Bu sitede bişeyler ara

Yükleniyor...

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Ümit Güçlü insanı üzerinden Bakire Erkekler Şiir Yazabilir mi?

“Sen bana orospuçocuğu dedin ya; Seni bir orospuçocuğu gibi indiricem İsmail, arkandan.”


(Sarmaşık Filmi, 2015)

Dehşetler İçerisinde, Hece Yayınları tarafından basılan bir şiir kitabının adı. Yazarı Ümit Güçlü’dür. Kitap bana bir sahaf tarafından gönderilince inceleme fırsatı bulabildim. Müsaade olursa kitap ve şiir hakkında biraz yazmak isterim. Çünkü bu çocuk twitter üzerinden bana 5 Haziran Günü orospuçocuğu dedi. Ve aldığım haberlere göre de cinsel bazı suçlar işliyor. Kitapta şiir diye okurun önüne verilen şey şiir olmamasının yanı sıra bakir bir adamın bu bekâreti yazı yoluyla okura sunmasından ibaret bir takım sayıklamalar var. Yazar, kitap boyunca bastırılmış cinselliği ve doğru yöne kanalize edilemeyen testosteronu adeta okurun yüzüne fışkırtıyor. Kitabın sanat bağlamında verdiği tek rahatsızlık bu olduğu için bu konu üzerine eğilip, analizimi ona göre edeceğim. Hece Yayınları son dönemlerde önüne gelen ve maduniyet elde edeceği herkesin kitabını basma yönünde irade gösteriyor. Bunda derginin Ak Parti’nin eline geçmesinin (özellikle genel yayın yönetmeninin değişmesinden sonra) katkısı büyük. Ümit Güçlü de bu modanın kurbanları arasında olmuş, “şiir kitabı” çıktığı için de kendini şair zannetmiş. – söhpet--Ne acı değil mi birilerinin nefer ihtiyacını size şair payesi vermesi mukabilinde karşılaması.—söhpet-- Ümit Güçlü’nün metinlerinde henüz bu neferliğe ilişkin imgeler olmasa da yukarıda bahsettiğimiz gibi libidonun yanlış kullanılması geniş ölçüde kendine yer bulmuş.

Ümit Güçlü’nün metin evreninde hadi şiir diyelim sevinsin, şiir evreninde bir ses yok. Bir düzyazı metninin bazı kelimeleri atılarak, eksiltilerek masaya getirilmesi var. Metne bazı kelimeler, fiiller, fiilimsiler eklediğimizde metin deneme haline geliyor ve ahenk kazanıyor. Bunun yanı sıra dizelerin hemen hemen yarısında teşbih ya da açık/kapalı istiare yanlış gereksiz kullanılmış. Zaten bunlardan başka da lirik bir şiirde olması gereken hiçbir sanat tekniği yok. Var olan bir iki tekniğin yanlış kullanımını ve bunun cinsel kaynaklarını araştıracağız, örneklerle tabii, lafı atıp kaçmak yok.

9 Ağustos 2016 Salı

Olağanüstü Hal'de Avukatlık ve Bir Silivri Anısı

Üniversiteden tanıdığım bir hâkim arkadaşı ziyaret etmek üzere Silivri’deki 6 Numaralı cezaevine gitmeden evvel telefon açıp bilgi alayım dedim. Tam 2 saat 40 dakika boyunca aramama rağmen santral bir türlü telefonu bağlamayınca çıkmış olduğum yol zaten beni bir o kadar sürede cezaevine getirdi. Üzerimdeki metalleri çıkardım, avukat girişinden cezaevine doğru yürüdüm. Görevli sadece Perşembe günü avukat görüşü olduğunu ve iki gün sonra gelmem gerektiğini çok kibar şekilde söyledi bana. Ve ekledi: Keşke önceden telefon etseydiniz. Yev he he dedim içimden, telefonlarınız meşgul, 2 saat 40 dakika aradım fakat cevap bulamadım deyince ses etmedi, verecek bir cevabı yoktu. İki gün sonra tekrar yola koyuldum, 2 saat sonra cezaevinde oldum saat 13.00’da. Aynı zamanda açık görüş var. FETÖ’cülerle avukatları görüştürüyorlar FETÖ’cü olmayanlarla yakınlarına açık görüş yaptırıyorlar. Ertesi gün de FETÖ davasından alınlarla yakınları kapalı görüş yapacakmış. Avukat görüşme odası sınırlı olduğu için bir sıra listesi yapmışlar. Adımı on birinci sıraya yazdılar. Sıra bana saat 16.30’da geldi. Benden sonra adı yazılan 4 avukat ise görüş yapamadı, haftaya Perşembe dediler onlara. Sıra bana gelene kadar oradaki bütün mahkûm sülalelerinin çocuk seslerini dinlemek, ter kokularını koklamak durumunda kaldım. Birinci saatin sonunda not defterime roman taslağı çizdim. Sonra arkada boş bırakılmış hortumun ağacın etrafını doldurduğunu görünce diğer ağaçlara yönlendirip ağaç sulamaya başladım. Çam, kaysı ve çok küçük olduğu için ne olduğunu çıkaramadığım birkaç tür… Döndüm hâlâ bana sıra gelmemiş. Tekrar çıktım, beyaz gömleğimden avukat olduğumu anlayan bir gardiyan, avukatsınız galiba size bir soru sorabilir miyim deyince buyur dedi. Bugün bizi FETÖ davasından işten uzaklaştırdılar ne yapabilirsiniz dedi. Bilmiyorum dedim. Olağanüstü Hal geçsin avukat tutun. Tuttuğunuz avukata da para verin. Embesillik yapmayın. Tamam abi dedi, elinde valizi ile gitti. Sulama bitti, içeri girdim, sıra bana gelmiş. Bu arada çok beklediğim için motivasyonum da bozuldu. Kadın klavye kullanmasını bilmiyor, UYAP kullanmasını bilmiyor, FETÖ şüphesi ile görevden uzaklaştırdıkları insanların yerine birilerini bulamamışlar. Buldukları da bilgisayar bilmiyor. Az kalsın kendim oturup yazacaktım, kaydımı yapacaktım. 

İçeri girdim, avukat görüşme odasına kamera koymuşlar, bi tane de gardiyan hemen yanı başımızda bizi dinliyor. Dünya tarihinde avukat ile görüştürmeme, yakınlar ile görüştürmeme, Guantanamo, Esad Rejimi, Pakistan Hükümeti tarafından uygulanan şeyler ama avukat görüşmesinin kamera ve lise mezunu adam tarafından izlenmesi bir ilk. MİT ajanı değil, gardiyan izliyor konuşmayı. Savunma hakkını ihlal etmek başkadır, ama savunma hakkına sıçmak, sıçtığını sıvamak bambaşka bir şey imiş anladım. Tabii ilk etapta hemen bu aletlerin ve dikizlemenin evrensel hukuk kaidelerine aykırı olduğunu şerhini düştük müvekkil ile. Deliller ne dedim. Sordukları soru lisede hangi okula gittiğim idi dedi. Hmmm dedim. Peki nasıl bu kadar hızlı bir liste oluşturup 2.500 hakimi aldılar dedim. 2014 HSYK seçiminde Yargıda Birlik Platformu diye bir yapı kurdu AKP dedi. Buraya üye olmayan, bu partiyi sevmeyen, yani kendilerine oy vermeyen herkesi listelemişler dedi. Oylar gizli verilmiyor muydu dedim. Evet gizli dedi. Nasıl anladılar peki dedim senin oy vermediğini? Adliyede kalemlere hizmetlilere sorup kimin oy verdiğini kimin vermediğini sorup kabataslak bir liste hazırladıklarını düşünüyorum dedi. Bunları gardiyanlar dinledi, kameralar kaydetti. Çıkacaksın buradan, bu delillerle kimse darbeden yargılanamaz dedim. Bütün uluslar arası dava imkânlarını deneyeceğiz gerekirse. Çıktım. 

Hapishanede çalışacak insan yok, avukat görüş odalarının sadece 3 tanesine kamera takılabildiği için avukatlar müvekkilleriyle görüş yapamıyor. Sıra beklerken akşam oluyor. Sistem yıkılmış. Devlet yıkılmış. Devlet televizyonlardan ve mitinglerde Türk Bayrağı sallayan insanlardan ibaret kalmış. Adil yargılanma ihlal ediliyor, savunma hakkı yok sayılıyor, fiziksel, psikolojik işkence gırla gidiyor. Yandaş derneklerin avukat başkanları bunlar insan olmadığı için savunulmaya değer yanları yok dolayısı ile savunma hakları yok, biz gelen davaları almayacağız diye açıklama yaparken aynı derneğin üyesi hapishanede müvekkiline kafa göz giriyor darbeci diye. Darbeyi organize eden 1000-2000 arası sivil ve asker caninin yüzünden 300.000 kişi yargılanıyor, işinden atılıyor. Kocalarını içeri atıp bankadaki nafakalarına el koyup açlığa terk ediyorlar kadınları, çocukları mağdur ediyorlar. Rüşvet, yolsuzluk şimdilerde yerini yağmaya talana gaspa terk etmiş. Utanıyorum. Avukatlık yapmaya utanıyorum. Hani suçlar şahsiydi, suçlunun yakınları da cezalandırılamazdı, hani herkes suçluluğu ispat edilene kadar masum sayılırdı. Gidip kaçak bi gazetecinin karısını rehin almışlar ya. Böyle bir şey olabilir mi? Bankalardaki üç kuruşlarına el konulmuş memurların. İşkence edip bi de görüntüleri medyaya veriyor embesiller. Sonra da utanmadan suçlu iadesi istiyorlar. Hangi ülkenin kanununda işkenceyi açık açık yapan devlete suçlu iade edilmesini olumlu bulan bir yasa var? Terör örgütü ile ortaklık yaptığını itiraf eden Cumhurbaşkanı kendini masum sayarken, örgüte inanan halkına akla gelen tüm hukuksuzlukları yapıyor. Bunların hepsini üst üste düşünüp kafayı yiyorum şu an. Kamera beni izlerken yaptığım müvekkil görüşünü ise hiçbir zaman unutmam. Kastre edildim çünkü, hukuk onurum incindi. Şimdi hepinizi uyarıyorum.

1-Topladığınız delilleri bir an önce, her ne kadar adam eksikliği var ise de, hızlıca, uyumadan, uyarıcı alarak inceleyip şu birinci dereceden masumları bir an önce salın, işlerinin başlarına geçsinler.

2-Başka geçim kaynağı olmayan ailelerin el koyduğunuz paralarının geçinebilecekleri kadarını iade edin, aç kalmasınlar.

3- Darbe gecesi cürmü meşhutların dosyalarını tefrik edip bir an önce cezalandırın, toplumun vicdanı rahatlasın, geç gelen adalet, adalet değildir. Yani en azından teşebbüs ile örgüt üyeliğini ayrı davalar yapın.

4- Hukukun temel ilkelerini çiğnemeyi bırakın en azından tazminatlarını bizim vergilerle ödüyorsunuz çünkü bize giriyor.

Av. Cihat Duman

1 Ağustos 2016 Pazartesi

FETÖ Paranoyası ve Eşekler



Türkiye yetişkin nüfusunun 1/10’u (300.000 insan) 15 Temmuz 2016 tarihinde yapılacak bir darbe organizasyonuna katılmış ve ne hikmetse bundan kimsenin haberi olmamış. Sadece eniştelerin bildiği ama sakladığı bir darbe girişimi de diyebiliriz. Ne kadar komik. 300.000 kişi yargılanmak üzere bekliyor. Fakat bu talihsiz olayı yapan asker ve sivil sayısı öyle tahmin ediyorum 500-2000 kişi arasında bir sayıdır. MİT’in bile haberar olmadığı bir girişimden benim ekmek derdi için bir cemaate yamanan gerizekalı anadolu halkım yargılanıyor, failmiş gibi. Bana gelen haberlere göre (avukat olduğum için insanlar danışıyor, arıyor, bilgileri bu yöntemle öğreniyorum) sivil toplum örgütlerine üye olan insanlar hem tutuklanmış hem de kredi çekip ödedikleri evlerine el konulmuş. AKP adamları almakla bırakmıyor, eşleri çocukları açlıktan ölsün diye çaba harcıyor zannediyorum. Avukatlar ise onurlu bir hukukçu gibi hakkaniyetin yanında duracaklarına gelen davaları korktukları gerekçesiyle reddediyormuş. Kimisi de yapılan işkencelere seviniyor. Sanık savunmaktan korkmak, önce ekmek davasına ihanettir benim için sonra hukuka ihanettir. Nihayetinde elimizde darbeye bulaşmadığı halde hapse tıkılan masum insanlar, bunları savunmak istemeyen avukatlar, aç biilaç kalan çocuklar, ne zaman götürüleceği korkusu taşıyan ve hayatı zehir olan insanlar kalıyor. Tıpkı Ermeni ise alayı kötüdür, Alevi ise yakın, Sarık cübbe takıyorsa mürtecidir adam yerine koymayın söylemleri gibi elimizde Fetullah Gülen Cemaati’ndense (FETÖ) darbeci katildir, karılarına el koyun, çocuklarını işçi olarak çalıştırın, mallarını yağmalayın söylemi çıkıyor. Bunları ise kendilerine müslüman diyen insanlar yapıyor. Açıkça ayetler varken. O ayetler sizi bir gün çarpar umarım, yazıklar olsun hepinize. Gözünüz kör olmuş. Bu körlük hepimize karanlık olacak. Sizden merhamet ummuyorum. Diğerlerinin enayilikleri somutlaşsın diye yazıyorum. Siz tankların önüne yatıp ölen insanlardan sonra çıkardığı Kanun Hükmünde Kararnameler’de “bu kanunları hızlı hızlı yapıp uyguluyoruz ama cezai hukuki idari sorumluluğumuz yok” diyecek kadar korkak insanlarsınız. Sizden beklenecek bir şey yok. Niye yok? Gayr-i mümeyyiz misiniz? Manyak mısınız? Atlar tepişir arada eşekler ezilir diye bir atasözünüz var. Tepişin bakalım. Demedi de demeyin. Atların kavgası sadece eşekleri değil, atları da bitirir.  

ridvancihat@gmail.com   

1 Nisan 2016 Cuma

Birhan Keskin Foucaultcu anlamda bir Parrhesiastes mi?

Dün Birhan Keskin ile ilgili bir yazı yazdım. Bugün de bakalım başka kimler yazmış derken bir yazı gördüm. Mişel Fuko’nun Parrhesia sözcüğünü ele aldığı metinde bizi ilgilendiren bölümler şöyle: Parrhesia, özgürce konuşma, açık sözlülük, her şeyi söylemek, kalbini ve zihnini konuşma yoluyla başkalarına açmak demektir. Bunu yapan kişiye de parrhesiastes deniyor. Ben siz anlayasınız diye Seda Sayandiyeyim. Erol Köse iktidarına saldırışı (Az önceki cümleye basınca video açılıyor). Yıldız Tilbe’nin Tatlıtes iktidarına vurması. Daha iyi anlamanız için bir de siyasetten örnek vereyim: Veremiyorum. Yok öyle biri. Fakat Antik Yunan’da deli gibi elemanlara deniyor. Açıyor ağzını yumuyor gözünü. Filmlerimize bakıyorum, Sarmaşık Filmi’ndeki Nadir Sarıbacak mesela, bir Parrhesiastes.

Fuko, bazı özellikler saymış: Açıksözlülük, Hakikat, Tehlike, Ödev. Açıksözlülük kısmını yukarıda açıkladık. Hakikat ise boşboğazlık etmeden kalbini ve zihnini boşaltmaktır. Tehlike: Söylenen şeyin söylendiği anda bir riski üstlenmesi olarak tanımlanmış. Fuko burada der: Bir insan (bakın şair demiyor Fuko) ancak hakikati söylemenin risk ya da tehlike arz ettiği durumlarda parrhesia kullanıyor sayılır der. Örnek olarak filozof ve tiran örneğini verir. Filozof tirana atar yaparsa ve ağzına geleni söylerse burada parrhesia’dan bahsederiz. Ama öğretmen doğru bildiğini öğrencilerine anlatırsa buna parrhesia denemez diyor. Ödev başlığı altında Fuko, Sözünü Sakınmadanlık’ın (artık parrhesia kelimesini kullanmayacağım n’aber) bir ödev olması gerektiğini söyler. İşkence altında zorla ettirilmiş bir itiraf Sözünü Sakınmadanlık olamaz. (Sözünü Sakınmadanlık’a bundan böyle parhesya diyeceğim.) Parhesya nihayetinde konuşmacının dürüstlük yoluyla hakikatle belli bir ilişki kurduğu, tehlike yoluyla kendi hayatıyla belli bir ilişki kurduğu, eleştiri yoluyla kendisi ya da öteki insanlarla belli bir ilişki kurduğu, özgürlük ve ödev yoluyla da ahlaki kuralla özgül bir bir ilişki kurduğu bir sözel etkinlik türüdür. Bakın Fuko ne diyor: SÖZEL ETKİNLİK TÜRÜ. (Fuko'nun ses kaydı olduğu için bi de çeviri kötü olduğu için yukarıdaki tanım biçimsiz olmuş) Şiir, edebiyat, kurmaca kelimesi geçiyor mu bu metinde. Fuko Ecevit’e yazar kasa atan adamdan bile bahsetmiyor (o adamın böyle bir ödevi yok) Fuko direkt olarak içeri alınan akademisyenlerden bahsediyor. Fuko müvekkillerini savunurken terörden yargılanan Avukat Ramazan Demir’den bahsediyor: Savunmasında “tutuklayın beni siz kimsiniz lan” demişti hâkime. Veysi Erdoğan ise Birhan Keskin’in yazdığı son kitabı överken Birhan Keskin’in bir Parrhestias olduğunu çünkü içinden ne geçiyorsa söylediğini yazmış. Birincisi yukarıda belirttiğimiz gibi bu Parhesya yazılı yoklama yapılan bir şey değil. İkincisi yazılı olsa bile boşboğazlık şeklinde ortaya çıkan sözler Fuko’nun tanımlanmasındaki hakikat şartına aykırı: Kalbin ve zihnin her hareketini yansıtan bir sözel etkinlik olarak parrhesia, bu olumsuz anlamıyla, açıkça Tanrı’nın tefekkürüne engel teşkil eder. Görüldüğü üzere her içinden geçeni her mecrada söylemek, yani her doğruyu her yerde söylemek tıpkı bizde olduğu gibi orda da boşboğazlıkla itham ediliyor. Diğer koşulları hiç tartışmayacağım, risk unsuru falan. Kimse kusura bakmasın ama Birhan Keskin şiir yazarak herhangi bir risk almadı. Öyle bir dizesi yok. Devrim mi demiş, Kürdistan mı demiş, katil hırsız mı demiş, ne demiş? Bunlar bile risk değil şiirde. Kurmaca der geçersin. Haa şöyle olur bak: Bir kesim artık seni satın almaz, Allah koruya! Peki Veysi Erdoğan ne demiş: 



Ya hu çüş!