Bu sitede bişeyler ara

4 Haziran 2018 Pazartesi

Türk İntikam Sineması’ndan bir film daha: Ahlat Ağacı

Fragman, slayt, snap (anlık) gibi şeyler kendi çaplarınca insanın arzulama mekanizmasını kolaylaştırıyor. Bunları sinemada istemiyoruz. Sinemanın malzemesi ses, görüntü, kamera, mikrofon, insan, insanlar… Bu malzemeleri kullanarak sanat icra edilir. Sanatçı, kendine belirlediği süre içinde bir hikâye anlatır, inandırabilirse izleyiciyi etkisi altına alır, sanata yaklaşmış olur. Fakat bir sinemacı “ben ne kadar güzel gözlemciyim”, “bana dil uzatan yönetmene tokat atmasını da bilirim”, “o kadar iyi kurgucuyum ki neyi çeksem masada hallederim” gibi niyetlerle film çekerse; iyi bir film yapan profesyonel olur, titiz olur, çalışkan sinemacı olur ama sanatçılıktan uzaklaşır. Nuri Bilge Ceylan Ahlat Ağacı’nda Sinan adlı karakterin bir yılda başından geçenleri fragmanlar şeklinde anlatıyor: Sinan’ın yazar ile, kadın ile, imamlar ile, piyangocu ile girip çıktığı diyaloglar. Sinan’ın merak ettiğimiz bir şeyi var mı? Yok. Babasıyla arasını düzelteceğini mi merak ediyoruz? Hayır. Babasıyla arası çok iyi. Zaten babası da at yarışçısı değil. Bağımlılığına ilişkin herhangi bir kayıt yok. Bir eşekçi böyle anlatılmaz. Bağımlı olduğu iddia edilen eşekçiyi anlatmak için at gösterilir diye düşünüyorum. Babasıyla hesaplaşacağı bir meselesi, çözüme kavuşturulacak bir oedipus karmaşası yok. Kitabını basıp basmayacağını mı merak ediyoruz? Hayır, kitabı için pek de çaba harcadığını söyleyemeyiz. Basılsa da olur bizim için basılmasa da. Basılmadığı takdirde bunu kafaya çok takıp da bizi üzecek hareketler yapacak bir karakter yok karşımızda. Hiçbir şeyi merak etmeden izliyoruz filmi. Olur, olsun. Çünkü diyaloglar çok güzel ve akıcı değil mi? Çünkü kendimizden bir şeyler bulduk değil mi? Çünkü bir başyapıt izledik değil mi? 

Filmde dört tane kapı sahnesi var. 
1- Belediye başkanının odasında, olmayan kapıdan bahseden başkan ve olmayan kapı. 
2- Evin kapısının açık kalmasıyla cereyan eden ve kapanan salon kapısı. 
3- Babanın tamir ederken Sinan’dan yardım istediği ahşap kapı. 
4- Oğul ile babanın beraber kapattığı kamyonetin kasa kapısı. 

28 Mayıs 2018 Pazartesi

Gezi'nin Beşinci Yılında Olay İle İlgili yorumlar




5 Mayıs 2018 Cumartesi

Olay Beyoğlu'nda Geçiyor ile ilgili yazılar ve söyleşiler.

Roman çıkalı 45 gün olmuş. Basın yayın dünyası ve tekel diyebileceğimiz kitapçılardan D&R ilgi göstermemesine rağmen okur ilgilendi diyebilirim. Kitapla ilgili yazı, söyleşi ve görüntülü şeyler şöyle sıralandı. 

İrem Kargıoğlu, blogunda kitapla ilgili düşüncelerini yazdı.

Tarlabaşı’ndan Pera’ya, Galata’dan Taksim Meydanı’na kadar Beyoğlu yaşantısını, Gezi Parkı protestolarını, semti saran çok-kutuplu politik havayı Cihat Duman’dan okumak bize güven verse de dekorun tanıdık elemanları bizi sıkıyor. Kurtuluşu kurguda arıyoruz; fakat beklenen atak bu kanattan da gelmiyor. Bana kalırsa, her şeyden önce, -kitabın arka kapağında iddia edildiği üzere- esas kahramanı Emrah olan romanın İzzet’le başlaması teknik bir zaaf, ya da en azından hem metni hem de okuru zorda bırakan bu tercihin sebebini çözemiyoruz. Adında geçen ‘olay’ ile romandaki hangi hikâyeciğin kastedildiğini ise hâlâ anlayabilmiş değiliz; zira metinde birden çok olay varken, birden çok da cinayet işleniyor. Peki, bu cinayetlerden hangisi Emrah’ı odak noktası yapıyor? Hiçbiri. Çünkü, ‘istemek’ aksiyon almak sayılmıyorsa, Emrah bu olayların ikisinde de hiçbir rol oynamıyor. Olaylar, tıpkı diğer karakterler gibi Emrah’ın da ‘başına geliyor’. Günün sonunda bütün karakterler denkleşiyor. Son sayfayı çevirirken, İzzet’i, Raif Bey’i ya da Özgür Göreçki’yi de en azından Emrah kadar tanıdığımızı fark ediyoruz. Roman, ne tarihsel ne de öznel bir durum değişikliğine yol açıyor. Bütün bunlar olurken söyleyiş, imgeleme ve gözlem ustalığı sürüyor. Yazarı öldürsek de şairin hakkını yiyemiyoruz. İki su kuyusunda kaybolmuş gözler, kaçırılan tüm bakışların biriktirildiği çiçek, Emrah’ın içine yuva yapan penguen, birilerinin işi şiire sürmesi hoşumuza gidiyor. Fakat kendi adıma, hatta yazarının motivasyonundan bağımsız olarak, bir romanın neyi anlattığını nasıl anlattığından daha çok önemsiyorum.

Ahmet Ergenç K24 adlı platformda olay ve roman eksenli söz aldı. 

Emrah’ın eski ve yeni aşk hikâyesi ve dergi çevresiyle müsabeti üzerinden ilerleyen olaylar devam ederken, Gezi olayları patlak veriyor. Ve tabii ki bu olayla birlikte devlet, otorite, politika, devrim, ayaklanma, hayatın anlamı vesaireye dair bin bir açılım ve ara düşünce. Gezi olayının en belirleyici tarafı herhalde bir toplanma alanı yaratması, yan yana gelmeyen figürleri bir araya getirmesiydi. Tam da yamalı bohça yapısı, aslında bu “olay”ı edebiyat için harika bir malzeme hâline getiriyor. Cihat Duman da, Emrah üzerinden kurduğu bu tanıklık anlatısında, neredeyse bir “yazı-göz”e (Vertov’un sine-göz’ünün bir versiyonu diyelim) dönüşerek, farklı gruplar ve hâller arasında müthiş bir doğallıkla, sokakta yürür, bir bardan diğerine geçer gibi dolaşıyor. Böylece ortaya, ister istemez karnavalesk bir anlatı çıkıyor (bkz. Bakhtin).

Betül Tekeli, blogunda romandaki dil ile ilgili örnekler verdi.

Romanı okuduktan sonra Orhan Pamuk’un “Saf ve Düşünceli Romancı” isimli kitabını karıştırdım. Bu kitabı bir kılavuz gibi düşünerek karakterlere tekrar baktım. Kimi zaman bir cümle, kimi zaman yukarıda örneğini verdiğim tarzda bir anlatım, bir hareket, bir tepki ile bütün karakterlerin zevklerini, romanın içinde olduğu zamandaki tavırlarını, günlük hayatı nasıl yaşadıklarını, nasıl aşık olduklarını, açmazlarını, nasıl seviştiklerini görüyoruz. O sırada arka planda Beyoğlu ve İstanbul iç içe iki daire oluşturuyor. Beyoğlu sokaklarında karakterler hareket ederken okur da kimi zaman hayalinde kimi zaman gerçek bu sokaklarda yaşıyor. Romanın olay örgüsü bir tabloyu düşündürüyor. Bir tabloya bakarken önce biraz yaklaşır, sonra uzaklaşırız, bazen sağ taraftan bazen sol taraftan inceleriz. Elimizdeki tanıtım metninden hareketle resimden bir şeyler çıkarmaya çalışırız, romanı okurken de kimi zaman denizdeki inşaattan gelen gürültü, kimi zaman kokusunu duyduğumuz çimento, yemek, duman, gaz, heyecan bizi olay örgüsünün içine davet ediyor. Romanın zamanı içinde, bazen Emrah’ın, İzzet’in, Özlem’in gözlerinden bakmaya çalışıyoruz hayata. Belki kıskanıyoruz bazılarını. Kıskançlığımızı saklarken harcadığımız üzüntü bizi şimdi ve burada olmaktan uzaklaştırıyor. “Zeynep’le ilgili tüm tahminlerinin doğru çıkması Emrah’a bir yandan gurur veriyor, bir yandan kıskançlığını saklamak için harcadığı üzüntü onu şimdiden ve buradalıktan uzaklaştırıyordu.”

Cem Tunçer, romanla ilgili kafasına takılan soruları Artfulliving için cevaplamamı istedi.

Bu bir Gezi romanı değil. Bu bir Beyoğlu romanı. O yüzden de hikâye Beyoğlu’nda geçiyor. Hikâyenin geçtiği tarihlerde aynı zamanda Gezi olaylarının başlaması hikâyemizi değiştirmez. Gezi usulca hikâyemize sokuldu. Karakterlerin değişmesine yardımcı oldu, hikâyeyi de kısalttı. Yani kalleş olanlar yine kalleşlik yapacaktı, ama Gezi olduğu için erkenden yaptılar. Olmasa, ben bu olayı dört-beş ay içinde geçirir, yine o karaktere kalleşlik yaptırırdım. Bu Beyoğlu romanını Ağır Roman’ın, Aylak Adam’ın, Genelevde Yas’ın, Huzur Pansiyon’un, Asmalımescit 74’ün ve benzer romanların yanına koyabilirseniz koyun. Böyle bir kitaplık var. Bu kitaplığa girmek isterim. Çünkü Beyoğlu gerçekten muazzam bir coğrafya. Bu coğrafyanın başrolde olduğu kitaplar ayrı bir tür oluşturmalı. 

Erkan Irmak, İstanbul Hepimizin girişimi tarafından hazırlanan Şehir Hepimizin adlı programda kitapla ilgili merak ettiklerini sordu.