Bu Blogda Ara

30 Aralık 2010 Perşembe

İç-Gündüz/ Semih Kaplanoğlu konuşur

Sondan başlayalım isterseniz, üçleme gibi. Yeni bir film projeniz var mı? Kimler görev alacak bu projede?

Daha henüz bir şey yok üzerine konuşabileceğim, şu olur- bu olur, şu senaryo olur- bu senaryo olur…

Hayırlısı olsun. Cioran’ın bir sözü var: “Nihaî dersleri ancak sanat dışında yaşayanlar çıkarabilirler. İntihar, azizlik, kötü alışkanlık- yetenek yoksunluğunun nice biçimi. İster doğrudan ister kılık değiştirmiş, söz, ses ya da renk aracılığıyla yapılan itiraf, iç kuvvetlerin birikmelerini durdurur ve dışarının dünyasına atarak bu kuvvetleri zayıflatır. Her yaratma fiilini bir kaçış etkeni haline getiren kurtarıcı bir azalmadır bu. Fakat enerjilerini biriktiren kişi, baskı altında, kendi aşırılıklarının kölesi olarak yaşar; mutlak içinde batmasını hiçbir şey engellemez…”  Sizin itirafınız önceleri şiirleydi. Şimdiyse sinema. Öncelikle şiir yazmaya devam ediyor musunuz? Sonra da bu iki sanatın sizce neden yakın durduğunu öğrenmek isterim?

Valla, yani bir şair gibi şiir yazmıyorum, yani yazamıyorum. Çünkü şiire tüm hayatınızı vermeniz gerekir. Şiir boşluk kabul etmez. Ama karaladığım şeyler de yok değil. Öyle söyleyeyim. Filmle ilgili, sinemayla ilgili süreçte her zaman şiir benim için bir üretme yöntemi olarak başvurduğum bir bilgi. Şiir bütün sanatların özünde yer alan bir şey. Şiir bizi nesneyle, zamanla, mekanla ilişkilendirir. Yani şiirin süzgecinden geçmemiş bir yapıt bence her zaman bir eksikliği barındırır içinde. Yani bu görsel sanatlar da olabilir, edebiyat da olabilir. Şiir ön koşullardan biridir. Yani dünyayı anlamak için verili dili kırması hasebiyle aslında dile karşı bir yapıdır şiir.


Dile karşı gelen bir yapı… Yani bunu düz yazıya…

Aslında sözcükler bizim anlaşmamızı sağlayacak şeyler değil. Sözcükler iletişime yaramazlar. İletişim üstü bir şeydir sözcükler. İletişimin, algının olmadığı yerde şiir devreye giriyor.

Yani şiir dili gerçek dilden bir kaçış ise sizin sinemanızın dili de gerçek dilden bir kaçıştır.

Hayır böyle yorumlayamayız. Bu yanlış bir yorum. Ben gerçek diye bir kelime kullanmıyorum. Yani bunu böyle yorumlarsanız yanılırsınız.

24 Aralık 2010 Cuma

Güncel Sanat ve İkinci Baskı

Güncel sanatın adamı iyi eden bir tarafı yok değil. ARTER’de İkinci Sergi (Second Exhibition) adında bir sergi var. Şöyle bir tur attım içerisinde. Anlamadığım şeyleri zaten süratle es geçiyorum. İşin üzerinde durup düşünecek vaktim yok. Vahap Avşar’ın bir işi dikkatimi çekti. Cam bir korumalığın içine binlerce sayısal loto kuponu dizilmiş. Kuponcuklar orda öyle bekliyor. İşin adı :Şans Eseri: Potansiyel Olarak, Sergilendikten Sonra En Fazla Değer Kazanacak Sanat Eseri. Çekiliş tarihi de verilmiş. Bilmem kaç Kasım 2010. Piyango çıkmamış olmalı. Olsa camı kırıp zile basardık.


İkinci Acayip’lik, çok acayiplik Burak Arıkan’ın tablosu. Ortak Yönetim Kurulu Üyelerine Göre Vakıflar Ve Şirketler Ağ: Türkiye Edisyonu. Burada Arıkan Türkiye’de faaliyet gösteren vergiden muaf vakıfların ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsası’nda halka açık şirketlerin yönetim kurulu üyelerinin arasındaki ilişkileri diyagramlardan oluşan görsel aynı zamanda bilgi iletişimine açık bir dile aktarıyor. Bizim Malatya Eğitim Vakfı ise bu tabloda dikkat çekici bir yerde. Her yer ele geçirilmiş. Maşallah.

Foto: Zeynep Güçlüten

23 Aralık 2010 Perşembe

Arka Sayfa Güzelleri

FRANKO BUSKAS, ÇÖT MENDİME GÖRSEKTİMİ VURU?, NORGUNK, EKİM 2010

Gak adlı fanzini çıkardığı dönemde adını duyduğumuz Franko Buskas(19??), “bozuk şiirleri” ile karşımızda. Çöt Mendime Görsektimi Vuru?, iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde şairin hayatı nasıl algıladığına şahit oluyoruz. İkinci bölümde ise sanatla ilgili alıştırmalar var. Buna ek olarak şairin “Patlama Risaleleri” dediği görseller var. “şiir isimlerinden sıkıldım ve Mecidiyeköy” adlı şiirden bir parça sunalım: “gel bu akşam sana da şiir sarayım/yapıbozum konuşalım/gölüklü solcu bir kız da olsun/ bize devrimin endikasyonlarını anlatsın/masalar dökümlüdür oysa devlet/sen elini uzatırsın tek deftere sığmaz bu/konuşsana lan benimle!”
Franko Buskas, Reşat Mecal ve Ah Muhsin Ünlü’nün olduğu takımda orta saha oynuyor. Ve güzel şeyler söylüyor: “eteğini bi kaldırıp bi indirir gibi gülme” [C.D.]


CEYHUN TUNA, TERK GÜRÜLTÜSÜ, NORGUNK, EKİM 2010

Uzun zamandır dergilerde görmediğimiz Ceyhun Tuna’nın ilk kitabı adeta mistikle modernin buluştuğu bir ilk kitap olmuş. Kaçış Konuşması ve Tekzip şiirleri arasında düzenli kurgulanan bölümler ve şiirler var. Düzen, kıta ve mısra yapısına kadar sızıyor. Okuru belirli bir ritme hazırlıyor. Bu yüzden bölümlere sessel/müziksel adlar verilmesi bir tesadüf değil: “derken içimde bir hançer buldum. bu kimin/ölüsü böyle, ben kimin ölüsüyüm öyleyse!burada/yol bitiyor uçurum başlıyor dedi biri, inan/beni aşağılara atın siz gidin gibi bir şey mırıldan”
Tekzip adlı şiirden bir bölüm yazıp kapatalım: “artık öldürülmekten yontulma bir adam olarak yaşayabilirim.” [C.D.]




TÛTÎ EDEBİYAT DERGİSİ, EYLÜL-EKİM-KASIM 2010

Tûti Dergisi ölmüş yazarlar ile söyleşiler yapmaya devam ediyor. Bu sayının merhumu ise Sait Faik. Sait Faik’e sorulan “Bir hikayenizden ötürü polise ifade vermiştiniz.” sorusuna Sait Faik’in verdiği cevaptan anlıyoruz ki verilen cevaplar yazarın eserlerinden alınma: “’Kestaneci Dostum’ diye bir hikaye yazmıştım. Orada çocuğun mangalına tekme vuruluyordu. Ertesi gün polisten çağırdılar. Kestanecinin mangalına tekme vuranları sordular. Ben ne bilirim, hatırlayamadım ki. Belki bir bekçi vurmuştur, dedim.”  Dergide Arif Ay’ın dergilerle ilgili yazısı, Mehmet Selim Özban’ın alıntılar adlı bölümü zevkle okunabilecek yerler. Bunun yanı sıra şiirler, öyküler, denemeler ve güzel bir takdim yazısı okuru bekliyor. [C.D.]

Yeniyazı, 8

20 Aralık 2010 Pazartesi

Yusuf Üçlemesi’ne Aynı Perdeden Kısa Bir Bakış


Sinemanın makineye-özgü hareketini böylesine anlamlı kılan,
kameranın, kavramlar dayatmadan ‘görebilmesi’ ve ‘algılayabilmesi’dir.1

Kendi tabiriyle manevi gerçekçilik akımına tabi olan Semih Kaplanoğlu’nun sineması, bünyesinde yoğun olarak tasavvufi öğeler barındırır. Hayâl kavramının yanı sıra, nefs, vicdan, akıl, rüya, ölüm, kavramlarına yüklenen tasavvufi anlamlara teğet geçilerek yorum/eleştiri yapılmasını bir eksiklik olarak kaydedebiliriz. Kaplanoğlu, sineması ile aykırı bir duruş sergilemektedir. Bu aykırılığı ise direnişinden alır. Özellikle üçlemeyi izlediğimizde; minimalist anlayışın, taşraya dönüşün, uzun sekansların, gösterilmek istenen ile gösterge arasındaki mistik ilişkinin popüler sanata karşı bir müdahale olduğunu hissederiz. Kaplanoğlu’nun göstergeleri sarih değildir. Karakterlerin bir yere bakması, bir yere doğru yürümesi (genellikle ormana ve suya doğru) bir yerde durup beklemesi, yapılan bazı jestler seyirciyi kesin olarak bir anlama götürmez. Seyircinin kendi anlam katmanlarını oluşturması ve seçenek yapması gerekmektedir. Fakat biz hangi seyirciden bahsediyoruz? Tüketim kahramanı2 haline getirilmiş ve bayağılığı sanat diye yutan3 bir seyirci. Bu tür bir kitlenin (topluluk değil) karşısına elinde neşter ile çıkma cesareti her yönetmenin sahip olacağı bir erdem değil. Tüm bunları, sanatın bir mesaj taşıma kaygısı gütmesi gereğinden hareketle söylüyorum. Eğer Bunuel’in taşıdığı türden bir anlayışa sahipsek, “Mesaj vermek isteyen telgraf çeksin” diyip sırtımızı dönebiliriz. Yapılan ruh ameliyatına karşı kayıtsız durmanın da etik olduğunu düşünmüyorum.

Çekim tarihi olarak sondan başa doğru gidecek olursak üçlemenin karakteri Yusuf’u kronolojik olarak daha yakından tanıyabiliriz kanaatindeyim. Üçlemenin son filmi Bal’da Yusuf’un çocukluğu anlatılır. Filmde, Yusuf ile babası arasındaki sıcak ilişkiye şahit oluruz. Baba Yakup, arıcılık yapmakta ve yüksek ağaçlara kovan yerleştirmektedir. Tehlikeli bir mesleği vardır. Babanın zarar göreceği ihtimali bizi ve Yusuf’un ailesini sürekli gerer. Ve sonunda baba Yakup doğa tarafından alınır. Bir ağaçtan düşmüş olmalıdır. Bir daha eve dönmez. Ve ölüm haberiyle birlikte o unutulmaz son sahneye şahit oluruz. Yusuf, -babasını alan- doğadaki bir ağacın anaç köküne başını yaslar ve uykuya dalar. Yusuf’un uykusu diğer iki filmin nüvesi olur. Artık uyanması için tek seçeneği ölümdür. Bal filmi boyunca Yusuf Peygamber kıssasına çeşitli göndermeler yapılır. Babanın adının Yakup olması, Yusuf’un kovadaki suya düşen ayın yansımasını izlemesi, gördüğü rüyayı fısıldayarak babasına anlatması… Yusuf karakterinin şair seçilmesine ilişkin henüz hiçbir delil yoktur. Yusuf, iğdiş korkusu olmayan bir çocuktur.

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...