Bu Blogda Ara

15 Temmuz 2021 Perşembe

Devrim Horlu şair değildir.


Canınız ferahlamak istiyor ve şiirlerinizi paylaşmak zorunda kalanları kontrol ediyorsunuz. Adınızı yazıp aratıyorsunuz. Hangi dizelerin insanları çarptığını görüp eğleniyorsunuz. Sözün değer görmesi kıvanç verici. Bugün adımı arattım Mazlum Mengüç diye biri “cihat duman ve aveneleri” diye tweet atmış. Ardında yeterince anlaşılır olmadığı düşüncesiyle olsa gerek “en büyük varlığı abisinin koltuğunun altında olmak olan dalyaraklar sessizce köşelerine çekilebilir mi lütfen” diye bitirmiş. Yav ne alaka arkadaşım. Beş dakikada nereden nereye geldik. Ben kimim? Avenelerim yani yardakçılarım kim? Kendisini işten atmayayım diye bana yağ çekme ihtimali olan stajyerim bile yok ki. Yalnız başıma avukatlık yapıyorum. Müzik grubum yok. Şirketim yok. Kim, neden bana yardakçılık yapsın? Ben AKP miyim? Suç örgütü müyüm? Taşralı, hayatında İstanbul kültür ortamı görmemiş, gece hayatı nedir bilmeyen, sosyal medyayı kaynak zanneden yerel yazar ve şairlerin, tefsircilerin, kalpazanların, komplocuların, dedektiflerin, ilahiyatçıların hayatıma özendiklerini yıllardır edindiğim tecrübeye istinaden biliyorum. Daha evvel kopyalarını gördük. Yabancılarla arkadaş olmadığımız için de aramıza almadık bunları. Fakat bu yüzsüzler her fırsatı kullanıp bir şekilde arkadaşımız olmaya çalışıyor. Olamayınca da arkadaşlarıma avene deme küstahlığını gösteriyor. Oysa benim içinde olduğum arkadaş grupları tabii gruplardır. Edebiyat yapmak için toplanmamışlardır. Bilakis edebiyat onları toplamıştır. Şiirini bir diğerine kabul ettirmek bizde çok ayıp olduğu için karşılıklı yaltaklanma görülmez. Oluşumu on yılı bulan, bariyerli, kapalı gruplardır. Diyarbakır’dan gelip giremezsin içine. Önce kapısında 4-5 yıl beklemen gerekir. Yani özetle edebiyatçı arkadaşlığının nasıl olmaması gerektiğini anlatır etrafa benim dâhil olduğum arkadaş grupları. Karşılıklı eleştiri küslük getirmez. Tabii olmayan övgüler ayıptır.

Biraz araştırma yaptım bu Diyarbakırlı genç Mazlum Mengüç geçen gün şiir kitabı çıkarmış. Kitabı İthaki Yayınları basıyor. Şiir dizisini yöneten kişinin adı Devrim Horlu. Bu şahıs iki üç sene önce Nişantaşı’nda bir yazarın yeni kitap kutlama partisinde yanıma gelip “ben sizi çok seviyorum” demiş sonra sosyal medyadan eklemişti. Oradan şiir kitabının olduğunu öğrenmiştim. Sizi çok seviyorum deyip saygı ile yaklaşınca oldukça ürkmüştüm. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duymasına katlanamam. Hadi biraz dertleşmiş olayım. Herhangi birinin bana sevgi ve saygı duyması hoşuma gitmez. Bu bir hastalık belirtisi olabilir. Bana da düzgün gözükmüyor bu hasletim pek. İlgi görmekten hoşlanmam. Fakat birinin ya da birilerinin bana uzaktan ilgi duyduğunu hissetmek oldukça rahatlatıcı bir duygudur. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duyması ürkütücü fakat bu kişinin şair olması hele de genç şair olması göğsümü sıkıştırır. Yarı ölürüm. Yarı durur. Çünkü Şeyh Galib’i sevip sayamazsın. Okursun. Anlıyor musunuz? Hayran olursun. Örnek alırsın. Sevmek ve kısmen saymak ise bedenle ilgilidir arkadaşım. Sen benim bedenimle daha önce muhatap olmadın ki beni sevesin. Belki de ben bok gibi bir insanım. Özetle salt şiir yazdığı için bir insanı sevme, sayma, onunla arkadaş olma, borç alıp verme gibi alışkanlıklarım yoktur. Devrim kendi çapında çalışıyor. Adam topluyor. Ve sanırım kendi etrafına adam topluyor. İşte bizim yıllardır eleştirdiğimiz hareket. Varsa kitabın getir basayım mantığından çevre üretmek. O çevre sonra editörlerin başını yiyor tabii. Siz çocuksunuz bilmezsiniz. Ağababalarıyla güreşmişiz biz.

Şiir kitabı basmak kötü bir şey değil. Arada bir tane iyisi çıksa on beş kötüyü affettirir. Fakat şiir kitabını bastığın birisi salt bu sebeple şiir ortamına girdiğini ve söz sahibi olabileceğini sanıyorsa cezalandırılmayı paylaşacaksınız demektir. Hele hele iftira ve boşeleştiri en sevmediğim eylemlerdir. Ben bu akşam açıktan Devrim’e bu yüzden Mazlum’un yukarıda yazdığı iftiraları silmesi için baskı yapıp bir saat de mühlet verdim. Benimle dalga geçtiler. Ben de işi şahsi alıyorum artık.

Cevdet Karal 11 Temmuz 2021 günü tweet atıyor: “Dün akşam bir şiir yazdım diyen, ya şiir yazmamış ya da oturduğu yerden bir ahkâm kesmiştir. Şiir, günler boyu oluşur. Ve bir gün olur, oturur yazmaya başlarsın. Bu da günlerce sürer. Şiirin istekleri için oradan oraya gidersin. Süt bile sabırla bekliyor yoğurt olmak için.” Benim de katılmadığım bir fikri serdetmiş Sayın Karal. Ben tepki göstermedim çünkü benim ilgimi çeken konulardan değil şiirin yazılma süresi. Basit buluyorum bu süreyi mesele yapmayı. Ben şiirde persona, hitap, drama, ses üzerine çalışıyorum. Genç şairler, genç şairler demeyelim onlara bir takım şair taklitleri, sinir hastalığından mustarip solgun yüzlü ve sakallı ergenler, ayaktakımı Karal’ın bu fikrine karşı ağza alınmayacak hakaretler, gereksiz istihzalarla mukabele ediyorlar. Bu cahil cühela takımı, kendini solcu ve muhalif zanneden haşerattan beşerler Cevdet Karal'ı İsmail Kılıçarslan gibi bir şey zannediyor sanırım. Yandaş medyada yazan çizen, karaktersiz, omurgasız, şahsiyetsiz, tabiatsız, mayası bozuk bir televizyoncu olarak da sanmış olabilirler. Laf attıkları şahsın gerçekten iyi bir şair olduğunu bilmiyorlar çünkü okumamışlar. Açıp bakmamışlar ki laf atmadan evvel. Karal inançlı bir şairdir o kadar. AKP propagandası yaptığına şahit olmadım. Yav olsam da fikrim değişmez zaten. İzzet Yasar ile ilgili fikrim değişti mi ki bu da değişsin. Ben estetik değere bakıyorum. Matematik gibi bir şey oldum zaten.

Gelen tepkilerin şoke ettiği Karal bu kez: “Yahya Kemal şiirin istediği kelimeyi bulmak için 2 Osmanlı asrı beklemiş. Dıranas bir şiirini tamamlamak için 1,5 Cumhuriyet yüzyılı. Muhabbeti iyiydi! İsmet Özel’in olmayan şiirlerinin niçin adları var? Kolaycılık garantili ilham kutsalınıza mı dokundum çocuklar. Eşitiniz miyim?” diyerek yine görüşlerine katılmadığım bir şeyler zırvalıyor. Aynı cahil cühela, çete bile olamayacak kadar hukuksuz, sanatsız, gerici güruh hiç tanımadıkları ve kendilerinden üç kuşak eski bu adamı aşağılıyorlar. Nasıl zevk alıyorlar görmelisiniz. Herkes herkesi beğeniyor rt ediyor. Adeta bir şenlik. Bir katharsis. Sanırsın şiirin en büyük sorunu çözüldü, AKP gitti, Kanuni Esasi tekrar ilan edildi. İstihzayı israf ediyorlar. Yanlış kişiden hesap soruyorlar. Bunlardan biri şu yukarıda beni çok seven Devrim Horlu: “Allah senin belanı versin Cevdet. Allah, kendini nimetten sayan tüm fasulyelerin belasını versin. Ama Allah önce senin belanı versin Cevdet.” Diyor. Bunun üzerine “Sizi tanımıyorum. Fasulyenin kırılıp kenara atılacak parçası kadar olduğunuz zaman tanırım. O zaman bir fikre, tutuma tavır alırken gerekli yetişkinlikte de belki olursunuz.”  Şeklinde kibarca cevap veren Cevdet Karal’a “10 A sınıf üçüncüsü Cevdet Karal cevap vermiş. Ne diyelim, Allah belanı versin Cevdet.” Şeklinde kendine yakışır şekilde cevap veriyor. Ya şimdi akıl var izan var. Karal ünlü bir şair değil, şiir dünyasında da bir etkisi yok, çetesi yok, siyasi tesiri yok. Bu adama bu kadar kuralsız çatmanın size ne faydası olabilir ya? Herkesin herkesi aşağılama hakkı vardır. Fakat bu da bir sanattır. Devrim Horlu’nun şahsi meselemiz olduğu için kitabını eleştirirken “Allah belanı versin” demiş olduğum Mustafa Orman’dan özür dilemesi gerekir. O yazıda şahsi meselemi açıklamış ve bu sebeple kendi tetikçiliğimi yapacağımı söyleyerek beddua etmiştim. Ya ben tenkit sanatındaki bu yenilikleri sizin gibi laf ebeleri yanlış kullansın diye mi yaptım ya? İnsan tanımadığı ve önemsiz olan birine sanatla ile ilgili bir fikri yüzünden nasıl beddua edebilir arkadaşım? Bu nasıl aşağılıkça, kimliksiz, renksiz bir tavırdır? Ve bu aşağılıkça tavır karşısından Karal’ın asil duruşu hiç mi utandırmadı bunları? Merakımdan soruyorum yemin ederim retorik olsun diye değil. Böyle biri şair olabilir mi? Yanlış lafı yanlış kişiye yanlış şekilde sokan birinin o lafla şiir yapması mümkün mü?  

Şiirde polemik hep olmuştur. Kalem savaşı, söz dalaşı olmazsa olmazımızdır. Fakat bu şahsıların daha önce herhangi bir polemik okuduğundan şüpheliyim. En basitinden bir zemzeme demdeme tartışmasını bilir insan. O kadar uzağa gidilemeyecekse doksanlardaki ve iki binlerdeki tartışmalar okunur. Zamanın dergilerine bakılır.

Peki hiç umurumda olmayan bunca gelişme nasıl oldu da benim olaydan bihaber arkadaşlarımı yardakçım yaptı? Enes Kurdaş, Devrim’e tepkisinin aşırı olduğunu yazıyor. Bence haklı. Devrim bu kez Enes’i aşağılıyor. Bunu gören Mazlum Çimen de saygıdeğer editörünün ve patronunun o çok muhteşem twetlerini favlamayan Enes’i benim avenem ilan ediyor. Enes Kurdaş benim hemşerim. Bu kadar. Bitti. Tweet bitti bu kadar. Hemşerim olduğu için arkadaşım. Şairliği umurumda değil. Benim öğrencim değil. Hiç şiir konuşmadık. Düzgün bir olduğu için de bana zarar vermeyeceğini düşünüyorum. Menfaatim bu kadardır. Eminim o da benimle ilgili bunları düşünüyordur. Ta Diyarbakır’dan benim haneme burnunuzu uzatırken elinizdeki başkasına ait taşağı serbest bırakırsanız hareket kabiliyetiniz artar ve burnunuzu daha çok sokarsınız çevreme. Ve içinde olduğunuz boklu çukurdan farklı olduğunu –eğer zekanız yeterse- anlarsınız. Tavsiyem bu.

Peki Devrim önemli biri mi? Değil. Hakkında yazı yazılacak kadar önemli değil. Beni tanımadan seven birinin düzgün biri olma ihtimali yoktur. O kendisine verilen minicik imkanı sonuna kadar değerlendirip etrafına yetim ve öksüz toplamak niyetinde. Ama benim için önemli olan insanlara zarar vermek üzere olduğunu görüp uyarmak istiyorum onları: Devrim’in seçicilik yaptığı şiir dizisine kitabını kaptırmış olan Kaan Koç, Gökhan Arslan, Tuba Bozkurt arkadaşlarım ve diğer şairler yukarıda yazdığım şekilde davranan bir şahsın eninde sonunda kendilerine de zarar vereceğini bilmelidirler. Zarar vermese bile bulundukları şiir dizisinin itibarı iki paralık olmuştur. Yayıncılıkta itibar aramam pek ama şiirin olduğu yerde asgari seviyede asalet şart. Özellikle son olayda Cevdet Karal’a yapılan terbiyesizlik karşısında susmaları onların da sonu olur. Cevdet Karal önemsiz biridir ama şairdir. Bunun bir hukuku olmalı. Bu çapulcuların yılların besleyip büyüttüğü eleştiri geleneğini şahsi emellerine alet etmeleri dizinin şairlerine zarar verir. Polemik tüccarlığı yapanlarla aynı safta olmamalıdırlar. Bunu bilmeliler. Deve kuşu gibi kafasını kuma sokan şairlerin sonu devekuşu yayıncılık limitet şirketidir.

Peki bunların sebebi sadece gerizekalılık ve sinir hastalığı mı? Değil elbette. Siyasi koşullar hepimizi aptallaştırdı. Aktivizm ile trollük birbirine karıştı sonra bu ikisi sanat eleştirisi ile karıştırıldı. Kadın, kadını kadın olduğu için okuyor iyi bir yazar olduğu için değil. Kadın kadını kadın olduğu için savunuyor haklı olduğu için değil. Adam adamı aynı partiye inandığı için okuyor. Adam adamı kendisini okuduğu için okuyor beğendiği için değil. Sonra bunlar kalabalıklaşıyor. Bir şekilde aramıza giriyorlar. Kirlerini bize bulaştırıyorlar. Kötü sanat ve beceriksizlik görüldüğü yerde imha edilmedikçe bunların düşük mümessilleri bize bir şekilde musallat olacak. Lütfen.   


Cihat Duman   

15 Kasım 2020 Pazar

Bir Başkadır Benim Ütopyam

Sırasıyla; doğmuş olmaktan, bir başka insandan (biri hariç), konuşmaktan, yazmaktan, ateşin icadından, ritüellerden, büyüden, ibadetlerden, danstan, Antik Yunan tragedyalarından, öyküden, romandan, sinemadan, diziden ve Netflix’ten tiksiniyorum. Sadece sözsüz müzikten ve modern şiirden hoşlanıyorum. Azıcık da aşk filmlerinden. Bu kadar.

Kurmacanın sonunun geldiğini, yola eleştiri ile devam edeceğimizi düşünüyorum. Geleceğe sadece eleştirmenler, yorumcular kalabilir. Dizilerin artık efsanelerin yerini tuttuğunu zannediyorum. Efsaneler, mitler yazıya geçirilince kendilerini geliştiremediler, güncellenemediler, zarar verdiler. Şimdi ise Metamfetamin adlı efsane, görüntüye hapsediliyor. Gözlerimize direkt saldırı var. Biyoloji öğretmeni kel, karısı sarışın, öğrencisi torbacı. Gömleğinin rengi tartışılmaz. Homeros almış eline kamerayı, çekiyor babam çekiyor. On saat, elli saat, yüz saat. Eskiden meseleyi bir günde anlayabilirdik. Hatta kitap inceyse iki saatte biterdi. Film çok uzun değilse üç saatte biterdi. Şimdi dizi var. Kendisine daha çok zaman ayrılmasını istiyor dizi. Nasıl ki efsaneler ve menkıbeler kitleyi uyuşturmak için vardıysa, diziler de orta ve geri zekalı bu yığını eylemek için var.

Ben dizi izlemem. Eğer bir diziyi izlemişsem bunu izleyen diğer kişilerle dalga geçebilmek için yapmışımdır. Fakat bazen izlediğim bir dizi hem beni hem de genel kitleyi aynı anda etkileyebilen bir dizi çıkabiliyor. Sanatın böyle sürprizleri var tabii. Kurmacadan nefret etmemin genel sebebi hem tiyatroda hem romanda hem de öyküde bazı kurallara tabi olmasındandır. Bu kurallar konvansiyoneldir. Bazı dolandırıcılar kitleyi, yani geri zekalıları nasıl memnun edebileceklerini keşfedip yazılı hale getirmişlerdir. Bu dolandırıcıların halefleri de seleflerine tıpatıp uyup bu kurallara uygulamaktadır. Ben bu kurallardan tamamını ya da en azından birini gördüğüm an sıkılıyorum anlıyor musunuz? Diziyi kapatıyorum. Kendime saygım mâni oluyor zamanımı o şarlatanın çektiği filme adamaya. Roman ve öykü kitaplarında böyledir. Tahammül eşiğim çok düştü.

Kurmacanın beni rahatsız eden iki temel kuralı: Olaylar birbiriyle bağlantılı olacak ve karakterler değişime uğrayacak. Aptalların bundan zevk almasının sebebini bir türlü bulamıyorum. Şarlatanlar her projede bu iki duruma tapıp, uymayanları eleştirdiklerine göre bu iki durum onları da büyülemekte. Şu sinema dininde bu üfürükçülerin, tatmin olmak, hikâyeye inanmak, olaylar arasında bağlantı kurmak, karakteri değiştirmek ha bir de zekât vermek gibi şartları beni aşırı rahatsız ediyor. Yani halı mı örüyorsunuz kardeşim? Kilim mi dokuyorsunuz? Fayans mı dizmektesiniz? Biraz rahat olun, ferahlayın ya hu.  

Bu devletin sınırları içinde insanların en ilkel yönlerine hitap etmeyen senaryolar çekilemez. Bayrak ve at sevgisi, kadın dövmek tutkusu, baldız, mafya, değnekçi, boyalı yüzler, bebek gibi adamlar ve kadınlar, vitrin, azınlık aşağılama, kılıç sallama, aldatma, dolandırma, intikam, gereksiz hırs ve saire. Bu projelere ekmek için giren çıkan oyuncular, yönetmenler pişmandır ve üzgündür. Aileden bir geliri olmayan gariban çocuklar için başka yol göremiyorum zaten. Berkun Oya’nın dizisi Bir Başkadır bir Netflix yapımı. Riski Amerikalılar almış. Böylece Berkun boktan bir projede yer almaktan kurtarmış kendini ve ekip arkadaşlarını. Kurtlar Vadisi ya da Behzat Ç’den daha serbest bir dizi çekmiş.

Dizide Türk yapımı dizilerde görmediğimiz şeyler olduğunu söylediler insanlar. Ben daha evvel Evdeki Yabancı dışında Türk dizisi izlemediğim için neyi göremediğimizi pek anlamadım. Bir başkadır benim memleketimdeki başkalığı bir kerterize vuramadan yorumlamak isterim. Türk sinemasında tam altmış yıldır şive problemi var. Bir karakterin Anadolu’dan bir yörenin şivesiyle konuşmasını taklit eden oyuncular aslında zekâ geriliği oyunu verdiklerini pek anlamıyorlar sanırım. Şener Şen de böyle idi Öykü karayel de. Öykü Karayel’i oynatan Berkun Oya da. Bazı yönetmenler bu sorunu gerçekten anadili Kürtçe olan oyuncu seçerek çözmeye çalıştı. Başarılı da oldular. Bir sürü değişik oyuncu kazandık. Anadolu’da onlarca şive var. Herhangi bir şive bölgede bir süre durarak çözülebilir. Nihayetinde Uğur Yücel’in Muhsin Bey’deki rol için Urfa’da çalıştığını biliyoruz. Nuri Bilge’nin Ahlat Ağacı’ndaki anneyi hatırlayalım. Bennu Yıldırımlar İstanbul Türkçesinden asla vazgeçmedi. Ya da vazgeçirilemedi. Sanırım, beni alan, dilimle alır diye geçirmiş içinden, düzgün bir oyuncu olarak. Fakat Kızkardeşler’deki Ece Yüksel, şiveyi muhteşem vermekteydi. Bir iki tane böyle çalışkan oyuncu var.

Bir Başkadır’da ise nereli olduğu belli olmayan Meryem, ara sıra normal he harfi söylenmesi gerekli harfleri Arapça ha harfiyle söylüyor. Yani Allax diye bir kelime yok. Müslüman olan kimse Allah’a Allax demez. Allax nidası karikatürdü ya hu. Anadolu’da böyle bir kelime yok. Anadolu’da bazı he harflerini ha (x) yapan kişiler de Kürtler. Fakat bizim dizide Kürtler başka bir ailede. Bu ailede ise %5 Kürtçe konuşuluyor %95 Türkçe. Buyur buradan yak. Böyle ailelerde anadili Kürtçe olan çocuklar, ebeveyn ve kardeşler ile daima Kürtçe; anadili Türkçe olanlar ise ebeveynler ve kardeşlerle daima Türkçe konuşarak anlaşır. Yarım yarım konuşulmaz. O dizide bir tane Kürt yok muydu be? Bu kadar mı uzaktı setiniz işlediğiniz konuya. Hiç mi kimseye danışmadınız? Tenezzül etmediniz mi yoksa her şeyi herkesten daha iyi analiz ettiğiniz ve bildiğiniz için. Üstelik o Ege köyündeki tecavüzcüyü niye Kürt yaptınız ya hu? Yerli tecavüzcü yok muydu? Kürtlükte oturun, 0 aldınız. Gelelim Sünni İslam geleneğine.

İslam’da bir kadın ile bir erkek, eğer birbirilerine nikah düşebilecek kişilerse aynı ortamda bulunamazlar. Çünkü bulunurlarsa üçüncü kişi şeytan olur. Ateşle barut yan yana olmaz. Jungcu mürit ile mavi gözlü kadının aynı ortamda durabilmesi, yürüyebilmesi, mavi gözlü kadının cemiyette yok edilmesi ile sonuçlanır. Namusu beş paralık olur. Sabah namazını bile kaçırmayan bir ailenin üyesi mavi gözlü kızın bir erkekle bir odada bir saniye bile durmasının neticelerini bilmeme ihtimali yoktur. Ayrıca, bir kadının yalnız başına temizliğe gitmesi İslam’da memnudur. İslam’ı sabah namazına kalkacak kadar bellemiş bir abi, bacısını asla bir adamın evine göndermez. Bu dinden çıkmaya eşit bir rızadır. İslam’ı sadece kültürel olarak bellemiş ve türbanı o şekilde asla bağlamayan bir kadının yaşayabileceği hayat Meryem’e yaşatılmış. Bu bir ütopyadır. Bu ütopya güzeldir ama gerçekçi değildir. Erkeklerin, kadınları daha feci sömürebilmek için dini kullandıkları gerçeğini bir saniye bile es geçemeyiz. Bunu hiçbir sanat eserinde yapmamalıyız. Müslümanlar ayıksa bile bu durumları korkularından çekemiyor, seküler ise çekince böyle sıradan bir şey çıkıyor ortaya. Geçmişte, hidayet filmleri çeken yönetmenler de seküler hayatı anlatırken çuvallamışlardı: Sürekli şarap içilen ev, perma, ojeli tırnak, avizeler, konken. Allah sabır.

Herkesin bir sinirsel hastalığa duçar olması da biraz abartılı fakat hastalıklar güzel serpiştirilmiş. Majör depresif Meryem, onun OKB psikiyatristi Peri, Peri’nin paranoyak psikoloğu Tülin Özen, Tülin Özen’in doğuştan zihinli özürlü kardeşi, histerik yenge, histerik yengenin konuşmayı reddeden kaygı bozukluğu hastası oğlu, grandiyözite ile narsitik kişilik bozukluğu arasında sıkışmış ünlü dizi oyuncusu. Ödipal soytarılıklar son zamanlarda dizilere de malzeme oluyor. Çocukluk travmalarının nevroz olarak yetişkinliğe musallat olması, bastırma, regresyon, terapi, terapist gibi bir sürü şarlatanlık artık dizilerin konusu. Bir Başkadır’da ise değişik sınıfların kesişme alanı olarak klinik seçilmiş. Bu kliniğin devlete bağlı olması ve Peri’nin orda ne işinin olduğu sorusu yanıtsız kalmış. Çünkü Peri en iyi okulların mezunu ve devlet dairesi basitliğine katlanamaz. Ne hikmetse yarısı başörtülü olan nüfustan şimdiye kadar bir türbanlı hastası olmuş. Hatta bu türban takıntısı Peri’nin başına öyle işler açıyor ki kendi psikoloğu tarafından terk ediliyor. Çünkü kendi psikoloğuna gittiği bir gün, psikoloğun bacısının da türbanlı olduğunu anlıyor. Psikolog da bu sırrı ifşa olunca etik olarak terapiye son vermesi gerektiğini söylüyor. Böylelikle modern insanın başına gelebilecek en ödipal trajediyi, hekim tarafından terk edilmeyi tadıyor.

Tekniğiyle mekniğiyle on numara bir ütopya çekilmiş. Güzel kameralar kullanılmış. Geçişler meçişler. Şu şive olayı dışında oyunculuklar da gayet güzel. Bu filmin/ dizinin Türkiye ile uzaktan yakından bir alakası yok. Çünkü sette Kürt ve Müslüman yok. Filmde olan, ekipte olmak zorundadır. Böyle olmayan ekipler yanlış ekiplerdir.     


Cihat Duman                            

 

 

 

9 Ekim 2020 Cuma

Bir Hülya - Louise Glück

Dinle: İnsanlar her gün vefat ediyor.

Bunla kalsa iyi

ayrıca taziye evlerinde her gün

yeni dullar doğuyor yeni yetimler

peki şimdi ne yapacağız der gibi

kavuşturup ellerini oturuyorlar.

 

Sonra: Kabristana gidilir

bazıları için bu ömürde ilk kezdir.

Korkarlar ağlamaktan

korkarlar bazen de ağlayamamaktan.

Biri sokulur yanlarına

bir şeyler söyletir ya da

birkaç kürek toprak attırır kazılmış kabre.

 

Dul kadın koltukta vakarla bekler eve dönünce.

Kalabalıktan kimileri elini tutarak

kimileri sarılarak sırayla teselli etsinler diye onu.

Kimseyi kelimesiz bırakmaz

minnettar kalır geldikleri için.


Gitmelerini geçirir içinden

geri dönmek ister kabristana.

Hatta ve hatta hastanedeki odaya…

Tek dileği zamanda birazcık

ters yönde ilerleyebilmektir

bunun imkânsız olduğunu bilerek.

Nikahtan da öteye ama

ilk öpüşmeye.

 

Louise Glück 

(Tercüme edenler: Nuray Önoğlu, Cihat Duman)



A Fantasy

I'll tell you something: every day

people are dying. And that's just the beginning.

Every day, in funeral homes, new widows are born,

new orphans. They sit with their hands folded,

trying to decide about this new life.

 

Then they're in the cemetery, some of them

for the first time. They're frightened of crying,

sometimes of not crying. Someone leans over,

tells them what to do next, which might mean

saying a few words, sometimes

throwing dirt in the open grave.

 

And after that, everyone goes back to the house,

which is suddenly full of visitors.

The widow sits on the couch, very stately,

so people line up to approach her,

sometimes take her hand, sometimes embrace her.

She finds something to say to everbody,

thanks them, thanks them for coming.

 

In her heart, she wants them to go away.

She wants to be back in the cemetery,

back in the sickroom, the hospital. She knows

it isn't possible. But it's her only hope,

the wish to move backward. And just a little,

not so far as the marriage, the first kiss.

 

Louise Glück


Not: Şairin Nostos adlı şiirini geçen sene Nuray Önoğlu ile birlikte çevirmiştik fakat sona erdirememiştik. Noktayı koyamamıştık diyelim. Bugün yaptığımız araştırmada çeviriyi maalesef bulamadık. Kayıp. Nostos, yukarıdaki şiirden çok daha zor bir şiirdi. Bugün Nuray Hanım'ın çevirip gönderdiği metni daha evvel çevirdiğimizi hatırlamamla birlikte önceki çeviri çalışmasına ait hayaletler bana musallat oldu diyebilirim. Ne vakit Nostos'a girmeye çalışsam endişelendim, vesveselendim. Böylelikle A Fantasy adlı şiiri çevirme kararı aldık. Nostos'un beraber çalıştığımız hali meydana çıkarsa çok şaşırır ve sevinirim. Belki gücümüz yerine gelirse bir daha çevirmeye çalışırız kim bilir.  


3 Ağustos 2020 Pazartesi

İsmet Özel Şiiri Üzerine Mülahazalar ve Yazarak Düşünme Etkinliğim



Merhaba. 2 Ağustos 2020’de Kurban Bayramı’nın üçüncü günündeyiz. Son aylarda tam bir beyinsiz yamyam gibi sadece ve ancak yazarak düşünebildiğim için yeni bir etkinlikle karşınızdayım. Bu aynı zamanda interaktif bir etkinlik. Yazıya katkıda bulunup eleştiri oklarını yöneltebilirsiniz. Tashih yapabilir telif ödeyebilirsiniz. İsmet Özel’e gösterilen ilginin bir türlü kesilmemesi üzerine bir şey kaçırmış olma telaşıyla kitapçılara koştum geçen hafta. Kitapları oldukça pahalı olduğu için bayramın birinci günü yemeğe davetli olduğum evde Ferdi Amca ve Yıldız Amca ortak kitaplığından Bir Yusuf Masalı, Erbain, Of Not Being A Jew adlı eserlere el koydum. Bunlar şiirdir. Bir adet de düzyazı kitabına el koydum. Daha evvel okuduğum düzyazılarını beğendiğim Özel’in şiirlerini ilk kez okuyacağım. 

İçinde CD de olan ve tasarımı CD boyutunda olan Bir Yusuf Masalı’ndan başladım okumaya. Sebebini bilmiyorum tabii bu tercihin. Dün başladım da bugün yarıladım diyebilirim. Şunun altını çizmekte fayda var: Daha evvel içkili ya da içkisiz ortamlarda okunan Özel Şiirler’de (bundan böyle Özel’in şiirleri yerine kullanılacak) hep tuhaf bir karikatür bulmuştum. Kariler ve ses sanatçıları sayfada gördükleri şeyi başkasını taklit ederek okuyorlardı. Bu başkasının İsmet Özel olduğunu daha sonra sosyal medyada önüme düşecek video kayıtlarından öğrenecektim. O saatten sonra Özel Şiirler’in seslendirilmek için yazıldığını düşünmeye başladığım için bu şiirlerden uzak durmaya çalıştım. Devamında masalarda kendi şiirlerini de okuyan arkadaşların bu şiirleri Özel Şiirler gibi okumalarını da şayan-ı hayret buldum. Albaylıktan emekli edilmiş bir edaya sahip, güzel, pes ama aynı zamanda şiiri kepaze edecek bir tonlama ve üsluba sahip ses. Korkunç bir şiir okuma şekli. Darbe bildirisi ya da bir kocanın kadını tokatlamadan evvelki son sözleri gibi. Çırağa fırça atan bir ses. GBT soran polis sesi ve dikkat dikkat etrafınız sarıldı. 

Özetle, şiirle ilgili olmayan bir ses. Şişmiş bir phallustan başka bir tahayyüle bürünemeyecek kesif kokulu bir fenomen. Toplumcu gerçekçi şiirin adıyla çalışmayan hali. Korkunç. Korkunç. Son: O hepimizin karşı olduğu ama içten içe istediği ve bu isteği gizlediği babadan azar yeme hatırasını şiir kılığında bize iteleyen ses. Şiirde anlam ve şiirde ses konusundaki ses değil bu. Ona sonra değiniriz. Şiirden kopan ve bir şarkıcıdan fırlamış gibi muhatabına yapışan emekli albay bir erkek sesi. Şarkıcıları bilirsiniz, asker çocuğu olsalar da bir tarzları vardır. İyi yaptıkları bir icra beste ve güfteye el koyar. Şarkıyı mülk edinirler. Diğer şarkıcılar perişan olur. Amatör şarkıcılar ve iki artı bir ev ahalisini eğlendiren ergenler şahsiyetlerini kaybederler. Mesela ben Ferdi Özbeğen’in Firuze icrasını Sezen ve Tarkan'ınkinden daha çok severim. Benden Firuze rica edildiğinde Ferdi gibi icra ederim. Uzadı. Kestik.

İçimizden terennüm ettiğimizde Özel Şiirler’in o kadar bağırmadığını not etmek lazım. Sahibinin sesinin çok etkisi var yani bu mevzuda. Özellikle hali hazırda BYM’nin yarısına kadar böyleydi. Belki de ONBAJ’de postallı asker yürüyüşü (nizami) hiç almayacağız. Oradaki şiirler yazıldığında siteden takip ediyordum arada. Fakat bu nokta-i nazardan temaşa etmemiştim hiç. Ederiz önümüzdeki günlerde. BYM, Münacat ile başlar. Münacat, eski edebiyatta yaratana yakarıştır. Bu şiirin konusu ölüm ve özellikle gençken ölümdür. Ölüm temasını ilerleyen sayfalarda çokça görürüz. Ayrıca Erbain’de de başından itibaren bize eşlik etmeye başlayacaktır. Ölüm şiiri bir çeşit bedavaya mal etmektir. Ölüm konusu ve teması insanın temel korkularının başından geldiğinden bununla karşılaşan okuyucu katharsis yaşamaya can atar. E zaten bir baba azarı vezni ile yazılan şiirde içeriğin ölüm olması insana hem eski komplekslerini hem de korkularını hatırlatır. Bunun nelere mal olabileceğini kompleksi doğru aşamayan çocuğun büyüdüğünde siyasi otoriteye nasıl destek vererek faşizmi icat ettiğini W. Reich çok beliğ yazmıştır Ünlü FKİ kitabında. (Hava çok sıcak olduğu için yazma arzum tükeniyor.) (Biraz daha ilerletmem gerekecek.) 

Münacat şiirini ilk kıtasında yaptığım aruz ve hece çalışmalarında bir vezne ulaşamayınca şairin sesinden dinledim. O da kafasına göre bölmüş dizeleri okurken. Serbest müstezat bile olmayan düz modern serbest şiir çıkmış ortaya. Burada şairin kendi iç sesine saygı duymak gerekir. Muhakkak bir yutkunma ritmi vardır deyip geçecekken son dize de kafama bir şey takıldı: “ölmedim, bir gençlik ölümü saklı kaldı bende.”  Aslında bu laf bu kıtadaki üçüncü ölmedim. Bir de gizli ölmedim var ilk dizede eder dört. Otuz sekiz kelimelik kıtada şair okura ölümü ve rabbin gençken canını almadığını defalarca hatırlatıyor. Aslında şiir yazabildiğine göre ölmediğini biz de görüyoruz ama olsun. Kimsenin gelmeyeceği bir filmde boş salonda yer göstericinin yaptığı hareketleri getirin aklınıza. Birazdan film başlayacak ve tek başına izleyecek gösterici. Gösterici. Özel için güzel bir tanımlama. Bir düzyazısında göstergebilimsel tabirlerden gösteren, gösterilen ve göstergeyi örneklerle güzelce anlatmıştı. Ama aynı beceriyi şiirde yapamıyor anlaşılan. 

Bu dizede üstte tekrar edilen ve bizi sıkan ölmedim kelimesinden daha çok “kaldı” kelimesi ihracat fazlasıdır. Kelimeyi attığımızda dizenin anlamı değişmediği gibi fonetik değeri de değişmiyor. Değişen ne biliyor musunuz? Eğer şiir seslendirilirse bu fazla kelimenin dizeye “görkem” katacağı yanılgısı. Emekli albayca okunan darbe bildirisi tonunda bir tekleme olursa bütün başarılı darbeler başarısız addedilecektir endişesi. İlginç bir endişe. “ölmedim bir gençlik ölümü saklı bende” daha hoş. Çünkü KALDI kelimesindeki görülen geçmiş zaman eki, ölmedim’deki görülen geçmiş zaman ekini boşa düşürüyor. Kullanılsa bile şöyle kullanılmalıydı: “ÖLMEYİNCE bir gençlik ölümü saklı kaldı bende”. Hem o saçma virgül de yok olurdu. İkinci olarak KALDI kelimesi öncesindeki SAKLI kelimesi I harfi ile bitmektedir. SAKLI KALDI BENDE: Kapalı açık kapalı açık kapalı açık [(_._._.) aruzla yazılmadığı ve sadece bu üç kelime için ritim alıştırması yaptığım için dizenin son hecesini kapalı çizmedim]. Saklı kaldı bende yazımında aruzdaki gibi ulamaya göre seslendirsek: Saklık al dı bende şeklinde bir okuma çıkıyor. Bu ihtimal daha şiirsel elbette. Ama yine de saklı kelimesi içinde geçmiş zamanı da taşıdığından ve kaldı kelimesine gerek olmadığından bu fazlalığın kaset çıkarma görkemi yüzünden atıl(a)madığını düşünüyorum. 

Hem sonraki örneklerden hem de yapım eki kullanma biçiminden Özel Şiirler’de bu tür fazlalıkların olduğunu göreceğiz. Ayrıca bu şiirde küçük kelime bulmak çok zordur. Gençlik, ölüm, vakit, doğa olayları, gök, toprak, aşk gırla gider. Özel, emekli asker sesiyle yetinmez, kelimelerini de hep kadim, büyük, değerli, yüce kelimelerden seçer. Geçtiğimiz on yıllarda bu Apollonik tavır oldukça övülmüştür ve genç şairlere oldukça zarar vermiştir. Şiirde gündelik dilin kullanımını “ironi” ile yaftalayarak haraç toplayan bir çete de bizzat tarafımca çökertilmiştir. Yarın gece devam edeceğim. Biraz kitap okumam gerek. Selamlar. 03.08.2020, Cihat Duman


(Popçu Ezgi Pekel’in kötü şarkısından)

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...