden mezun olmuş,
tesadüfen hâkim yapmışlar. Hukuk bilmiyor. HÂKİM SORUYOR: Gülen hakkındaki
düşünceleriniz nelerdir? Sana ne! Bunun suçla, üzerime attığın suçla ilgisi ne?
Yok. Düşüncemden, kanaatimden, yargıya ne? Cinayet işleyene Pink Floyd hakkında
ne düşünüyorsun diye soruyor musun? Sana ne Pink Floyd ile ilgili düşüncem.
Burası anonim şirket iş görüşmesi mi yoksa mahkeme salonu mu? Hâkimler ne
zamandan beridir yerindelik denetimi yapıyor diye sormayacağım. Kendimi bildim
bileli, avukatlığa başladım başlayalı -10 yıldır- KCK, Balyoz ve sair davalarda kendilerini
vatandaşa yeterince rezil ettiler zaten. Ben bu rezilliğin devam ettiğini
hatırlatmak için yazıyorum, ıslah olsunlar değil. Hâkimler yerindelik denetimi
yapamazlar. Anayasa 138 açık. Hukukilik denetimi yapar hâkim, bağımsızdır,
siyasi yerindelik onu bağlamaz. Haa, anayasadaki hukuk devleti ilkesini çıkarıp
polis devleti ilkesini getirirseniz, uygulamalarınız sırıtmaz, biz de aniden
ikna oluruz. Hiçbir şey olmasa bile riyakârlık ortadan kalkmış olur. Yönetenler
ile yönetilenlerin hukuku aykırı olur, yönetilenler yönetenleri
sorgulayamazlar, içimize siner.
Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri, anayasanın 121. maddesinin
üçüncü fıkrası uyarınca olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılır. Yani
darbe sebebiyle KHK çıkarıp, bütün muhalifleri tutuklamak, işten atmak içerikli
yazdığınız maddelerden ötürü hepiniz yargılanacaksınız. Anayasa Mahkemesi,
çıkan metnin resmi gazetedeki adıyla bağlı değildir. Metnin hukuki tavsifini
serbestçe yapabilir. Daha evvel 425 ve 430 sayılı olağanüstü KHK’ları olağan
KHK sayılıp bu şekilde iptal edilmiş idi. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir
grubun yaptığı silahlı eylem nedeniyle Maraş’ta tutukladığınız, ihraç ettiğiniz
öğretmenin hesabını vereceksiniz. Ama önce birilerinin çıkıp bunu Anayasa
Mahkemesi’ne götürmesi gerek. Pardon mahkeme demişim.
İhraçlarla ilgili yanlış bilgiler sunuyor bazı kesimler,
moral bozmak için. İhraçlara karşı yargı yolu kapalı imiş. Değil, açık. İtiraz
edilebilir, idare mahkemesinde dava açılabilir. Alınan ihraç kararları evvela
siyasi olduğu için idare hukukunda idari işlemlerin temel ilkelerinden olan
MAKSAT ilkesine aykırı. İkinci olarak bu kararlarda gerekçe yok. Gerekçe olmak
zorunda değil fakat dava açıldığında İYUK uyarınca idare, mahkemeye gerekçe
bildirmek zorunda kalıyor. (Emir çok yukarıdan geldiği için atmosfere ulaşana
kadar gerekçesi yanıyor). Aydınlanma için dava açmak şart oluyor bu haliyle.
Fakat süreleri kaçırmadan… Dikkatli olarak. İyi hukuklar hepinize.
Av. Cihat Duman
ridvancihat@gmail.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bir Mezarlık Komedisi: Gassal
Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...
-
Beni odana götür ve düz. Senin sözcük dağarcığında İnsanda arzu yaratan Tarifsiz bir şeyler var. Philip Dick, Le Bal des Schizos* ...
-
(Yazı şahsi kin gütme yazılarından biridir, edebiyatla alakası yoktur. Şahıs, açlık grevleri için imza toplarken benden imza istememiştir...
-
Dildeki zehri fark eder etmez metni terk edemiyorum. Kurmaca, zaten başlı başına ters yüz eden bir evren. Bir de üstelik zehirli bi...



