Bu sitede bişeyler ara

Yükleniyor...

25 Aralık 2015 Cuma

Gaspar Noe ve İlahi Aşk



Gaspar Noe’nun son filmi Love’ı metafizikte yeni bir yarılma mı yoksa bize vaadedilen cennetin simülasyonu olarak mı algılamalı. Enter The Void’de ruhun kendine zigot arayışını rahme yerleştirilen kameradan izlerken Atlas Sineması’nda, gece seansında, o dev ekranda,, bana saldıran (daha evvel kurulmamış bütün imgeler saldırgandır) imgeye müdafaa sergilerken de düşünmüştüm metafizik yarılışı. Love, mistik bir film. Love’da kullanılan mimari, o kusursuz kıvrımlar (özellikle iki dişil yapının birbirine zıt mimarileri, deri renginden tutalım taa göğüs kafesi ölçülerine kadar) bizi bir ahiret olduğu inancına itiyor: Hatırlıyoruz. Love’da düşünce çırılçıplak bırakılmıştır. Saykodelik film kervanına dâhil bir film Love. Narkotik mineraller yuva yıkıyor, yuva kuruyor. Yıkıcı ve kurucu etki taşıyor. Yapılamamış bir günah çıkarma töreni yerine somut bir nesne ikame ediliyor. 

Gaspar Noe’nun tema olarak ilahi aşkı seçmesi, bu temayı aktarmak için de insan bedenlerini mimari bir gerçek olarak ortaya saçması kuşkusuz senenin en büyük sürpriziydi. Benim de yıllardır sanatta aradığım, yokluğunu yadırgadığım -nasıl diyim- adeta bir Catherine Breillat idi. Bu bağlamda Lars von Trier ne kadar maddeci ise diğer ikisi o derece mana peşindedir. Trier’in Cioranist Sinizmi belli bir dozdan sonra arabeskleşebiliyorken Gaspar Noe hakikatin ardından bir derviş olarak izleyiciyi bir kısmı gözükmeyen âleme çekip ışıklandırabiliyor. İşte tam da burada Spinoza’cıl bir beden-tanrı denklemi ile yüz yüze kalıyoruz. Ne ararsan var aq.

23 Aralık 2015 Çarşamba

İsmail Kılıçarslan Şiirinin Güçlü Poetikası.

Aslında hiç okumasak da olur fakat şiirinizde* patika görünümlü majör yollar var. Üzerindeki çalı çırpı irili ufaklı taşlar sizi minör bir aldanışa sürüklemesin. Bu yollardan biri de daha doğrusu bu anayollardan biri de İsmail Kılıçarslan’ın yürüdüğü yoldur. Neoepik diye de adlandırılan bu yolun sakıncalarını geçtiğimiz yıllarda ara ara belirtmiş idik. İslamcı şiirde son yıllarda büyük bir buhran yaşanıyor. Neoepik cereyanı ise bu buhranın semptomlarının gözlendiği açık bir alan. Semptom demeyelim, daha çok bir “paçadan akma” söz konusudur. Yine dayanamadım evet, ciddi başladığım bir yazıyı daha espri ve küfürlerle berbat etmek üzereyim. Kılıçarslan’ın Profil Yayınları’ndan çıkan Gelecek ve Diğer Meseleler (2014) adlı kitabı üzerinden mezkûr sıkıntının psikanalitiğini yapmaya çalışacağız. İslamcı gençlik, liderlerinin altında çok ezildi. Erbakan, Aliya İzzetbegoviç, Şeyh Şamil, Kara Murat, Ulubatlı Hasan, Malcolm X, Humeyni, Minyeli Abdullah İslamcı gençliği ezen kahramanlar. Her ideoloji, üyelerini kendi kahramanları altında ezdirir evet, fakat durum İslamcı şiire denettirildiğinde, bu piyasada şair personasına aynı zamanda fikir adamlığı da eklendiği için, şair bireyler büyük bir kastrasyona uğruyorlar. Şair persona bu ezikliği, poz keserek durdurmaya çalışıyor. Kılıçarslan şiirinde bu poz yer yer kendini tekrara, amaçsızlığa ve savrukluğa bırakıyor. Devrim kelimesi geçiyor mesela şiirlerinde, şu şekilde:

devrim olabilir mesela
coğrafyası pek de fark etmez sonuçta, iranda da olabilir kübada da bosnada da (s.26)

devrim için bir yol bulmalıyız, bir yol bulmalıyız saçlarına (s.51)

saçlarını taramanın başka bir yolu varsa anla ki biz, yaparız bu devrimi (s.52)

Devrimin coğrafyası fark etmez. Devrim kelimesini şiirimizde geçirelim, o da eksik kalmasın da gerisini düşünürüz, ya da okur düşünür. Mesela Rojava devrimi bizi hiç ilgilendirmez, olsun da, Kürtler akdenize ulaşsın falan filan. İlgilendirmezse niye Yenişafak kısırlaştırılmış kedi gibi PYD aleyhine haberler yapıyor. Demek ki coğrafyanın önemi birazcık var. İkinci şiirde ise devrim ve saçlar arasında bir bağlantı kurulmuş. Ben buradan bu devrimin bir seks devrimi olduğunu algılıyorum. Burada gizli bir Fransa 68 var gibi. Başka türlü bir şey anlaşılıyor mu? Burada seküler bir devrimden bahsediliyor. Persona, saçlara uzanmak için, algının altüst edilmesini bekliyor. Ya da az evvel yazdığımız gibi, aslında hiçbir şeyden bahsedilmiyor. Gevezelik ediliyor, sayfa dolduruluyor… Kılıçarslan’ın yazdıklarına şiir diyebilmemiz yaptığı sanatla mümkün. Yaptığı tek sanat ise bazı şiirlerde tekrara başvurması. Bu kadar. Mecaz yok, mübalağa yok, duygu yok, yaratım sancısı yok. Sadece tekrar var. Tekrar sanatını kullana kullana bu sanatta ustalaşmış. İlerlemiş. Çığır açmış. Çığır nedir bilir misin? Çığın kar üzerinde açtığı ize çığır deniyor. Bir nevi patika. Bizi şiire götüren alternatif yol. Sıkı şiirin keçi yolu, falan filan. Kılıçarslan’ın kült karşısında ezikliği daha çok kendini öldürdüğü mısralarda görülür. Buralarda, öldürülen Alevilerin, Kürtlerin yerine kendi bedenini koyma cesaretini gösterecektir falan filan. Bakalım:

ölüyoruz, hâlbuki biliyoruz: ölmeye yanaşmayan şairler güzelleştiriyor ölümü (s.32)
yerde yatan cesedimmiş: kız kulesini görünce değil polis uyarınca anladım (s.33)
ne zaman öldüğümü tam olarak biliyorum fakat (s.76)

Ölümü işlemiyor Kılıçarslan, ölüsünü işliyor. Hani Turgut Uyar o şiirde der ya: tam üç gün sırtüstü yattım/ ölmeyi düşündüm/ ölümü değil ölmeyi işte burada da Kılıçarslan tam da Turgut Uyar’ınkine benzer bir eziklik içinde. Enis Akın son yazısında Uyar’ın aktif örgütsüzlüğünün ezikliğini şiirlerinde belirttiğini yazmıştı. Kılıçarslan ise mevcut iktidara tam olarak duhul eyleyemeyişinin ezikliğini taşımaktadır. Falan Filan.

İslamcı gençlik aynı zamanda işleyemediği günahların altında da çok eziliyor gibime geldi. bakalım:

ayıptır çünkü kamusal alanda tehlikeli uyruklarımızla, ayıptır kızların gözleri ve gizleri (s13)
son ve etkili bakışlarımızı hani kızların aklını başından alan kısık sesimizi (s.15)
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan (s.16)
bir gün her şey şiire dönüşecek, herkes değil ama
bir kız göreceğiz, ödenmemiş bir borç, bir şişe içilmemiş bezginlik (s.31)
dolar işaretlerinden, kasaba politikacılarından, hayata yeni başlayan kızlardan (s.55)

Arzu ve yasa çatışması tam da bu dizelerde bilincin gözüken yerlerine kendini nakış nakış işlettiriyor. Bu kanaviçe bir önceki dönemde (Cahit Zarifoğlu) sanat vasıtasıyla tamir edilirken, günümüz İslam şiirinde paçadan akıyor. Sevişilmemiş kızlar dizelerde at koşturuyor. Genelde bir bakışma ayininde son bularak, acı ile,, ağrı ile. Sevişilmemiş kızların kanı, içilmemiş müskiratın kekremsi tadı, bir yutkunma biçiminde kendini belli ediyor.

Orta Sınıfı Okşayarak Eleştirmek

Kılıçarslan şiirlerinin bir yüzü de orta sınıfta bulunmanın verdiği acıdır. Fakat bu orta sınıf seküler bir orta sınıf mı yoksa muhafazakâr mı tam anlamıyoruz. Üstelik yapılan eleştiriler zerre miktar öfke içermiyor. Öfkesiz, nefretsiz bir sınıf eleştirisi, matematik üzerinde zaten kaybetmek zorundadır. Hele şu şekilde vücut buluyorsa:

bu şiiri çok geniş plaza asansöründen, ton balıklı öğle salatalarından, salata
kırmızılı kızlara kaçamak bakışlardan, iskambil falından
faiz hesaplarından, tatil planlarından, makyaj tazelemekten (s.16)

espriler patlatabiliriz fahişeler ve türk siyasi hayatı hakkında cihangirden dünyaya açılabiliriz (s.14)

Sekülermiş lan. Paraları kutulara dolduranların gazetelerinde yazanlar hakkında bişi yokmuş. Son kontrolde ortaya çıktı. Seküler orta sınıf eleştirisiymiş. Ekmeğini kazanmak için sanatını satan orta sınıf İslamcı aydınlar, muta nikâhlı bürokratlar, gariban kadınları metres olarak tutan tüccarlar, jöleli köpekler hakkında tek bir eleştiri yokmuş.  

* Türkçe şiir ya da Türk şiiri yerine "şiirinizde" kelimesini kullanıyorum. 





8 Aralık 2015 Salı

Bir İtalyan Komedisi: Sarmaşık

Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metraj filmi Sarmaşık, bugün saat 17.30’da, Beyoğlu sinemasında tarafımca seyredildi. Film, sembolizmin imkânları ile gündelik dilin büyüsünü harmanlayarak politik bir hiciv hususiyeti taşıyor. Yönetmen bu harmandan çıkarılabilecek en yüksek “gözeliği” de çıkarmış, hoş bir eser vücuda getirmiş. Yerine oturmayan çıkık gibi kalan Kürt karakterini saymaz isek, sahici karakterler de başarılı bir şekilde seyirciye yansıtılıyor. Film bir gemide mahsur kalan Berlusconi, Gerizekalı İtalyan Halkı, bir adet Yetmez Ama Evetçi, bir adet Sicilyalı ve iki tane Muhalif İtalyan Vatandaşı’nın başından geçenleri bize aksettiriyor. Berlusconi (Kaptan) umumi iktisadi buhranda, bu yeni rejimde gemide kalanlardan önce Gerizekalı İtalyan Halkı’nı (Gemici Ustası) sonra Yetmez Ama Evetçi’yi (Aşçı) ayrı ayrı yanına çağırarak şirinlik yapar. Siz benim gözüm kulağımsınız dikkatli olun diye tembih eder. Bir de hiç konuşmayan Sicilyalı vardır. Sicilyalı filmin ikinci yarısından sonra başlayacak metafizik eğilmenin ilk planını oluşturur. Ortadan kaybolur. Bazılarınca hayalet olarak görülür.

Gerizekalı İtalyan Halkı ya da Bürokrat Sınıfı bir gün yemekhaneye gelerek geminin yağ kaçırdığını ve acele bir şekilde temizlenmesi gerektiğini buyurur. Sözünü dinletmek için de emri Baş Buyurgan’dan (Filmde Beybaba olarak, iş bu yazıda Berlusconi olarak geçen karakter) aldığını söyler. Bunun üzerine Muhalif İki İtalyan Vatandaşı Cenk ve Alper (Nadir Sarıbacak ve Özgür Emre Yıldırım) rahatsız olurlar. Cenk ayağa kalkıp Gerizekalı İtalyan Halkı’nın üzerine yürür, Gerizekalı İtalyan Halkı Cenk’e “orospuçocuğu” der ve Gezi Parkı patlar. Esrar, alkol ve yiyecek tükenmenin yaratığı kaos ortamına bir de hiyerarşiden kaynaklanan savaş eklenir. Genel rejimden koparılıp akıl hastanesi, hapishane ya da kurmaca rejimlere (Lobster, Kynodontas, Gemide, Das Experiment) has “yeni bir dil” vücut bulmuştur. Baba Berlusconi maaşını tıkır tıkır aldığı halde çalışanlar maaş alamamakta, alıp alamayacaklarını bilememekte ve en sıkıntılısı, bu gemide daha ne kadar aç susuz kalacaklarını bilememektedirler. Ekip her ne kadar irticalen, demokrasinin gerektirdiğini yapıp Kaptan Köşkü’ne çıksa da taleplerini Beybaba’ya iletemez, köşkten kovulurlar.

İnsanların açlıktan kıvrandığı bir anda zuladaki sucuğun Cenk tarafından bulunup, kimse ayırt edilmeksizin, pişirildikten sonra dağıtılması ve Beybaba’nın (İtalya’daki bor madenleri efsanesine çok benziyor) bu buluş karşısındaki tavırları devlet aygıtının adeta bir özeti gibidir. Filmin de seyirci tarafından en çok perestiş gören dakikalarıdır bunlar. Altı tane öfkeli adamın gergin durumları seyirci tarafından kahkaha ile karşılanıyor. (Burada maduniyete maruz kalmış seyircinin bilinçaltı net gözüküyor, sanata bu şekilde tepki vererek travmasını tamir ediyor). Gelelim Sicilyalı karaktere, Sicilyalı karakter sucuk mevzuundan sonra kayıplara karışır ve filmin biçemi de buradan itibaren sürrealizme eğilir. Eser içinde üslubun değişmesi mevzuu daha iyi aktarmak için kullanılabilir fakat kullanılan öğelere dikkat etmek gerekir. Sözgelimi, sarmaşık ve salyangozun neden kullanıldığı seyirci tarafından kuşkuya yer vermeyecek şekilde belirtilebilirdi. Sicilyalı karakterin artık bir hayalet olması (İtalya semalarında bir heyula dolaşıyor), karakterlerin Kürt hakkında “Kürt artık bu gemide değil”, “Kürt’ün hayaleti burada” şeklindeki sözleri bizi Sicilya’nın hakikatine taşıyamıyor. Filmin başında gemiye gelirken sen kimsin sorusuna “Kürt” diye cevap veren Sicilyalı ızbandut, film boyunca hiş konuşmaz, genelde kavga ayırır, ve tüm kavga ayırıcıları gibi “arada kalır”. Sonra yok olur gider. Filmin metafizik eğilimi bittikten sonra da geri gelmez. Bu semboller, filmin, Sicilya’ya yaklaşımını net bir şekilde aktarmıyor. Dindar İtalyan Halkı ile Seküler İtalyan halkı -bazısı Heterodoks- arasında kalan Sicilyalılar en çok kim tarafından kullanılıyor anlayamıyoruz. Belki de yönetmen tarafından dışlanıyordur. Sicilyalı karakterin belirsiz bırakılması, Sicilyalılığın dışlandığı yönünde bize kuvvetli emareler sunmuyor değil. Gündelik hayata Sicilyalılar sadede kavga esnasında arada kalmaz, İtalya’dan bizzat sebepsiz yere dayak yediği de çok olur.
Sonuç olarak; gündelik dilden vazgeçmeden -ve bunu çok iyi oynayacak Nadir Sarıbacak ve Özgür Emre Yıldırım gibi oyuncularla çalışan- sembolleri kullanmayı başarabilen (özellikle Nadir Sarıbacak’ın cinnet geçirdiği sahnede bağıra bağıra “biz burada açlıktan ölürken armatör gemicikleriyle sefa sürüyor” babındaki sözleri tam da Berlusconi’yi tasvir ediyordu) ve filmini çok güçlü bir fikir ile temellendiren Tolga Karaçelik’i tebrik etmek gerekir.


2 Aralık 2015 Çarşamba

Hatırlıyorum


unutma’a ayıracak vaktim olmadı
bana bahşedilen vakt,, yersizlikle,, korkuyla
davarların şehre ait beden hareketleriyle
birtakım kezoların azı dişleri arasında
ufalandı,, ulaşılmaz oldu hafızam
onu unutmaya ayıracak vaktim alkol tarafından
istanbul ulaşım anonim şirketi tarafından
kazılan hendeklere arkeolojik yaklaşım ironisiyle dolduruldu
kendime yaşayacak mutfak bulamamıştım
atlas pasajında açılamadığım kızı onun yerine
gözlerimi gözlerine yasladığım onun yerine
hatıralar bizden çekip gidince soğuklar başlar
ligin ilk yarısı, kaybedilen kuponlar ve o şarkı
her sene tekrarlanan o şeyleri bilirsin, tekrarlanır
şey olmaktan çıkar, unutmaya yepyeni zemin
acı çekimine doğadan sızan yeni bi ilaç olur
artık rahatlamamız gerek, üzerimize en rahatından
lodos, briyantin, zamanında yatan maaş, bira
ayaklarım ağrıya ağrıya ona bensiz
bir teori geliştirmişim olur ki şarjı biter diye
demek unutmamışım çünkü seviyorum hâlâ o çiçekleri
bana okuttuğu tek çiçek hat’rına tüm çiçekleri
artık mutlu olamam zaten tek çiçekle
incittim yazıktım

onu sanırım,, unutamadım, bi şey oldu, nasıl olur dedim
çoktan saçlarını, alışılmadık saçlarını, kapatamıyoruz
du bi daha düşüneyim: aaa net şekiller aklımda
arasında rüzgâr tutuşan, do re mi faaa, ince solo
yaylılar keşke girse burada ben onu unuturken
selfi çektiğim muazzam gecede onu unuturken
kameraya bakıyoruz, baktım, herkes baksın bu kameraya
anamız sikildi bi zahmet baksınlar yeter artık
demek kutsal şeyler yaşanmış
öyle gözüküyor altı aydan bakınca
baka baka baka  
kafamda yeni bir hafıza oluşturabilecek misiniz
temiz havlu vermeye akından
bozuk duş başlığına yakından biraz benziyor
borcum olsun