Bu sitede bişeyler ara

25 Ocak 2020 Cumartesi

Elazığ Depremi

24.01.2019 tarihinde sınırları içinde doğup büyüdüğüm Elazığ ve Malatya illerini etkileyen 6.7 büyüklüğündeki deprem sebebiyle ölen hemşehrilerime güneş, yakınlarına sabır, yaralanan hemşehrilerime sağlık, korkanlara cesaret; söz konusu faciada evlerini kaybedenlere bu soğuk kış şartlarında şans dilerim. 25.01.2020, İstanbul, Cihat Duman

30 Ekim 2019 Çarşamba

Joker Filmi


Joker adlı filmi izledim. Bir kurmacada adı geçen kötü karakteri başka bir kurmacada kahraman yapmışlar. Aslında kahraman mı yapmışlar anti kahraman mı yapmışlar tartışılmalı. Sinema sanatında asıl malzeme olan insan bedeni iyi kullanılırsa film güzel oluyor. Dolayısı ile bir filmde figüranlardan başlarım oyuncuları dikizlemeye. En son baş karakter gelir nazarı dikkatime. Bu filmde Joker’in kadını takip ettiği sahnede caddeden geçen vatandaşların jestleri çok iyiydi. Bu iyilik, baş karakteri oynayan Phoenix’e kadar ilerlemiş. Adam bayağı da zayıflamış olmalı. Güzel de dans öğrenmiş. Elinden geleni yapmış. Yönetmen de güzel yönlendirmiş. Fakat şu hataya düşmeyelim. Bu oyuncu milletinde deliyi oynamak bir hayaldir ve fırsat ellerine geçtiğinde tuhaf bir doğallık ve kolaylıkla bunu yapabilirler. Bu milletin ikinci hastalığı sette bir aynaya bakarak kendi ile konuşma ve çıldırmadır. Sinema tarihinden örneklerini görürsünüz. Hatta seti mekân dışına çıkarıp sahneyi defalarca tekrarlayabilirler. Yönetmen masada en beğendiğini seçer falan filan. Deliyi oynamak bazen kolaydır evet, ama kötüyü oynamak her zaman zordur. Phoenix’i bu anlamda tebrik etmek gerekir. Eğer bir başarısı varsa kötüyü oynayabildiği içindir. Deli temsiline şerhimi koyuyorum. Buraya daha sonra geleceğim. Unutturmayın.

Gelelim psikozlu yapının (filmde bir yerde paranoyak şizofreni diye geçiyor) kriminal hale gelmesine ve psikozuna sebep olan şeylere. Filmde çocukken başına gelenlerle psikoz arasında, psikoz ile suç arasında, suç ile devrim arasında bir bağlantı kurulmuş. Filmi yazan kafa bunu böyle kurmuş, çok net. İlk soruna çözümü bir psikolog getirebilir. İkinci soruna çözümü bir hukukçu verebilir. Üçüncüye ise “yetmez ama evetçi” bir solcu yorum getirecektir. Gördüğünüz üzere, bu üç düğümün çözümü için Türkiye sınırlarında yaklaşık (kapsama kümeleri ile birlikte) 240 milyon insan bulunmaktadır. Yarısı çocuk olsa eder 120 milyon uzman. Her travma yaşayan nevrotik ya da psikotik olmaz. Olsa bile suç işlemeyen deliler de vardır. İşleseler bile bunun sonucu halk ayaklanmasına dönmez. Fakat aradan ikinci sorunu çıkardığımızda, mesela delilerin devrim yaptığını (peygamberlere bakın) görmüştür dünya. Masum deliler. Dayanamıyorum, tehlikeli sulara giriyorum yine, kestim.

Gelelim yukarıda söz verdiğim meseleye. İnsan etinin en muazzam kullanımı olan oyunculuk, sanatın da en güzide köşesinde kendisine yer bulur, itibarlıdır. Bir başkasının yerine geçme sadece o kişinin sesini ve mimiklerini taklit ederek gerçekleşmez. Kanın boşaltılıp aynı kan grubunun kalbe pompalanmasını, bütün kemiklerin kırılıp taklidi yapılan kişinin iskeletine bürünülmesini de gerektirir. Bir oyuncuyu yürüyüşünden tanırız, yürüyüşünü değiştiren kişi, DNA’sını da değiştirmiş demektir. Buraya kadar okey. Psikoz yani bilincin yarılması da yukarıda iyi oyunculuk hakkında söylediklerimize benzer özellikler taşır. Psikotik empatisini kaybetmiş durumdadır. Kendisini zaten başkasının yerine geçirdiği için karşısındaki ile özdeşleşemez. Libidosu, hayat enerjisi kendisine yönelmiştir. Önemli hisseder. Olmak istediği kişi olur, süper ego zayıflar. Sizden sürekli sigara ister, istemekte haklıdır. Konuşmanıza izin vermez, söylediklerinizi hafife alır, ezberden konuşuyor gibidir. Evet, oyuncular da metni ezberledikten sonra ezberden konuşurlar elbette. Daha çok var, yukarıda bahsettiğim uzmanlar bunu çok iyi bilir, 120 milyon kişi, Türkiye’de. Dolayısı ise benim filmi beğenmeme sebep olanlar sizinkinden biraz daha şey idi. Bunları düşündüm. Ha, bana kalırsa, deliler devrimin başına geçemezler, genelde devrimi yapanların başındakiler, sonrasında muhakkak delirirler. Bunun filmini yapmak politiktir işte. Diğeri sanat oluyor. Gerçi O da politik.

Oyunculuk sanatı, psikozu tetikliyor olabilir. Tartışmalı bir sınır var orada. Böyle rolleri oynamak hem cesaret hem yetenek gerektiriyor. Phoenix’i tebrik etmek gerekir elbette, eğer psikotik değilse. Bir kere de ekranlarda kendimiz olalım bakalım demediyse?

Cihat Duman, 30.10.2019

23 Eylül 2019 Pazartesi

Yayıncılar Edebiyatı Katlediyor-2


Yazımın ikinci bölümünü sıkı eleştirmenlerden birine ayırdım. Edebiyatı rezil iğrenç bir taşra düğün organizasyonuna çeviren ilk kanal kitap basan şirketlerdi. İkinci ayakta kitap ekleri ve internet siteleri var. Bu örgütler oldukça güçlüler. Bunlara mücadele etmek ancak bir namus borcu olduğu için giriyorum bu riske, kazanacağımdan değil, kesinlikle değil, sana da değil, en çok sana. Ne ise. 

Eleştirmen Adalet Çavdar’ın 2019 yılının haziran ayında yazdığı tweetlerden anladığımız kadarıyla 15 yazısı çıkmış matbu ve sanal ortamda. Tamamı yeni çıkan raflarından olmak üzere tam 13 kitabı okumuş, sonrasında bazılarının yazarlarıyla söyleşi yapmış, bazı kitaplar hakkında kritiklerde bulunmuş, bazı kitaplara da her ikisini uygulamış. 

Liste şöyle: Milliyet Sanat’ta Nejat İşler ile söyleşi yapıyor 5 Haziran’da. Aynı gün Bobby Dixon’un otobiyografisi hakkında yazısı çıkıyor Kitapsever’de. Tarihler bu günü gösterdiğinde bir de Duvar adlı internet gazetesinde Derviş Zaim’le alakalı bir yazı çıkıyor. İki gün sonra Cumhuriyet Kitap Eki’nde Margaret Atwood’un kitabı ile alakalı yazıyı kıraat ediyoruz. 12 Haziran’da Irmak Zileli’nin kitabını yazıyor Kitapsever’e. Bir gün sonra Murat Özyaşar ile mülakat, Duvar’da. Aynı gün Aslı Biçen’i yazıyor Cumhuriyet Kitap’a. Irmak Zileli’nin yukarıda geçen kitabı hakkında yazdığı yazı yetmediği için bir de söyleşi patlatıyor Posta’da ertesi gün. Ayın 20’sine geliyoruz. Duman grubu ile ay pardon Faruk Duman’ın kitabını yazıyor Kitapsever’e. Kitapsever dijital bir platform, yoruldunuz biliyorum. Az kaldı. Nejat İşler ile aynı kitap hakkında bir röportaj daha patlatıyor bu kez Milliyet Kitap Eki’nde, 25 Hazirandayız. Aynı gün bir söyleşi daha var, Duvar’da, Tomi Adayemi ile. Ertesi gün bir inceleme geliyor Tuğba Doğan’ın kitabına, Duvar’da. Peşinden bir Mevsim Yenice söyleşisi organize ediyorlar Cumhuriyet Kitap’ta, 27 Haziran’da. Aynı gün iki iş daha var. T24’te Ömer Altan’ın kitabını inceleme ve Kitapsever’de ve Lutz Seiler adlı şahsın kitabını…15 eylem var, 13 kitap hakkında. 

Her kitap yarım günde okunup, hakkında yazılacak olan yazı yarım günde yazılsa veya söyleşi yarım günde gelse Adalet Çavdar’ın kalan 17 günde bu yazıları yazmasına yardım edebilecek felsefi metinleri, kuramı, edebiyat tarihini, kültürünü okuyabileceğini farz edebiliriz. Şöyle bir sonuç çıkıyor: 13 gün metin yazıp, kalan 13 gün kendini yetiştirmek için okuyor. 4 gün de tatil yapsın. Haftada bir tatil verelim ona. Fakat en büyük talihi şu olsa gerek: Yazı yazmadığı günlerde vaktini daha verimli kullanıyor. Çünkü kalan günlerde yazı yazmak için ayırdığı günlerden iki kat daha fazla kitap okuyor demektir. Ortalama 200 sayfa olan bir kitabı yarım günde okuyup kalan yarımda yazı yazan bir sporcu, yazı yazmadığı günlerde 400 sayfa kadar okuyabilecektir. Demek ki Adalet Çavdar ayda 2600 sayfa iş için, 5200 sayfa da kendisi için olmak üzere 7.800 sayfa kitap okuyor. İşte eleştirmenlik bu kadar zahmetli bir iştir. Dışarıdan okura kolay gözüken bu kültür sanat hayatı insanın tüm hayatını sömürür, kişiyi bir kitap kurdu yapar. Kişi gerçekle bağlantısını kolayca koparır ve toplum dışı kalır. Yukarıda listesini yaptığımız işlerden birkaçına beraber bakalım isterseniz, nasıl bir entelektüellik damıtılmış bunca emeğin tenceresine. İnsan merak ediyor böyle bir dâhinin işlerini, makalelerini.

(10 dakika sonra)

Teori çöktü arkadaşlar, şöyle bir tivitle karşılaştım sayfada. Hepimize geçmiş olsun:
“How i met your mother, Mad men, Gracie and Frankie, Dexter, Sherlok hepsini seyrettim. Bana uzun soluklu çıtır çerez dizi söyler misiniz? Sonra bitince ay ne seyredeceğim diye aramaktan sıkılıyorum.”



2 Eylül 2019 Pazartesi

Yayıncılar Edebiyatı Katlediyor-1


En baştan alalım çünkü kitabın ortasından konuşunca fikirleri serdetme yeteneğime geliştirdiğiniz kıskançlıktan hasıl olan ihtirasla bezeli bir tür nefret geliştiriyorsunuz. Edebiyat nedir? Yazar olmak ne anlama gelir? Yayınevleri ne işe yarar? Bu sorulara eğer cevap verebilirsek sizi neden küçümsediğimizi de anlayabilirsiniz kanısındayım. Gördüğünüz üzere on yıllık bir problemi de burada çözmüş olacağız: Anlaşılmamak, seviyelerine inememek, dert anlatamamak.
Önce kurum meselesini masaya yatıralım. Bu işimizi kolaylaştırır. İçinde bulunduğumuz kurumlar şunlardır: Devlet, hükümet, siyasi partiler, bakanlık, müdürlük, meslek birliği, aile, akrabalık, sevgililik, arkadaşlık, şirketler (yayınevleri, maaş aldığımız firmalar) vs. Bir de kendi kurduğumuz kurumlar var: WhatsApp grupları, dergiler, sürekli iştigal ettiğimiz arkadaşlar, inisiyatifler vs. Birey olarak bazılarımız bu kurumlara mesafeli olabilir, hatta bu kurumları takmayabilir. Ailesini reddedebilir, devletin bir vatandaşı olduğu için sürekli melankolik halde olabilir, maaş aldığı kurumdan ötürü utanç içinde yaşayabilir. Herkes kurumları içselleştiremez, böyle bir zorunluluk da yoktur zaten.

Edip dediğimiz kişi ise sıradan insanlar gibi yaklaşmaz topluma, kurumlara, ilişkilere. Onun başta dil olmak üzere; kurumlarla, ideolojilerle, klişeyle, içerikle, vezinle, kenar boşluklarıyla, yazı karakteriyle, geçmiş ediplerle, eski düşünürlerle, güzellikle, edeple, muaşeretle, dinle, kültürle, cinsellikle, zulümle, siyasi iktidarla, kendi iktidarıyla meselesi vardır. Az önce değindiğim ayrımdan edip ile sıradan insanın kurumlara yaklaşım biçimini tahmin etmişsinizdir umarım. Biraz örnek verecek olursak. Yahya Kemal’in bu kurumlardan devletle iki kaşık gibi iç içe olduğunu aktarır bize Ece Ayhan, bir şiirinde. Bu Yahya Kemal’i normal insan yapmaz, kendisi ediptir, şairidir. Bu yargı Ece Ayhan’ı tanımlar. Ayhan rahatsız bir ediptir. Yahya Kemal’in devletin yüksek memuriyet imkanlarını kullanıp geçimini bundan sağlama rahatlığı ile şiir yazmasını eleştirmektedir. Yahya Kemal ise edebiyat tarihi ile, eski edebiyat ile kafayı bozmuştur. Risk alıp yeni şeyler yapmıştır. Gördüğünüz üzere bu iki şair de sırdan insan değildir. Sıradan insanları aşağılamak için yazmıyorum bunları, onların da duyguları var, okumaları ve yazmaları var, hatta hiçbir eser neşretmemiş mükemmel okurlar bile var Anadolu’da. Muhtemelen de ortaya çıkmadan ayrılacaklar aramızdan. Allah şimdiden rahmet eylesin onlara.