Türkiye dergiciliğindeki bir takım boşlukları doldurmak ve
üretime “başka” bir katkıda bulunmak amacıyla kalabalık bir ekip tarafından
kurduğumuz ve 7 sayı çıkarmış bulunduğumuz Natama
Dergisi’nden; dergide bir takım iç kamplaşmaların husule gelmesi ve
derginin çıkış amacına aykırı olarak poetik olmayan dış kutuplaşmanın bir
tarafını temsil edecek konuma yerleşmesi sebebiyle, istifa ediyorum. Hiç
şüphesiz dergi içi kamplaşmanın ve dış kutuplaşmanın oluşmasında kendimin de
tembelliği, umursamazlığı, yorgunluğu ve bireysel hataları mevcuttur. Sırf bu
yüzden bile olsa dergiden ayrılmaktan başka bir çare kalmamıştır. Dergiden
ayrılış serüvenim geçtiğimiz Mayıs ayında yayın kurulundan istifa etmemle
başlamış ve kademe kademe bugüne gelmiştir. Dergideki arkadaşlara
teşekkürlerimi sunar, okurumuzun önünde saygı ile eğilirim. Konu ile ilgili dedikodusal herhangi bir soru soranların
ise -ne kadar yakınım olurlarsa olsunlar-, canlarını yakarım.
Bu Blogda Ara
5 Ağustos 2014 Salı
20 Temmuz 2014 Pazar
maskeli çarşıda premodern insanın davranış biçimleri
bu yazıyı okumadan 2011 tarihli bu yazıyı oku
Sosyal medya diye bir
şey çıktı. Ben buna maskeli çarşı diyorum. Yani yeni buldum bu tamlamayı. Bir masken,
kostümün ve seni anlatan kısa bir pankart alarak, Üsküdar Çarşı’ya çıkıyorsun. Çarşının
durumuna göre cebinden çıkardığın kalemle çarşıda bulunan yığına (kitle ya da
halk demiyorum) düşüncelerini yazıyorsun, pankartlar birikiyor vs. konunun
şiire ve şairliğe değen yönünü daha evvel (2011) yazmıştım. Şimdi biraz da
avamın anlayacağı şekilde buradaki insanı inceleyelim. Buradaki insan bedensiz
bir insan, bedeninin fotoğrafını koysa bile 3 boyutlu değil ve ayrıca ebatları
anlaşılmıyor. Buradaki insan bir yazar. Bu insanın diksiyonu, hitabeti, ses
tonu/güzelliği yani onun fizyonomisi anlaşılmıyor. İnsan ilişkilerinde başı
çeken fizyonomi, sosyal medyada, maskeli çarşıda yok. Düşünce önem kazanıyor. Analitik
düşünce ve dili güzel kullanma becerisi öne çıkıyor. Zaten tweetin sanata
değdiği nokta da bura. Ama konumuz bu da değil.
Sosyal medyayı
kartvizit olarak kullananlar var. Adı soyadı ve fotoğrafıyla burada. Onu gerçek
hayatta tanıyanlar maskeli çarşıda da tanıyor ve iletişim kurabiliyor. Bu insanlar
bazen bir yerlerde çay içme keyfi yapar, saftır, boşboğazdır, duyarlıdır,
temizdir, çoğu tuvalete gittiğini gizler ve tuvalette paylaşımda bulunmaz. Sağlıklı
bireyler.
Kimileri de felsefi
bir kavram ya da uydurulmuş bir rumuzla, anonim bir fotoğraf ya da ünlü birinin
yüzüyle sahneye çıkar. Mesela Cemalettin ağaçkakan isminde biri olsun, profil
fotoğrafında bir kuş, biyografi kısmında da harcı alem bir vecize. Kimileri
böyle sessiz sessiz ortamda durur, ara sıra eğlenir. Kimileri de götüne kazık
sokulmuş gibi fenomen olmak için asar, takipçi sayısını arttırdıkça arttırır,
gündem maddesinden gündem maddesine koşar, bunu yaparken de muhakkak yanından
yöresinde bir şıracıyla dolaşır. Hatta bunlar çakal sürüsü gibi 30-40 kişi
sürekli birbirleriyle rtleşerek genel rtleşme içinde paylarını yüksek tutarlar.
Okuduğu iki genel kültür kitabıyla birbirinden gördüğü yarım yamalak bilgileri
harmanlayıp, bu böyleyse şu şöyledr o vakit o öyledir yöntemiyle bi kere türk
soluna bi kere kürtlere bi kere kadın cinayetlerine bi kere Sakarya depremine
uygular, sabahlara kadar birbirlerini kandırırlar. Bu 30 kişi ne hikmetse
adlarını maskeleyerek anarşistliğin kralını yaparlar ama en ufak bir meselede
fikir ayrılığına düşmezler. Zaten bir olay çıktığında hepsi ilk yorumu yapmak
ve taraf almak için birbirini bekler. Biri rengini hafif belli edince diğerleri
de deli gibi abanır. Çünkü fikirleri yoktur, sadece binlerce takipçileri
vardır. O sakat personalar, gerçek bir kişi kendilerine sataştığında ise sanki
şahıs haklarına saldırılmış gibi tepki verir, küser, adam toplar intikam
alırlar. Kırılgandırlar. Hukuken ve vicdanen bir hakları varmış gibi
hissederler. İçine girdikleri maskeyle bütünleşmiş ve kendilerini
kaybetmişlerdir. Bu maske içinde artık kadın, erkek, pkkli, gezici, yaşlı genç
vs olamayacaklarını anlayamazlar. O kadar ki bunların takipçileri de onları
gerçek sanar ve bir mefkure yükler, maske ile et sıkı sıkıya bağlanır, “merhaba
en azut, senden bu erkek egemen dili beklemezdim”. Nerden biliyorsun adamın
erkek olduğunu, belki erkeklik organı yok ve bunun yerini eril dille
dolduruyor, bu özürlünün bu hareketini eleştiremezsin ki, sakatın değnek
kullanmasını ateşli silahlı kanunlara bağlamak gibi bir saçmalık olur bu? “Eski
sevgiliniz mi neden adı soyadı yüzü belli olmayan bu personayı sırf 50.000
takipçisi olduğu için ciddiye alıyorsunuz? O zaman siz kezosunuz? Hiç tanımadığın
hatta hiç olmayan birini burnundan çıkardığı sümüğü kanepenin altına sürdüğü
için yargılayamazsın. İşte 20 Aralık 2013 tarafından bu şahıslara geçen diyaloglarım.https://twitter.com/cihatolog/status/414005386572599296
11 Temmuz 2014 Cuma
çiftleşmek bakmak ve kezoluk üzerine
bakmanın cinsel olup olmadığını tartışmadan evvel cinselin olup olmadığını tartışmaya gerek var. eğer cinsellik varsa her şey cinseldir. eğer cinsellik yoksa hiçbir şey cinsel değildir. fakat daha evvel pek biçimsiz bir kelime olan cinselliğin de yerine başka kelime bulalım. konumuzu açacak bir isim. çiftleşme diyelim buna. çiftleşmek var mı, yok mu? çiftleşmek var. o halde bana göre her şey çiftleşmekle ilgilidir. peki bir erkeğin bir kadına bakmasının çiftleşmeye davet ya da çiftleşme ile çok yakından ilgili olduğunu nasıl anlayabiliriz. peki bir kadının bir erkeğe bakarken peki bir kadının kadına peki bir erkek? bakış anında çiftleşme organına bakmak gerekiyor. ereksiyon ya da sulanma var mı? çünkü bir insana bakmanın ne anlama gelmediğini ancak böyle anlayabiliriz. herkes çiftleşme organını açsın şehrin en işlek caddesine çıksın. o zaman bütün gerçek tecavüzcüler ortaya çıkacak. bir çocuğun bir kadının bir erkeğin bir kedinin yansıttığı güneşin göz tarafından beyne aktarılmasındaki şeyi yoksa nasıl anlarız?
geçenlerde kadının biri sosyal medyada "ağzından kezo lafını düşürmeyen erkekler bizler eğildiğimizde götümüze bakıyor" diyerek "kezo" kavramıyla "bakma eylemi" arasında rabıta kurdu. kadının götünde de gözleri olduğu için kendisine bakan erkeği tespit etmiş, demek ki sadece götten sallamıyor, aynı zamanda götüyle görüyor da. kezban'lık bakışla ilgili olamaz, mukayese edilemez. kezbanlık kadınlıktaki yarıktır/yarılmadır bu yarılmanın erkek tarafından bilinçli bir şekilde yanlış anlaşılmasıdır, kezbanlık kadının verdiği açıktır, kezbanlık tiksindiricidir. bakış kutsaldır. bakışın çiftleşme organını şişirmesi yani kalpten organlara kan pompalaması sadece sapanlarda/sapıklarda gerçekleşir. ve bu bir hastalıktır, bu tür hastalar öldürülmelidir. bakışın abartılması ve muhatabın rahatsız edilmesi (ereksiyon olmasa bile) sapıklık değildir, suçtur, günahtır, cezalandırılmalıdır.
10 Temmuz 2014 Perşembe
İlk Şiir Kitapları Üzerine Düşünceler
2000’li yıllar şiirin nereye yöneldiği
konusunda yapılan tartışmalar bağlamında renkli geçmişti. 2000-2010 yılları
arasında şiir üzerine yapılan gerek dergi mecralı tartışmalar, gerek sanal
ortamda yapılan kavgalar şüphesiz şiirimizi bir mısra mesafesi kadar da olsa
ileri taşımıştır. 2010’lu yıllara geldiğimizde ise bu tartışmaların, şiir
üzerine düşünce yazılarının azaldığını görüyoruz. Peki, ne oldu? Şair, şiirle
ilgili neden sustu? ? Günümüz şiirinden uzak ve akademisyenlerin ikinci yeni
fetişizmi ile ilerleyen bir akademi, susmuş şairler hiç tat vermiyor. Bu suskunluğu
bir nebze olsa bozmak, ortama çığlık veremesek bile ufak bir fısıltı vermek
adına, 2012-2013 yıllarında ilk kitaplarını yayımlayan on iki şairi seçtik.
Şüphesiz bu yıllar arasında sadece bu 12 ilk kitap yayımlanmadı. Yayımlanan
fakat elime geçmeyen, elime ulaşsa da kitaplığımda kaybolan kitaplar da var.
Burada amacımız 12 şairi göğe yükseltmek ya da tenkit ederek yerin dibine
batırmak değil. Amacımız günümüz şiirine ulaşmaya çalışan okura ya da ortamı
anlamaya çalışan şaire, 12 şair üzerinden örnekler göstererek harita tutmak.
Kitaplarını okuduğumuz şairler ve ilk kitaplarının isimleri şöyle:
Mehmet Molla,
Mehmet Davut Özdal, Ekim 2011
Maaşsız,
Mehmet Davut Özdal, Haziran 2013
Kemik Yasası,
Emre Öztürk, Ocak 2012
Sistem Çöktü Misal Çok Yalnızım, İsmail Aslan, Eylül 2012
Büyük Şehir Kahve Molasında, Enes Özel, Ekim 2012
dünyanın en modern zebrası siyah beyaz, Davut Yücel, Kasım 2012
asdasd,
Özgür Göreçki, Aralık 2012
Kırmızı Perfect, Rıdvan Gecü, Şubat 2013
İhtimal Cüce,
Murat Çelik, Temmuz 2013
Sağcılık Şiirleri, Ufuk Akbal, Temmuz 2013
Tutukevleri Boyunca Ahizelerde Bırakılanlar, Kadir Yanaç, Temmuz 2013
İronika,
Özgür Ballı, Ocak 2012
Aşağıdan Seveceğim Ülkeyi, İsahag Uygar Eskiciyan, Haziran 2013
Bu ilk şiir kitaplarından evvel yazılan şiirle
ilgili kitaplar da bu dönemde çıkmış oldu. 2000’lerde dergilerde yazılan
yazılar, 2000’lerin sonunda ve 2010’ların başında kitaplaştı. Enis Akın’ın Kekeme Türk Şiiri, Murat Üstübal’ınDirimkurgu, Hayriye Ünal’ın Eşikteki Özgürlük, Serkan Işın’ın Tüğün, Utku Özmakas’ınMilenyum Kuşağı gibi kitaplar 2000’li
yıllardaki şiiri ve önceki şiiri algılama ve yorumlama açısından faydalı
diyebileceğimiz eserler. Bu dönemde kendini avangart ya da yeni iddia edenlerle
konvansiyonel şairler tartışmışlardı. Konvansiyonel şairler kendini ‘yeni’
iddia edenlerle “taklitçi”, kendini ‘yeni’ iddia edenler ise konvansiyonellere “gerici”
diyordu. Bu yazının amacı yeni-eski tartışmalarını alevlendirmek değil, son
yıllarda ilk kitabını çıkartmış şairlere bir bakmak.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bir Mezarlık Komedisi: Gassal
Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...
-
Beni odana götür ve düz. Senin sözcük dağarcığında İnsanda arzu yaratan Tarifsiz bir şeyler var. Philip Dick, Le Bal des Schizos* ...
-
(Yazı şahsi kin gütme yazılarından biridir, edebiyatla alakası yoktur. Şahıs, açlık grevleri için imza toplarken benden imza istememiştir...
-
Birhan Keskin şiiri ile tanışmam 2007 yılına denk düşüyor. Y’ol adlı kitabının ilk sayfasına on.dört.2007 yazmışım. Sonrasında çıkardığı...



