Bu sitede bişeyler ara

Yükleniyor...

29 Kasım 2016 Salı

Ozan'a Sorular ve Cevaplar

Kafamız karışık, bazen kavramları bazen de olguları yanlış yerlerde kullanıyoruz. Şimdi hemen soru sorarak deşeyim:

1-      Şiir denen şey ile dergi/magazine/mecmua denen şeyin birbirinin müştemilatı gibi algılanmasının sebebi nedir? Dergi denen şeyin şiirin neşrine yarayan bir cihaz/mecra olduğu bilgisi neden kullanılmıyor?

2-      Şiirin neşri mevzusunda dergi cihazının yanı sıra kitap, ses kaydı, video, internet, gazete, elektronik posta, posta kutusu cihazlarının varlığı neden yadsınıyor?

3-      Dergi, birden fazla insanın katkı sunacağı, farklı yönlerden bir konuya yaklaşacağı, farklı türlerde (deneme, şiir, makale) eser oluşturacağı bir mecra iken onun bir tavır dergisi olması gerektiği düşüncesinin sebebi nedir?

4-      Şairler dergilerde bedenleriyle mi şiirleriyle mi düşünceleriyle mi yoksa imgeleriyle (şair imgesi) mi var olurlar?

Dergiler çıkmadan önce tavırlarını belirleyebilirler. Yahut merkez dergisi olurlar. Belki de belli bir yaşın altındakilerin yazabileceği gençlik dergisi olurlar. Sadece şiir dergisi ya da öykü dergisi olabilirler. Daha ileri gidip sadece modern şiirin dergisi, avangart şiirin dergisi, deneysel şiirin dergisi olabilirler. Dergiler zaman içinde tavır da değiştirebilirler. Mesela Heves Dergisi ilk zamanlarında taşra dergisi, sonra merkeze hitap eden dergi, nihayetinde deneysel şiirin dergisi olmuştur. Diri Ozanlar Derneği çıkışını yaparken sadece şiir yayımlayacak ve çok basılıp çok dağıtılacak bir dergi olacağının açıklamasını yapmış ve bu yönde üç sayı çıkmış bir dergi. Ozan Can Türkmen ise burada şiir yayımlamış olan beni -bu yazının yazarını- çok satan bir dergide yazarak etkimi arttırmaya çalışmak ve bazı şairlerle yan yana durup kendimi istiflettirmek ile suçlamış. Bana da cevap hakkı doğuyor. Bur'da sözü sizden alıp Ozan’a çeviriyorum. Canım Ozan;

Çok satan dergide yazacaz diye şiirin malzemesinden çalmadık, seviyeyi düşürmedik, ne yazıyorsak onu yazdık. İkinci olarak ben düzenli olarak bir dergide yazmıyorum. Ve son yıllarda ekseriyetle şiirlerimi sadece isteyen kişilere, ilan ve posta ile gönderiyorum, özel bir neşir peşindeyim. Ayrıca blogumda yazılı müzik kayıt sitemde sesli kayıtlar da neşrettiğim oluyor. Posta ve internet siteleri dışında bazı dergiler ve fanzinlerde –benden şiir istendiğinde- neşrediyorum. Genel olarak da tavrım belli olduğu için, ideolojik olarak alakasız birileri zaten benden bir şey talep etmiyor. Fakat sadece bir tavır dergisinde de yer almıyorum. Son dönemde tavır dergisi olarak gördüğüm bir dergi yok açıkçası. Çıkarmak istediğim dergiyi de maddi imkânsızlıklar nedeniyle erteliyorum. Hal böyle iken sen bi etkiden bahsediyorsun. Ben etkimi arttırmaya çalışıyorum evet, fakat bunu sadece Diri Ozanlar Derneği’nde şiir yazarak değil, internet sitelerinde eleştiri yazarak, twitterda polemik çıkararak, internet dünyasına videolar armağan ederek, şiir neşrederek ve daha burada sayamadığım onlarca yöntemle yapmaktayım. Fakat bunlardan en etkilisi sen de çok iyi biliyorsun ki internet mecrası. Hızlı ve bedava yayılıyor eser. Sen de etkili olmak için yazını önce blogunda sonra twitter hesabından paylaşmışsın. Yani yazını Sirkeci Garı Bekleme Salonunda yazmış, Demirören AVM’de dolaşıma sokmuşsun. Tepki beklemiş ve almışsın. Böyle etkili olacağını düşünmüşsün, haklısın. İyi şeyler etkili olur aslında. Mecra önemli değil. İnci Sözlük’teki o hikayeyi hatırla. Mecrası İnci Sözlük’tü ve etkisi Beckett etkisi yaratıyordu. Atilla Çapraz’ı düşün, duvara yazıyor, bizi çarpıyor.


Gelelim istiflenme meselesine. Dergiler kitap olmadığı için ve birden fazla kişi yazdığı için (Naber hariç) umumiyetle bir istiflenme alanı zaten. Bireysel alanlar posta kutularıdır. Duvarlar, kitaplar, kişisel sergilerde istif olmaz. Tavır Dergileri’ndeki istiflenme ile Serbes Dergiler’deki istiflenme farkını belirleyen bir kıstas yok. İstiflenme nerde başlar ve nerde biter bilemiyoruz. Poetikası olmayan, kadrosu olmayan bir mecrada istiflenme kaçınılmaz. Dolayısı ile istiflenmeyi belirleyen şey yine iyi şiirin kendisi (ve düşüncesi) oluyor. Şiir yazmak için, şiirle var olmak için başkalarına ihtiyaç duyan zavallılar istiflenebilir kanımca. Tüm neşretme ihtimallerinin yokluğunda bile şiir yazan, yazacak olan, mecrayı tanımayan ve en önemlisi mecrayı kutsallaştırmayan birisi istiflenemez. Dergilerin şiirin başat mecrası olarak gören, buna istinaden bu mecrayı kutsallaştıran/ tabulaştıran, dergi ve şiir olgularını birbiri içinde içkinleştiren tavrı kabul etmiyorum. Bu dergiyi tüzel bir kişi olarak değil de gerçek kişi olarak kabul etmektir. Görünebilmek için ancak kabile olması gereken Adanalı Zavallı Şairler’in bir iki sayı çıkarıp kapattığı dergilerdeki istiflenmeye bakarsan anlarsın ne demek istediğimi. Matbu çıkarak tarihe adını kaydettirmeyi şiar edinen ve etkiyi böyle sağlayacağını düşünen dergiler, kabile broşürleri iki ucu boklu değneğin diğer ucundalar maalesef. Etkili olmak ve istif olmamak için çok iyi eserler yazıp, çok dağıtmak, bulunduğu şiir kamusunda nevi şahsına münhasır olmak, hem matbu hem de online olmak gerekiyor. Aynı anda hem adını tarihe kaydediyorsun, hem de aniden yayılıyor günceli haberdar ediyorsun hem de yeteneklisin. Güzel olur öyle.     

5 Kasım 2016 Cumartesi

Emrah Serbes’in Müptezelleri

Antalya’da garsonluk yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye başlıyor roman. Birinci tekil şahıs, samimi bir kitleye, on beş sene evvel yaptığı itlikleri, hergelelikleri aktarıyor, samimi bir dille, yani dillerin en samimisi ‘gündelik konuşma dili’yle. Aslında öyle başlamıyor Emrah Serbes’in Müptezeller’i; bir paragraf daha var sayfanın başında, köpeklerden -fakir köpeklerden- bahseden kısa bir paragraf. [Buraya kadar yazdıklarımı sinema diline aktarırsak daha rahat iletişim kurabiliriz sizinle]: Anlatıcı, dinleyenleri bir kafede toplasın, tam on beş sene öncesini anlatacakken birden köpek havlaması duysun sanki, bu havlama, onda bir bilinç akışına sebebiyet versin ve gözlerini kapayıp köpeklerle ilgili düşüncelerini sunsun, daha epik fakat. Sonra birden gözlerini açıyor, yaka mikrofonunu pıt pıt vurarak kontrol ediyor ve Antalya’da garsonluk yapıyordum, Belek’te, on beş sene evvel diye bulunduğu zamana ve mekâna dönüyor. Buraya kadar her şey normal ilerliyor. Anlatı başlıyor. Dört farklı şehirde, hepsi bir ya da iki yıl süren olaylar derleniyor, roman diye önümüze sürülüyor. Biterken de anlatıcının tekrar başa, insanları topladığı kafeye dönmesini bekliyoruz. Hani filmlerde olur ya, flash back’ten sonra, neticede gerçek zamana getirilir, sonra uğurlanırız. Burada ise on beş yıl öncesine bir flash back yapılıyor ama romanın son sayfasında flash back olduğu unutuluyor, sekiz-dokuz yıl öncesinde olay bitiriliyor. Beş-altı yıl boyunca birinci tekilin ne yaptığını biliyoruz, sonraki on yıl boş, günümüze kadar yani. Anlatıcı, kahramanın henüz ikinci sayfada on dokuz yaşında olduğunu belirtiyor. Antalya, Bursa, Ankara serüvenlerinin bitip İstanbul serüveninin başlayacağı 113. Sayfada ise kahraman yirmi dört yaşında olduğunu söylüyor. Demek ki altı yıl geçmiş, kaldı elimizde 9 yıl. İstanbul parkurunun başlayacağı 115. Sayfanın ilk cümlesi ise şöyle: Boşa geçen iki yılı saymazsak İstanbul’a yeni gelmiştim. Ben cümlenin manasını kavrayamadım, romandan bir bölüm niye böyle başlar muhakeme edemiyorum şimdilik. Olaysız ve burada anlatmaya değer hiçbir gelişmenin yaşanmadığı iki yılı saymazsak üçüncü yılın başında şöyle bir şey oldu demek mi istedi? Yoksa iki yıl da bu cümlede harcayayım kalan yedi yılı diğer cümlelere pay ederim mi demek istenildi? Bilmiyorum. Neresinden bakarsak bakalım gereksiz bir cümle. Zaman problemimiz devam ediyor: Romanın 163. yaprağa gelen son sayfasında ise geçmişte –hadi 7 yıl geçmişte diyelim- yaşayan karakter Beşiktaş sahilde elinde birasıyla karanlıklara doğru ufak ufak yürüyüp kayboluyor. Tam bu esnada başta kurduğumuz film setindeki kafeye dönüp dinleyicilerine bir mesaj vermesi ya da en azından bir veda etmesi beklenen yaşlı anlatımcı (15 yıl önce 19 yaşında ise şu an 34 yaşında olmalı) hiç yokmuşçasına kayboluyor. Evet, hem yazar hem de editör ilk sayfayı unutuyor. İlk sayfada üst kurmacaya çok yakın bir teknik kullanılmış, üstkurmaca denenmiş hatta, 128. Sayfadaki okurla dertleşme bunu gösteriyor. Kafede otuz dört yaşındaki anlatıcı şöyle bir cümle kuruyor: Allah kahretsin, hayatım nereye gidiyordu böyle. Burada anlatıcının yarattığı anlatı dünyasındaki kahraman anlatı perdesini işaret parmağı ile sarsıyor, kafedekilere ve yazara selam veriyor. Yukarıdaki cümleyi bir iç konuşma olarak değerlendiremeyiz çünkü benzer bir cümlede yani romanın son cümlesinde dirhem dirhem kaybolsam diye düşündüm, yavaş yavaş içmeye devam ettim diyor. “Diye düşündüm” denilerek kafedeki anlatıcı ve dinleyici personaları muhafaza edilmiş. Bu muhafaza 128. sayfada yok.

Şimdi buraya kadar yazdıklarımı muhtemelen anlamadınız. Şöyle söyleyeyim: Üstkurmacadan nefret ediyorum. Metafiction (üstkurmaca) bence günümüze uygun bir anlatım yöntemi değil. Modernizm ile postmodernizm arasında kalmış belirsiz bir hududu zamana çevirdiğimizde elde edilen zaman aralığında çok denenmiş ve açıkça söylemek gerekirse suyu çıkarılmış bir metot üstkurmaca. Günümüz insan beyni üstkurmacayı yazınsal alanda kaldıramaz. Görsel alanda belki hâlâ çok güzel bir metot olan (sinemadaki dış ses mesela) üstkurmacanın yazılı edebiyattan tamamen silinmesi gerekiyor. 80’lerde erotik filmlerde oynayan oyuncular nasıl bu utanç verici durumu unutup hayatlarına devam ettilerse, üstkurmacaya bulaşmış bütün yazarların (özellikle zavallı öykücülerin) bu kitsch, bayat, modası geçmiş tekniği uyguladıklarını unutmaları şart oldu artık. Emrah Serbes kesinlikle üstkurmaca kullanan bir yazar değil, bu son romanında da böyle bir teknik kullanmamış. Çok küçük bir istisnayı dışarıda tutarak söyleyelim, onu da yukarıda belirttik. Ben sadece çok zevk alarak okuduğum romanın acaba üstkurmaca mı yoksa değil mi olduğuna bakarken yaşadığım zaman kazasını aktarmak istedim. Ve yaşanan bu zaman kazası, romanın sahiciliğini tabii ki zedelemiş. Edebi eserlerde sahicilik nasıl zedelenir? Bir alt başlık eşiliğinde elimizdeki romana bakarak cevaplamaya çalışalım.

Edebi Eserlerde Sahicilik Nasıl Zedelenir?

1-     Zaman problemi.
Olayın geçtiği tarih ve olayı anlatırken harcanan zamanın uyumsuzluğu. Bunu yukarıda açıkladık.
2-     Eksik araştırma.
Karekterimiz, genç, parasız, alkolik, esrarkeş ve orada burada garsonluk yaparak geçimini sağlamaya çalışan bir loser. Dandy, bohem, flaneur, serseri diyemiyoruz. Karakter gerçekten de bunların bile altında bir müptezel. Arasıra üniversitede okumayı ve roman yazmayı deniyor başaramıyor. Sokağa, sokak diline alışkın olduğu halde esrarkeşin esrarsız kaldığı durumu tıbbi bir terim olan yoksunlukla aktarmış. Uyuşturucu argosunda bu durma harman kalmak deniyor. (s.102) Romanda bir çok argo türü var. Mesela ayyaş argosunun nadide kelimesi piyiz bile geçiyor. Harman’ın geçmemesi sahiciliği biraz zedelemiş. Anadolu geleneklerinde içeri giren içeridekilere, yoldan geçen oturanlara, küçük büyüğe selamın aleyküm der. Bir küçük bir büyük aynı anda yürüyorsa küçük selam veremez. Bir büyük bir küçük oturuyorsa yoldan geçenin verdiği selamı küçük alamaz. Bu usül, şehirlere de sirayet etmiştir. Kahveye girer ve selamın aleyküm dersiniz. Romanda ise iki kafadar hoca denilen bir zatın mekânına giriyorlar, ilginçtir ki hoca ayağa kalkıyor ve içeri dalan iki serseriye “selamın aleyküm” diyor. (s.107)

3-     Türler arası problem ve endüstriyel yayıncılık.
Müptezeller başkarakteri aynı fakat olayların ve şehirlerin farklı olduğu dört öykünün birleşmesinden oluşuyor. Başkarakterin aynı olmasından ve İsmail adlı karakterin olur olmaz yerden birden fırlamasından başka bu öyküler arasında hiçbir bağ yok. İlk öyküdeki karakter diğer öyküde yerini bir başka karaktere devrediyor. Müptezeller bu yönü ile bir öykü kitabı aslında. Kitabın künye sayfasına baktığımızda tür olarak Türkçe Edebiyat denmiş (böyle bir tür var mı) fakat özgeçmişte “Müptezeller (Roman)” tabiri geçiyor. Dolayısı ile kitabın roman olduğunu buradan anlıyoruz. Roman diyebilmek çok güç aynı karakterin beş altı yılda çeşitli şehirlerde başına gelen şeylerin anlatıldığı esere. Öyküler ya da anılar diyebiliriz. Çünkü olaylar arasında bir illiyet bağlantısı yok. Satış kaygısı da bu yola sürüklemiş olabilir yayınevini.

Bunun dışında kitapta çeşitli kapatılma alanlarının (akıl hastanesi, hapishane, denetimli serbestlik müdürlüğü) güzel işlenmesi, anlatımın ahengi, karakterin düzeyli melankolisi takdir edilecek noktalardan. Alamet-i farikası internetten ve eserlerden eril dil toplamak olan feminist koleksiyoncuların da yoğun ilgi göstereceği bir kitap olmuş kanaatindeyim. Karakterler ile ilgili çok içki içmeleri ve eğilimli olmaları dışında bir ayrıntı verilmediğinden analizlerini yapamıyorum. Antalya’daki İsmail, Ankara’daki Karabüklü, İstanbul’daki Erkut hemen hemen aynı kişi. Özellikleri: Ev arakadaşı, alkolik, küfürbaz ve en önemlisi ana karakteri tatmin eden çoğu zaman da düzelten bir tür süper egonun mücessem hali. 

Cihat Duman, ridvancihat@gmail.com

13 Eylül 2016 Salı

Yozgat’ı satsanız bu tazminatları ödeyemezsiniz.

Gerçi Yozgat satılarak hiçbir ödeme yapılamaz ya. Şöyle diyeyim: Karadeniz’in tamamını HES’çilere, Kuzey Kıbrıs’ı Yunan’a satsanız yine ödeyemezsiniz yok yere tutukladığınız, ihraç ettiğiniz masumların tazminatını. Müvekkile hâkim aynen şunu soruyor: Fetullah Gülen hakkındaki görüşleriniz nelerdir? FETÖ hakkında ne düşünüyorsunuz? Başka bir müvekkile ise şunu soruyorlar: Ortaokulda hangi okula gittin? Sıradan insanları Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nı ortadan kaldırmaya teşebbüsten ağırlaştırılmış müebbet ile yargılayıp işe alım mülakatındaki gibi komik sorular soruyorsunuz, cevabına bakmadan da içeri tıkıyorsunuz. Olağanüstü Hal ilanı darbe girişimi engellendikten sonra ve teşebbüs edenler tutuklandıktan sonra yani kamu düzeni kendi kendine sağlandıktan sonra keyfi olarak ilan edilip, muazzam bir fırsata dönüştürüldü. İnsanlar hiçbir gerekçe gösterilmeden, savunmaları alınmadan tutuklandı. Anayasa’nın 15. Maddesinde olağanüstü hal rejimlerinde bile sınırlanmayacak, ortadan kaldırılmayacak haklardan (buna çekirdek haklar da deniyor) bahsedilir. Bunlardan bir tanesi de kimsenin din, vicdan, düşünce ve kanaatlerinin açıklanmaya zorlanmayacağıdır. Bu hak, Anayasa’da ve AİHS’de yaşam hakkından sonra gelene önemli bir hak. Haberleşme hürriyetini engellersin, seyahat özgürlüğünü engellersin, kafana göre takılırsın fakat bazı haklara OLAĞANÜSTÜ HAL REJİMLERİNDE bile dokunamazsın. KHK’ler ile sınırlandırma getiremezsin. Bunlardan bir tanesi de suçların ve cezaların geriye yürütülemeyeceği, yani kimseye cemaatin kolejinde okuyup okumadığının sorulamayacağıdır. Fakat polis, işe alım mülakatında ne dandik soru hazırlamış ise, sorgu hâkimleri de aynı soruları, utanmadan mahkemede müvekkillere soruyor. Sanki meslek lisesinden mezun olmuş, tesadüfen hâkim yapmışlar. Hukuk bilmiyor. HÂKİM SORUYOR: Gülen hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Sana ne! Bunun suçla, üzerime attığın suçla ilgisi ne? Yok. Düşüncemden, kanaatimden, yargıya ne? Cinayet işleyene Pink Floyd hakkında ne düşünüyorsun diye soruyor musun? Sana ne Pink Floyd ile ilgili düşüncem. Burası anonim şirket iş görüşmesi mi yoksa mahkeme salonu mu? Hâkimler ne zamandan beridir yerindelik denetimi yapıyor diye sormayacağım. Kendimi bildim bileli, avukatlığa başladım başlayalı -10 yıldır-  KCK, Balyoz ve sair davalarda kendilerini vatandaşa yeterince rezil ettiler zaten. Ben bu rezilliğin devam ettiğini hatırlatmak için yazıyorum, ıslah olsunlar değil. Hâkimler yerindelik denetimi yapamazlar. Anayasa 138 açık. Hukukilik denetimi yapar hâkim, bağımsızdır, siyasi yerindelik onu bağlamaz. Haa, anayasadaki hukuk devleti ilkesini çıkarıp polis devleti ilkesini getirirseniz, uygulamalarınız sırıtmaz, biz de aniden ikna oluruz. Hiçbir şey olmasa bile riyakârlık ortadan kalkmış olur. Yönetenler ile yönetilenlerin hukuku aykırı olur, yönetilenler yönetenleri sorgulayamazlar, içimize siner.

Olağanüstü hal kanun hükmünde kararnameleri, anayasanın 121. maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda çıkarılır. Yani darbe sebebiyle KHK çıkarıp, bütün muhalifleri tutuklamak, işten atmak içerikli yazdığınız maddelerden ötürü hepiniz yargılanacaksınız. Anayasa Mahkemesi, çıkan metnin resmi gazetedeki adıyla bağlı değildir. Metnin hukuki tavsifini serbestçe yapabilir. Daha evvel 425 ve 430 sayılı olağanüstü KHK’ları olağan KHK sayılıp bu şekilde iptal edilmiş idi. Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki bir grubun yaptığı silahlı eylem nedeniyle Maraş’ta tutukladığınız, ihraç ettiğiniz öğretmenin hesabını vereceksiniz. Ama önce birilerinin çıkıp bunu Anayasa Mahkemesi’ne götürmesi gerek. Pardon mahkeme demişim.    


İhraçlarla ilgili yanlış bilgiler sunuyor bazı kesimler, moral bozmak için. İhraçlara karşı yargı yolu kapalı imiş. Değil, açık. İtiraz edilebilir, idare mahkemesinde dava açılabilir. Alınan ihraç kararları evvela siyasi olduğu için idare hukukunda idari işlemlerin temel ilkelerinden olan MAKSAT ilkesine aykırı. İkinci olarak bu kararlarda gerekçe yok. Gerekçe olmak zorunda değil fakat dava açıldığında İYUK uyarınca idare, mahkemeye gerekçe bildirmek zorunda kalıyor. (Emir çok yukarıdan geldiği için atmosfere ulaşana kadar gerekçesi yanıyor). Aydınlanma için dava açmak şart oluyor bu haliyle. Fakat süreleri kaçırmadan… Dikkatli olarak. İyi hukuklar hepinize. 

Av. Cihat Duman
ridvancihat@gmail.com

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Ümit Güçlü insanı üzerinden Bakire Erkekler Şiir Yazabilir mi?

“Sen bana orospuçocuğu dedin ya; Seni bir orospuçocuğu gibi indiricem İsmail, arkandan.”


(Sarmaşık Filmi, 2015)

Dehşetler İçerisinde, Hece Yayınları tarafından basılan bir şiir kitabının adı. Yazarı Ümit Güçlü’dür. Kitap bana bir sahaf tarafından gönderilince inceleme fırsatı bulabildim. Müsaade olursa kitap ve şiir hakkında biraz yazmak isterim. Çünkü bu çocuk twitter üzerinden bana 5 Haziran Günü orospuçocuğu dedi. Ve aldığım haberlere göre de cinsel bazı suçlar işliyor. Kitapta şiir diye okurun önüne verilen şey şiir olmamasının yanı sıra bakir bir adamın bu bekâreti yazı yoluyla okura sunmasından ibaret bir takım sayıklamalar var. Yazar, kitap boyunca bastırılmış cinselliği ve doğru yöne kanalize edilemeyen testosteronu adeta okurun yüzüne fışkırtıyor. Kitabın sanat bağlamında verdiği tek rahatsızlık bu olduğu için bu konu üzerine eğilip, analizimi ona göre edeceğim. Hece Yayınları son dönemlerde önüne gelen ve maduniyet elde edeceği herkesin kitabını basma yönünde irade gösteriyor. Bunda derginin Ak Parti’nin eline geçmesinin (özellikle genel yayın yönetmeninin değişmesinden sonra) katkısı büyük. Ümit Güçlü de bu modanın kurbanları arasında olmuş, “şiir kitabı” çıktığı için de kendini şair zannetmiş. – söhpet--Ne acı değil mi birilerinin nefer ihtiyacını size şair payesi vermesi mukabilinde karşılaması.—söhpet-- Ümit Güçlü’nün metinlerinde henüz bu neferliğe ilişkin imgeler olmasa da yukarıda bahsettiğimiz gibi libidonun yanlış kullanılması geniş ölçüde kendine yer bulmuş.

Ümit Güçlü’nün metin evreninde hadi şiir diyelim sevinsin, şiir evreninde bir ses yok. Bir düzyazı metninin bazı kelimeleri atılarak, eksiltilerek masaya getirilmesi var. Metne bazı kelimeler, fiiller, fiilimsiler eklediğimizde metin deneme haline geliyor ve ahenk kazanıyor. Bunun yanı sıra dizelerin hemen hemen yarısında teşbih ya da açık/kapalı istiare yanlış gereksiz kullanılmış. Zaten bunlardan başka da lirik bir şiirde olması gereken hiçbir sanat tekniği yok. Var olan bir iki tekniğin yanlış kullanımını ve bunun cinsel kaynaklarını araştıracağız, örneklerle tabii, lafı atıp kaçmak yok.