Bu Blogda Ara

cihat duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
cihat duman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2023 Pazar

Kurak Günler

Bir Anadolu kasabasına tayini çıkan genç savcının iyi bir insan olma ihtimali rejim tarafından yok edilmiştir diyeceğim ama cümle çok yanlış olacak. Cümle, son on yılda elimize gelen metinlerdeki bariz hatalardan biri olan iki cümlenin yanlış kaynaştırılmasını ihtiva ediyor. Mezkûr genç savcının iyi bir insan olma ihtimali yoktur dedikten sonra çünkü demek gerekir, çünkü rejim iyi savcı yetiştiremez. Yok edilen ihtimal değildir yani, savcının kendisidir.  Emin Alper’in Kurak Günler’deki Emre karakteri (Selahattin Paşalı) bu anlamda tıpkı bu yazının girişindeki şovumun okura yaşattığı duygu gibi zorlama geldi birazcık.

Toplum, savcı adayına hukuk okuduğu günlerden itibaren savcı olunca istediği kişiyi evinden alabileceğini, asabileceğini, kesebileceğini öğütler. Hukuk öğrencisinin arkadaşları iğrenç bir rekabete girer onunla. Aile başka şarlatanlıklar peşine düşer. Savcılık sınavlarında ve mülakatlarında torpil ararken onurundan ve şerefinden edilir aday. Hukuk teorisi ile Ortadoğu pratiği arasında çatlak gördükçe omurga sorunları başlar. Bir süre sonra aldırır omurgalarını. Başsavcının, adalet bakanlığının, adliyeye gelen siyah gözlüklülerin emir eri olur.  Adliyedeki dalkavuklar zehirler hukukçu bireyi ve filmdeki gibi bir kasabaya düştüğünde (kasabalarda savcı olmaz, en az ilçe olması gerekir savcı atanması için) en azından maaşından olmamak ve daha iğrenç bir köye sürülmemek için polisle, suçlularla, belediye başkanlarıyla, hâkimlerle, askerle, jandarmayla, işbirlikçiliği yapar.

Günümüzde bir savcının, filmdeki gibi, “biz devleti temsil ediyoruz, yakışır mı bir savcıya böyle davranmak” şeklinde özetlenebilen sözleri sarf etmesi imkânsızdır. Emin Alper gibi bir yönetmenin, authorün burada bir karikatür çizdiği sonucunu çıkartacak çok sağlam bir delil var elimizde. Abluka’yı yazıp yöneten biri T.C.’de böyle bir savcı olamayacağını çok iyi bilir. Rejimin çoktan hukuk devleti olmaktan çıktığını, anayasadan kaynaklı ülküleri savunan bir tane bile memurun kalmadığından haberdardır. Bu anlamda savcı karakteri ütopik bir karakter. Bununla birlikte filmin avlanma, linç teşebbüsü, tecavüz ve benzeri sahneleri ürkütücü ve distopik.

Çok enteresandır, bu memlekette artık gerçekçi sinema yapmak neredeyse imkânsız. Çünkü gerçekler, kanun hükmünde kararnamelerle çelişiyor. Keyfi uygulamalar anayasadan üstün gözüküyor, kanunsuz emirler demiri kesiyor. Bu anlamda Alper’e getirilen karakterlerin karikatür olduğu eleştirisinin dibini boş hatta obruk buluyorum. Sanatta distopik denecek şeylerin gerçek haline geldiği, gerçeğin yasaklandığı, ülkü denen şeyin topyekûn bir ulus ya da halklar tarafından gülünç bulunduğu bir lağım çukurunda Emin Alper ne yapsın? Milliyetçilik kisvesine bürünmüş çıkarcılığın örgütlediği hücrelerden emir alıp suça bulaşan, kriminal kişilere suç ortaklığı eden bukalemun gibi ne idiği belirsiz, sabahtan akşama kadar elindeki telefonlarda takma isimlerle sosyal medyayı takip edip yamyamların duyarlarına göre siper alan savcılardan birini, filminde karakter olarak teşhir edip terör örgütü propagandasından, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekten, bilumum oynar başlıklı suçtan hapse mi düşseydi?

Belediye başkanları kötüdür, oğulları daha kötüdür, hele bu oğullar avukatsa en berbatıdır, kasabaya su getirmenin daima ucuz bir yolu vardır, meraklı gazeteciler çok meraklı ve çok güzlüklüdür, halkın en güvenilir sözcüleri fare zehri hizmeti sunan çocuklardır, uyuşturucu hap hafıza kaybı yapar, idealist savcı melektir gibi birçok klişe bu filme hatayla doldurulmuş gibi gelmedi bana yani. İkna olmadım bunların sehven, toylukla yerleştirildiğine. Büyülü Gerçekçilik Hükmünde Metafornameler gibi algıladım açıkçası. Alper, elindeki klişelere ne uygun diyalogları, oyuncuları, oyunculukları, mekânları intihap etmiş. Ya oyunculardan biri ya da birkaçı, Haluk Bilginer, Tamer Karadağlı (belediye başkanının tohumluk oğlu rolüne nasıl yakışırdı), Ercan Kesal olsaydı. Gerçi Ercan Kesal’lık rol yoktu çok şükür. Hadi son şakam, belediye başkanı Settar Tanrıöğen olsaydı ne yapardık. Ya tecavüze uğrayan çingeneyi Cemre Ebüzziya canlandırsaydı (bu çok isabet etmedi ama siz ne dediğimi anladınız) nasıl atlatırdık yaşayacağımız travmayı.   

Anlatıda, kurmacada önemli olan hikâye değildir. Nasıl anlatıldığı da önemli değildir. Bu işlerde son yıllarda önemli olan tek şey: Neyi nasıl anlattığını eserde gizlemektir. Bu ancak ve ancak üslubun, içeriği akşam yemeğine çıkarmasıyla gerçekleşebilir. Filmin Özetini aşağıda paylaşıyorum.

*Çiçeği burnunda bir savcı olan Emre'nin tayini Yanıklar kasabasına çıkar. İşini büyük bir ciddiyetle yapmaya çalışan Emre, Belediye Başkanı Selim Bey ve kasaba halkı tarafından saygıyla karşılanır. Yer altı suyunun kullanılması çevre kurulları ve mahkemelerce yasaklanması kasabada ciddi bir sorun yaratır. Selim Bey de büyük borularla yer altı sularını kasabaya bağlayacak olan büyük projesini hayata geçirmeye çalışır. Ancak Selim, yerel bir gazete sahibi olan Murat başta olmak üzere ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kalır. Murat, Emre'yi belediye başkanına karşı kışkırtmaya çalışsa da Emre olaylara temkinli yaklaşır. Kısa bir süre sonra yapılacak olan yerel seçimlerde taraf olmaktan kaçınmaya çalışan Emre, ona karşı yükselen sesler sonucu kendisini zor bir durumun içinde bulur. Çok geçmeden Emre, bir kısır döngü içine hapsolur.  

 

Cihat Duman, Kafkaokur Dergisi, Ocak 2023

 

 

9 Ocak 2023 Pazartesi

Aylaklık Üzerine Çok Mühim Bir Makale

Toplum ve edebiyat kamusu tarafından allanıp pullanıp önümüze getirilen tembellik, flanörlük, serserilik, bohemlik, şairanelik, edebiyat adamlığı olarak adlandırılan o tuhaf ve gülünç yaşam şekline bazı düşünürler nefretle yaklaşır. Hemen sizin yerinize internete giriyorum: Flanör (Fr. flâneur), 'aylak kent gezgini' anlamında kullanılan Fransızca kökenli kelime. Bu sözcük belirli bir karakteri yansıtır. Şehirde koşturan, çalışan diğer insanların aksine flanör, sakince sokakları dolaşır, gözlem yapar ve düşünür. Kalabalıklar içinde yalnız bir şekilde gezer. Herhangi bir amacı yoktur. Edebiyat kaynaklı flanör sözcüğü ile genellikle erkek bir karakter kastedilmekteydi. Bu sebeple daha sonra, kadınlar için kullanılan flâneuse (flanöz) kelimesi ortaya atıldı. Malum sitedeki bilgiler böyle çevrilmiş Türkçeye. Katılıyoruz. Derhal Walter Benjamin’in Pasajlar[1] eserine koşuyorum.

“Flâneur’ün kişiliğinde aydın, pazara çıkmıştır. Niyetinin pazarı görmek olduğunu söylerse de, aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu, ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın, boheme olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak, politik işlevi de belirsizdir. Bu durum, hepsi de boheme çevresinden gelen meslekten komplocularda en çarpıcı biçimde dile gelir. Meslekten komplocuların ilk çalışma alanları ordudur; bu alan sonradan küçük burjuva kesimine, zaman zaman da işçi sınıfına kayar. Ancak bu kesim, asıl hasımlarını işçi sınıfının liderlerinde görür. Komünist Manifesto, bunların politik varlıklarına son verir. Baudelaire'in şiiri, gücünü bu kesimin başkaldırısındaki coşkuda bulur. Baudelaire, toplumdışıların safına katılır. Tek cinsel birlikteliğini de bir fahişeyle kurar.” (s.99)

Benjamin’in 100 yıl önceki yorumunu gönümüzde internette dolaşan şarlatanlara uyarlayabilir miyiz? Ya da birkaç delil daha topladıktan sonra mı düşünsek?

“Eğer pasajlar yapılmasaydı, Flâneur gibi dolaşmanın önem kazanması herhalde çok güç olurdu. 1852 tarihli ve resimli bir Paris rehberinde şu satırlar yer almaktadır: “Endüstriyel lüksün yeni sayılabilecek bir buluşu olan pasajlar, bina kitlelerinin arasından geçen, üstü camla örtülü, mermer kaplı geçitlerdir; bina sahipleri bu türlü spekülasyonlar konusunda aralarında uzlaşmaya varmışlardır. Işığı yukardan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dükkânlar yer almaktadır; böylece bu türden bir pasaj, kendi başına bir kent, küçük bir dünya demektir.” Flâneur'ün evi, işte bu dünyadır; Flâneur, gezmeye çıkanların ve tütün tiryakilerinin, her meslekten olanların “en sevdikleri yerin” vakanüvisine ve filozofuna kavuşmasını sağlar. Kendisi için ise aynı yer, belli bir sıkıntıya karşı, başka deyişle halinden memnun, gerici bir yönetimin sahtekâr bakışları altında kolayca filizlenebilen bir sıkıntıya karşı ilaç gibidir. Guys, Baudelaire’in alıntıladığı bir sözünde şöyle der: ‘Bir kalabalık içersinde sıkılabilen, aptalın tekidir. Evet, yineliyorum, bir aptaldır, hem de aşağı görülmesi gereken bir aptal.’ Pasajlar caddeyle İçmekân (Interieur) arası bir şeydir. Physiologie’lerin bir becerisinden söz etmek gerekirse eğer, bu, tefrikanın değeri daha önce anlaşılmış olan becerisidir; yani bulvarı İçmekâna dönüştürme becerisidir. Cadde, Flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafe’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır. Yaşam bütün çokyönlülüğüyle, değişikliklerden yana bütün zenginliğiyle ancak kurşunî parke taşlarının arasında ve despotizmin oluşturduğu bir arka düzlemin önünde göverebilir - physiologie’lerin içinde yer aldığı yazılanların politik temeli, işte bu düşünceydi.” (s.131)

Günümüzde agoraya karşı taşınabilir bilgisayarlarını (mek, mekbuk) açarak çalışmış gibi yapan gazeteciler, dernekçiler, reklam ajanslarında çalışan şarkı yazarları ve Arjantinli yazar Piglia’nın dediği gibi kumpasçı, icatçı, tefsirci, ilahiyatçı, komplocu, kalpazan, dedektif kişiler; Hilmi Ziya Ülken’in dediği gibi cerrarlar, hülleciler, faziciler, yalancı şahitler vardır. Onları şehrin en kalabalık yerlerinde gözlemleyebilirsiniz. Her şeyden anlarlar ama birazcık. Her şeyden hoşlanırlar ama o şeylere ilgi duymazlar. Terry Eagleton’un briecoleur diye tanımladığı kişilerdir bunlar. Elinden her türlü ufak tefek iş gelen, her telden çalan kişi demek. Tahsin Yücel “yaptakçı” diyor. Yani ben.  

“Poe’va göre Flâneur, her şeyden önce kendini içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biridir. Bundan ötürü kalabalığı arar; kalabalık içersinde saklanmasının nedeni de, sözü edilen tedirginlik çıkış noktası alınarak aranabilir. Poe, asosyal ile Flâneur arasındaki ayrımı bilerek siler. Bir adam, bulunması güçleştiği ölçüde şüpheli konumuna girer. Anlatıcı, daha uzun sürecek bir takipten vazgeçerek vardığı sonucu şöyle özetler: ‘Bu yaşlı adam, suçun maddeleşmiş biçimidir, ruhudur, dedim kendi kendime. ‘O, yalnız kalamaz; o, kalabalığın adamıdır.’” (s.143)

Panik atağın tam tersi gibi duruyoruz biz flanörler. Antisosyalliğimiz çok derin ve gizli. Belki de psikiyatri bilimindeki anlamından tamamen bağımsız. Sinemadan, edebiyattan, siyasetten, inşaat yapmadan, kitaptan, arabadan, çimentodan anlıyoruz. Göstergebilimden, antropolojiden, psikanalizden, feminizimden, fenomenolojiden, tarihten, sanat tarihinden anlamakla kalmıyor beşeri ve fiziki coğrafyadan, kebaptan, saçtan sakaldan, köşe yazmaktan, kitap basmaktan da anlıyoruz. Anlaya anlaya mecal kalmıyor bedenimizde.

“Kalabalık, lanetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış olan insanın kullandığı en' yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içersinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir. Bu konumuyla, malın konumunu paylaşır. Kendisi, bu özelliğinin bilincinde değildir. Ama bu, içinde bulunduğu konumdan etkilenişini azaltmaz. Sözü edilen özellik, Flâneur’ü hedef olduğu pek çok aşağılanmayı unutturacak kadar mutlu kılan bir uyuşturucu gibi etki gösterir. Flâneurün kendini bıraktığı esriklik, müşteri akınına uğrayan malın esrikliğidir.” (s.149)

Müşteriler gelsin beğensin diye aforizma yazıyoruz internete. Sonra bizi beğensinler diye bir bahane üretip fotoğrafımızı paylaşıyoruz. Etimiz kemiğimiz beğendirmek yetmiyor bir mal olarak bize, kanımızı canımızı da beğensinler istiyoruz. Bebekken ilgisiz mi kalmışız neyiz? Bizi flanör olmaya iten şeyin ne olduğunu bile biliyoruz sanki. “19. yüzyıl, bilgin ile ikinci sınıf eleştiri yazarını zar zor birbirine eklemleyen bir kategori yaratmak zorunda kaldı: Edebiyat Adamı” der Eagleton. Eleştiri adamı, kültürün kadını, bilginin arısı, tanıtım insanı. Hastayız çok hastayız ve tedavi olmak istemiyoruz. Lanet olsun ki hastalıklarımızdan da biraz anlıyoruz. Hastalığından biraz anlamanın bir nevroz semptomu olduğu öğretilmiş. Anlamaktan utanıyoruz artık. İnşallah bunlar bir gitsin her şey düzelecek. Kant okuyacağız artık açlıktan. 

 

Cihat Duman



[1] Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, Ocak 2020, İstanbul, Çev: Ahmet Cemal


4 Haziran 2022 Cumartesi

Barbarbar

 

Hayat, kokar. Yüz şekillenir. Gelişir aruz.
Nefesinden Akdeniz’in kuzey çiçekleri
gıcır gıcır seni öptüm mantarı
cam sanayii ve takma kirpik takma sanatı
bir karbon iki oksijen benzersiz biçimde
bedelini ödemişler benliğin
dudaklar bunun için.
 
Bakılır. Gül delinir
Okyanus dağlarından taşınır ışık
halka sağlık ve sıhhat
aşka yeni bir mana
arkadaşlara neşeli bir masa verecek kuvvette
göze isim koyma töreni niyetine.
 
Tornadan geçmemiş
titreşen kas disiplinine boyun eğmemiş
başkasına vekaleten sigara içilmiş ciğerin lezzetli fotokopisi
banka kasalarından geçecek desibeldedir ses.
 
Bedeli ödenmiş benliğin izahı kolay olur
10.000 Ethereum, tonlarca vernik, 10 bezelye
hafif güzelliğin, 7-8 kilo kadar güzelliğin
lisanslı güzelliğin müstakbel şubelerinde şahidi olunsun diye.
 
Mezopotamya’da
sonsuz tarafından isimle çağrılmak beşiktir
mezarları sulamanın bir sonucu olarak
arzumakla aramda geçen nehirler kurur
hep yeni isim verilir
hayat, kokar.
 
Sevilir
Kapış kapış yapılır kalp
Çok sevilir kapış kapış yapılır kalp
özellikle bu akşam bir sebeptir yaşamak
bu akşam bir akşamdır çünkü bu akşamdır bir akşam.


Kafkaokur, Mayıs 2022

12 Ocak 2022 Çarşamba

Orhan Veli’yi Sevme Nedenlerim

Yaşayanları bizden borç para istediklerinden midir nedir genellikle ölü yazarları seviyoruz. Orhan Veli’yi seviyoruz. Fakat yarım yamalak, yalan yanlış seviyoruz. Önce karikatüre benzettiğimiz şiirleri sayesinde şiirini sevmiş gibi yaptık, sonra da çukura düşüp ölmesi yalanına kanıp komik ölümünü sevdik. Sevimli olduğunu düşündük Orhan Veli’nin. Geçim sıkıntısı yaşamıştı, şaraba düşmüştü, genelevlere gitmişti. Öyle, uzaktan davulun sesini seviyorduk. Nazım Hikmet’i sever gibi sevmiyorduk, Turgut Uyar’ı sever gibi sevmiyorduk, İsmet Özel’i sever gibi sevmiyorduk. Genç öldüğü için sevdik onu, sıska ve esmer olduğu için sevdik. Bir de Yazık oldu Süleyman Efendi’ye dediği için sevdik sanırım. 

Birinci olarak, Orhan Veli çok iyi bir şairdir. Özellikle bu yüzden sevmemiz gerekiyor. İkinci olarak Orhan Veli çok iyi bir insandır. Genelde, çok iyi insanların çok iyi şiir yazamadığı iddia edilse de Orhan Veli müstesnadır bu eksiklikten. Orhan Veli’nin şiirleri kitap olarak basılmış vaziyette idi. Daha sonra yazıları, konuşmaları ve mektuplaşmaları basıldı. Tüm metinlere uğrayarak Orhan Veli’nin bir çeşit el falına bakmaya çalışacağız. Önce şiirlerinin güzelliğinden bahsedeceğim.

Orhan Veli dediğimizde muhakkak aklımıza bazı dizeler gelir. Bunun sebebi, şiirlerini zorunlu eğitimde gösteriyor olmaları değildir elbette. Halkın anlayacağı bir şiiri tercih etmesidir bunun sebebi. Her ne kadar İnönü diktasınca toplumcu şiirin (toplumcu gerçekçi) önünü kesmek için Orhan Veli ve arkadaşlarının kullanıldığı iddia edilmişse de -Attilla İlhan tarafından-, buna katılmak mümkün gözükmüyor. Halkın anlayacağı şiir yazarak toplumun yozlaştırılması iddiası, halk plajlara hücum edince toplum denize giremedi gibi tuhaf bir şey. Halkın anlayacağı diyorduk, evet, sadece anlayacağı değil, bir kez duyduğunda insanda alışkanlık yaratacak dizeler yazmıştır Orhan Veli. Beni bu güzel havalar mahvetti, bir kadının suya değiyor ayakları, ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda, cep delik cepken delik, yazık oldu Süleyman Efendi’ye, bir de rakı şişesinde balık olsam gibi sözdizimleri harikadır. Garip Akımı evvela sadece kafiye ve hece ölçüsüne karşı bir şiirmiş gibi algılanmışsa da aslında yeni bir tekliftir. Öyle yeni bir tekliftir ki İkinci Yeni’nin önünü açıp, çıkışını erkene almış, belki de çıkışana sebep olmuştur. Sonradan önemi anlaşılmış ve Birinci Yeni denmiştir zaten Garip Akımı’na. Kafiye ve ölçü reddedilmiş fakat gizli kafiye, aliterasyon, serbest müstezat gibi tekniklerle sehl-i mümteni sağlanmıştır, akıcı bir şiire ulaşılmıştır. Orhan Veli bu tarz şairi Garip Manifestosu’nda acemiliğin ustası olarak tarif eder. Orhan Veli 36 yaşında, garip manifestosu 9 yaşındayken Ankara’da bir çukura düşmüş, sonra İstanbul’a gelmiş, herhalde oradan başına aldığı bir travmadan dolayı da günler sonra beyin kanamasından ölmüştür. Yani artık savunmasız hale gelmiştir diyebiliriz. Asıl verimli çağını yaşayamamış, başladığı poetik yolun yarısında maalesef yarışı ölerek terk etmiştir. Yaşasaydı, henüz değişmiş iktidarın da etkisiyle (Türkiye 1950 seçimlerinde sağcıların elinden çıkıp kendini sağcı sananların eline düşüyor) nasıl hamleler yapacaktı bilinemez. Belki de yaşasa İkinci Yeni diye bir şey olmayacaktı, atak ondan gelecekti.

Orhan Veli, Yalçın Küçük’ün “hayat arkadaşı” dediği, en yakın arkadaşı Melih Cevdet’in hiç bahsetmediği bir kadınla mektuplaşmış ayrı şehirlerde oldukları vakit, kadının adı Nahit. Kadın evli. Aralarındaki ilişkiyi kocası bilmiyor. İlişkinin içeriğini biz de tahmin edemiyoruz aslında. Cinsel bir durum var mı yok mu çok anlaşılmıyor. Tehlikeli zamanlarda mektupları iadeli taahhütlü atıyor Orhan Veli. Yani sadece ilgili kişinin imzası karşılığında alınacak şekilde. Bir gün yakalanıyorlar tabii. Hatta bir mektupta Orhan Veli Nahit Hanım’a “[…] bu seninle benim aramdaki bir hadisedir. Halbuki zevcinizin maşukaları dillere destan.” diyerek rahatlatıyor.

Seza Karakoç’u seviyorduk.

  

Tanıştığım en üst insan Sezai Karakoç öldü. Bu kara haberi Twitter’dan öğrendim. Ömer Erdem’e telefon açıp başınız sağ olsun dedim. Sesinin tonu ve rengi berbattı. Milli ve yerli eğitim kitaplarından öğrendiklerimi saymazsam adını duyduğum ilk şairdir aynı zamanda Karakoç. Bir şiir kasetinin künyesinde yazıyordu adı. 14 yaşındaydım. Yıllar sonra o isimle arkadaş olacağımı kestiremezdim. Şimdi kıyasıya eleştirdiğimiz şiir seslendirmeleri ve şiir kasetleri olmasa, şiir çoktan ölmüştü diyebiliriz. Yani, Selçuk Küpçük o muhteşem sesiyle Monna Rosa şiirini okumamış ve kasete doldurmamış olsaydı ben Cihat Duman olamazdım. Bu çok nettir. Cihaüttin Dumanoğlu ya da Mehmet Cihat Dumankaya filan olurdum. Asla espri olarak değerlendirilmesin bu yorumum. Çok ciddiyim. Çok üzgünüm. 2021’in kasım ayının 16. günü bizi biz yapan üst insanlardan birini yitirdik. Sevenlerine sabır diliyorum.

Sezai Bey’in [acil olarak belirtmek gerekir ki Sayın Karakoç’a Sezai Bey diyenlerin safında değilim fakat bir seferliğine beni affediniz, bu şekilde daha kolay geliyor yazmak] Monna Rosa şiirini severek başlayan maceram Köşe şiirini sevmekle devam etti. Sonra Köpük’te karar kaldım. Her biri oldukça farklı tekniklerle yazılmış olmasına rağmen bu şiirlerin üçü de aşkı anlatır. Kendi şiir gelişimim de bu tekniklerle sırasıyla rabıtalıdır. Bu konuyu belki bir başka yazıya ayırıp uzun uzun açıklamak gerekecek. Şimdilik Sezai Bey ile buluşmalarımı aktarmak isterim. Bu hatıralar zamanın eğesinden geçtikçe hususiyetlerini kaybediyorlar. Tadı, tuzu heyecanı azalıyor. Bu bağlamda keşke daha önce yazsaydım bu yazıyı diyorum kendi kendime. Sezai Bey’in cenaze törenine gitmeye hazırlandığım şu vakitten çok daha önce. Ve namuslu bir yazar olmanın gereğini yerine getirmek adına, bedeni hala sıcakken kaleme kağıda daktiloya koşan yazarları eleştirdiğim için okurlardan ve o yazarlardan özür dilerim. Meğer keyfi bir hareket değilmiş ölenin ardından yazıya sarılmak. Gençken anlayamamışım bunu.

15 Temmuz 2021 Perşembe

Devrim Horlu şair değildir.


Canınız ferahlamak istiyor ve şiirlerinizi paylaşmak zorunda kalanları kontrol ediyorsunuz. Adınızı yazıp aratıyorsunuz. Hangi dizelerin insanları çarptığını görüp eğleniyorsunuz. Sözün değer görmesi kıvanç verici. Bugün adımı arattım Mazlum Mengüç diye biri “cihat duman ve aveneleri” diye tweet atmış. Ardında yeterince anlaşılır olmadığı düşüncesiyle olsa gerek “en büyük varlığı abisinin koltuğunun altında olmak olan dalyaraklar sessizce köşelerine çekilebilir mi lütfen” diye bitirmiş. Yav ne alaka arkadaşım. Beş dakikada nereden nereye geldik. Ben kimim? Avenelerim yani yardakçılarım kim? Kendisini işten atmayayım diye bana yağ çekme ihtimali olan stajyerim bile yok ki. Yalnız başıma avukatlık yapıyorum. Müzik grubum yok. Şirketim yok. Kim, neden bana yardakçılık yapsın? Ben AKP miyim? Suç örgütü müyüm? Taşralı, hayatında İstanbul kültür ortamı görmemiş, gece hayatı nedir bilmeyen, sosyal medyayı kaynak zanneden yerel yazar ve şairlerin, tefsircilerin, kalpazanların, komplocuların, dedektiflerin, ilahiyatçıların hayatıma özendiklerini yıllardır edindiğim tecrübeye istinaden biliyorum. Daha evvel kopyalarını gördük. Yabancılarla arkadaş olmadığımız için de aramıza almadık bunları. Fakat bu yüzsüzler her fırsatı kullanıp bir şekilde arkadaşımız olmaya çalışıyor. Olamayınca da arkadaşlarıma avene deme küstahlığını gösteriyor. Oysa benim içinde olduğum arkadaş grupları tabii gruplardır. Edebiyat yapmak için toplanmamışlardır. Bilakis edebiyat onları toplamıştır. Şiirini bir diğerine kabul ettirmek bizde çok ayıp olduğu için karşılıklı yaltaklanma görülmez. Oluşumu on yılı bulan, bariyerli, kapalı gruplardır. Diyarbakır’dan gelip giremezsin içine. Önce kapısında 4-5 yıl beklemen gerekir. Yani özetle edebiyatçı arkadaşlığının nasıl olmaması gerektiğini anlatır etrafa benim dâhil olduğum arkadaş grupları. Karşılıklı eleştiri küslük getirmez. Tabii olmayan övgüler ayıptır.

Biraz araştırma yaptım bu Diyarbakırlı genç Mazlum Mengüç geçen gün şiir kitabı çıkarmış. Kitabı İthaki Yayınları basıyor. Şiir dizisini yöneten kişinin adı Devrim Horlu. Bu şahıs iki üç sene önce Nişantaşı’nda bir yazarın yeni kitap kutlama partisinde yanıma gelip “ben sizi çok seviyorum” demiş sonra sosyal medyadan eklemişti. Oradan şiir kitabının olduğunu öğrenmiştim. Sizi çok seviyorum deyip saygı ile yaklaşınca oldukça ürkmüştüm. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duymasına katlanamam. Hadi biraz dertleşmiş olayım. Herhangi birinin bana sevgi ve saygı duyması hoşuma gitmez. Bu bir hastalık belirtisi olabilir. Bana da düzgün gözükmüyor bu hasletim pek. İlgi görmekten hoşlanmam. Fakat birinin ya da birilerinin bana uzaktan ilgi duyduğunu hissetmek oldukça rahatlatıcı bir duygudur. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duyması ürkütücü fakat bu kişinin şair olması hele de genç şair olması göğsümü sıkıştırır. Yarı ölürüm. Yarı durur. Çünkü Şeyh Galib’i sevip sayamazsın. Okursun. Anlıyor musunuz? Hayran olursun. Örnek alırsın. Sevmek ve kısmen saymak ise bedenle ilgilidir arkadaşım. Sen benim bedenimle daha önce muhatap olmadın ki beni sevesin. Belki de ben bok gibi bir insanım. Özetle salt şiir yazdığı için bir insanı sevme, sayma, onunla arkadaş olma, borç alıp verme gibi alışkanlıklarım yoktur. Devrim kendi çapında çalışıyor. Adam topluyor. Ve sanırım kendi etrafına adam topluyor. İşte bizim yıllardır eleştirdiğimiz hareket. Varsa kitabın getir basayım mantığından çevre üretmek. O çevre sonra editörlerin başını yiyor tabii. Siz çocuksunuz bilmezsiniz. Ağababalarıyla güreşmişiz biz.

Şiir kitabı basmak kötü bir şey değil. Arada bir tane iyisi çıksa on beş kötüyü affettirir. Fakat şiir kitabını bastığın birisi salt bu sebeple şiir ortamına girdiğini ve söz sahibi olabileceğini sanıyorsa cezalandırılmayı paylaşacaksınız demektir. Hele hele iftira ve boşeleştiri en sevmediğim eylemlerdir. Ben bu akşam açıktan Devrim’e bu yüzden Mazlum’un yukarıda yazdığı iftiraları silmesi için baskı yapıp bir saat de mühlet verdim. Benimle dalga geçtiler. Ben de işi şahsi alıyorum artık.

Cevdet Karal 11 Temmuz 2021 günü tweet atıyor: “Dün akşam bir şiir yazdım diyen, ya şiir yazmamış ya da oturduğu yerden bir ahkâm kesmiştir. Şiir, günler boyu oluşur. Ve bir gün olur, oturur yazmaya başlarsın. Bu da günlerce sürer. Şiirin istekleri için oradan oraya gidersin. Süt bile sabırla bekliyor yoğurt olmak için.” Benim de katılmadığım bir fikri serdetmiş Sayın Karal. Ben tepki göstermedim çünkü benim ilgimi çeken konulardan değil şiirin yazılma süresi. Basit buluyorum bu süreyi mesele yapmayı. Ben şiirde persona, hitap, drama, ses üzerine çalışıyorum. Genç şairler, genç şairler demeyelim onlara bir takım şair taklitleri, sinir hastalığından mustarip solgun yüzlü ve sakallı ergenler, ayaktakımı Karal’ın bu fikrine karşı ağza alınmayacak hakaretler, gereksiz istihzalarla mukabele ediyorlar. Bu cahil cühela takımı, kendini solcu ve muhalif zanneden haşerattan beşerler Cevdet Karal'ı İsmail Kılıçarslan gibi bir şey zannediyor sanırım. Yandaş medyada yazan çizen, karaktersiz, omurgasız, şahsiyetsiz, tabiatsız, mayası bozuk bir televizyoncu olarak da sanmış olabilirler. Laf attıkları şahsın gerçekten iyi bir şair olduğunu bilmiyorlar çünkü okumamışlar. Açıp bakmamışlar ki laf atmadan evvel. Karal inançlı bir şairdir o kadar. AKP propagandası yaptığına şahit olmadım. Yav olsam da fikrim değişmez zaten. İzzet Yasar ile ilgili fikrim değişti mi ki bu da değişsin. Ben estetik değere bakıyorum. Matematik gibi bir şey oldum zaten.

Gelen tepkilerin şoke ettiği Karal bu kez: “Yahya Kemal şiirin istediği kelimeyi bulmak için 2 Osmanlı asrı beklemiş. Dıranas bir şiirini tamamlamak için 1,5 Cumhuriyet yüzyılı. Muhabbeti iyiydi! İsmet Özel’in olmayan şiirlerinin niçin adları var? Kolaycılık garantili ilham kutsalınıza mı dokundum çocuklar. Eşitiniz miyim?” diyerek yine görüşlerine katılmadığım bir şeyler zırvalıyor. Aynı cahil cühela, çete bile olamayacak kadar hukuksuz, sanatsız, gerici güruh hiç tanımadıkları ve kendilerinden üç kuşak eski bu adamı aşağılıyorlar. Nasıl zevk alıyorlar görmelisiniz. Herkes herkesi beğeniyor rt ediyor. Adeta bir şenlik. Bir katharsis. Sanırsın şiirin en büyük sorunu çözüldü, AKP gitti, Kanuni Esasi tekrar ilan edildi. İstihzayı israf ediyorlar. Yanlış kişiden hesap soruyorlar. Bunlardan biri şu yukarıda beni çok seven Devrim Horlu: “Allah senin belanı versin Cevdet. Allah, kendini nimetten sayan tüm fasulyelerin belasını versin. Ama Allah önce senin belanı versin Cevdet.” Diyor. Bunun üzerine “Sizi tanımıyorum. Fasulyenin kırılıp kenara atılacak parçası kadar olduğunuz zaman tanırım. O zaman bir fikre, tutuma tavır alırken gerekli yetişkinlikte de belki olursunuz.”  Şeklinde kibarca cevap veren Cevdet Karal’a “10 A sınıf üçüncüsü Cevdet Karal cevap vermiş. Ne diyelim, Allah belanı versin Cevdet.” Şeklinde kendine yakışır şekilde cevap veriyor. Ya şimdi akıl var izan var. Karal ünlü bir şair değil, şiir dünyasında da bir etkisi yok, çetesi yok, siyasi tesiri yok. Bu adama bu kadar kuralsız çatmanın size ne faydası olabilir ya? Herkesin herkesi aşağılama hakkı vardır. Fakat bu da bir sanattır. Devrim Horlu’nun şahsi meselemiz olduğu için kitabını eleştirirken “Allah belanı versin” demiş olduğum Mustafa Orman’dan özür dilemesi gerekir. O yazıda şahsi meselemi açıklamış ve bu sebeple kendi tetikçiliğimi yapacağımı söyleyerek beddua etmiştim. Ya ben tenkit sanatındaki bu yenilikleri sizin gibi laf ebeleri yanlış kullansın diye mi yaptım ya? İnsan tanımadığı ve önemsiz olan birine sanatla ile ilgili bir fikri yüzünden nasıl beddua edebilir arkadaşım? Bu nasıl aşağılıkça, kimliksiz, renksiz bir tavırdır? Ve bu aşağılıkça tavır karşısından Karal’ın asil duruşu hiç mi utandırmadı bunları? Merakımdan soruyorum yemin ederim retorik olsun diye değil. Böyle biri şair olabilir mi? Yanlış lafı yanlış kişiye yanlış şekilde sokan birinin o lafla şiir yapması mümkün mü?  

Şiirde polemik hep olmuştur. Kalem savaşı, söz dalaşı olmazsa olmazımızdır. Fakat bu şahsıların daha önce herhangi bir polemik okuduğundan şüpheliyim. En basitinden bir zemzeme demdeme tartışmasını bilir insan. O kadar uzağa gidilemeyecekse doksanlardaki ve iki binlerdeki tartışmalar okunur. Zamanın dergilerine bakılır.

Peki hiç umurumda olmayan bunca gelişme nasıl oldu da benim olaydan bihaber arkadaşlarımı yardakçım yaptı? Enes Kurdaş, Devrim’e tepkisinin aşırı olduğunu yazıyor. Bence haklı. Devrim bu kez Enes’i aşağılıyor. Bunu gören Mazlum Çimen de saygıdeğer editörünün ve patronunun o çok muhteşem twetlerini favlamayan Enes’i benim avenem ilan ediyor. Enes Kurdaş benim hemşerim. Bu kadar. Bitti. Tweet bitti bu kadar. Hemşerim olduğu için arkadaşım. Şairliği umurumda değil. Benim öğrencim değil. Hiç şiir konuşmadık. Düzgün bir olduğu için de bana zarar vermeyeceğini düşünüyorum. Menfaatim bu kadardır. Eminim o da benimle ilgili bunları düşünüyordur. Ta Diyarbakır’dan benim haneme burnunuzu uzatırken elinizdeki başkasına ait taşağı serbest bırakırsanız hareket kabiliyetiniz artar ve burnunuzu daha çok sokarsınız çevreme. Ve içinde olduğunuz boklu çukurdan farklı olduğunu –eğer zekanız yeterse- anlarsınız. Tavsiyem bu.

Peki Devrim önemli biri mi? Değil. Hakkında yazı yazılacak kadar önemli değil. Beni tanımadan seven birinin düzgün biri olma ihtimali yoktur. O kendisine verilen minicik imkanı sonuna kadar değerlendirip etrafına yetim ve öksüz toplamak niyetinde. Ama benim için önemli olan insanlara zarar vermek üzere olduğunu görüp uyarmak istiyorum onları: Devrim’in seçicilik yaptığı şiir dizisine kitabını kaptırmış olan Kaan Koç, Gökhan Arslan, Tuba Bozkurt arkadaşlarım ve diğer şairler yukarıda yazdığım şekilde davranan bir şahsın eninde sonunda kendilerine de zarar vereceğini bilmelidirler. Zarar vermese bile bulundukları şiir dizisinin itibarı iki paralık olmuştur. Yayıncılıkta itibar aramam pek ama şiirin olduğu yerde asgari seviyede asalet şart. Özellikle son olayda Cevdet Karal’a yapılan terbiyesizlik karşısında susmaları onların da sonu olur. Cevdet Karal önemsiz biridir ama şairdir. Bunun bir hukuku olmalı. Bu çapulcuların yılların besleyip büyüttüğü eleştiri geleneğini şahsi emellerine alet etmeleri dizinin şairlerine zarar verir. Polemik tüccarlığı yapanlarla aynı safta olmamalıdırlar. Bunu bilmeliler. Deve kuşu gibi kafasını kuma sokan şairlerin sonu devekuşu yayıncılık limitet şirketidir.

Peki bunların sebebi sadece gerizekalılık ve sinir hastalığı mı? Değil elbette. Siyasi koşullar hepimizi aptallaştırdı. Aktivizm ile trollük birbirine karıştı sonra bu ikisi sanat eleştirisi ile karıştırıldı. Kadın, kadını kadın olduğu için okuyor iyi bir yazar olduğu için değil. Kadın kadını kadın olduğu için savunuyor haklı olduğu için değil. Adam adamı aynı partiye inandığı için okuyor. Adam adamı kendisini okuduğu için okuyor beğendiği için değil. Sonra bunlar kalabalıklaşıyor. Bir şekilde aramıza giriyorlar. Kirlerini bize bulaştırıyorlar. Kötü sanat ve beceriksizlik görüldüğü yerde imha edilmedikçe bunların düşük mümessilleri bize bir şekilde musallat olacak. Lütfen.   


Cihat Duman   

30 Ekim 2019 Çarşamba

Joker Filmi


Joker adlı filmi izledim. Bir kurmacada adı geçen kötü karakteri başka bir kurmacada kahraman yapmışlar. Aslında kahraman mı yapmışlar anti kahraman mı yapmışlar tartışılmalı. Sinema sanatında asıl malzeme olan insan bedeni iyi kullanılırsa film güzel oluyor. Dolayısı ile bir filmde figüranlardan başlarım oyuncuları dikizlemeye. En son baş karakter gelir nazarı dikkatime. Bu filmde Joker’in kadını takip ettiği sahnede caddeden geçen vatandaşların jestleri çok iyiydi. Bu iyilik, baş karakteri oynayan Phoenix’e kadar ilerlemiş. Adam bayağı da zayıflamış olmalı. Güzel de dans öğrenmiş. Elinden geleni yapmış. Yönetmen de güzel yönlendirmiş. Fakat şu hataya düşmeyelim. Bu oyuncu milletinde deliyi oynamak bir hayaldir ve fırsat ellerine geçtiğinde tuhaf bir doğallık ve kolaylıkla bunu yapabilirler. Bu milletin ikinci hastalığı sette bir aynaya bakarak kendi ile konuşma ve çıldırmadır. Sinema tarihinden örneklerini görürsünüz. Hatta seti mekân dışına çıkarıp sahneyi defalarca tekrarlayabilirler. Yönetmen masada en beğendiğini seçer falan filan. Deliyi oynamak bazen kolaydır evet, ama kötüyü oynamak her zaman zordur. Phoenix’i bu anlamda tebrik etmek gerekir. Eğer bir başarısı varsa kötüyü oynayabildiği içindir. Deli temsiline şerhimi koyuyorum. Buraya daha sonra geleceğim. Unutturmayın.

Gelelim psikozlu yapının (filmde bir yerde paranoyak şizofreni diye geçiyor) kriminal hale gelmesine ve psikozuna sebep olan şeylere. Filmde çocukken başına gelenlerle psikoz arasında, psikoz ile suç arasında, suç ile devrim arasında bir bağlantı kurulmuş. Filmi yazan kafa bunu böyle kurmuş, çok net. İlk soruna çözümü bir psikolog getirebilir. İkinci soruna çözümü bir hukukçu verebilir. Üçüncüye ise “yetmez ama evetçi” bir solcu yorum getirecektir. Gördüğünüz üzere, bu üç düğümün çözümü için Türkiye sınırlarında yaklaşık (kapsama kümeleri ile birlikte) 240 milyon insan bulunmaktadır. Yarısı çocuk olsa eder 120 milyon uzman. Her travma yaşayan nevrotik ya da psikotik olmaz. Olsa bile suç işlemeyen deliler de vardır. İşleseler bile bunun sonucu halk ayaklanmasına dönmez. Fakat aradan ikinci sorunu çıkardığımızda, mesela delilerin devrim yaptığını (peygamberlere bakın) görmüştür dünya. Masum deliler. Dayanamıyorum, tehlikeli sulara giriyorum yine, kestim.

Gelelim yukarıda söz verdiğim meseleye. İnsan etinin en muazzam kullanımı olan oyunculuk, sanatın da en güzide köşesinde kendisine yer bulur, itibarlıdır. Bir başkasının yerine geçme sadece o kişinin sesini ve mimiklerini taklit ederek gerçekleşmez. Kanın boşaltılıp aynı kan grubunun kalbe pompalanmasını, bütün kemiklerin kırılıp taklidi yapılan kişinin iskeletine bürünülmesini de gerektirir. Bir oyuncuyu yürüyüşünden tanırız, yürüyüşünü değiştiren kişi, DNA’sını da değiştirmiş demektir. Buraya kadar okey. Psikoz yani bilincin yarılması da yukarıda iyi oyunculuk hakkında söylediklerimize benzer özellikler taşır. Psikotik empatisini kaybetmiş durumdadır. Kendisini zaten başkasının yerine geçirdiği için karşısındaki ile özdeşleşemez. Libidosu, hayat enerjisi kendisine yönelmiştir. Önemli hisseder. Olmak istediği kişi olur, süper ego zayıflar. Sizden sürekli sigara ister, istemekte haklıdır. Konuşmanıza izin vermez, söylediklerinizi hafife alır, ezberden konuşuyor gibidir. Evet, oyuncular da metni ezberledikten sonra ezberden konuşurlar elbette. Daha çok var, yukarıda bahsettiğim uzmanlar bunu çok iyi bilir, 120 milyon kişi, Türkiye’de. Dolayısı ise benim filmi beğenmeme sebep olanlar sizinkinden biraz daha şey idi. Bunları düşündüm. Ha, bana kalırsa, deliler devrimin başına geçemezler, genelde devrimi yapanların başındakiler, sonrasında muhakkak delirirler. Bunun filmini yapmak politiktir işte. Diğeri sanat oluyor. Gerçi O da politik.

Oyunculuk sanatı, psikozu tetikliyor olabilir. Tartışmalı bir sınır var orada. Böyle rolleri oynamak hem cesaret hem yetenek gerektiriyor. Phoenix’i tebrik etmek gerekir elbette, eğer psikotik değilse. Bir kere de ekranlarda kendimiz olalım bakalım demediyse?

Cihat Duman, 30.10.2019

2 Aralık 2012 Pazar

3 AYLIK PERİYOTLA YAYIN HAYATINA BAŞLAYAN NATAMA’NIN İLK SAYISI ÇIKT


  
“Bir hayat memat dergisi” sloganıyla çıkan ve genel yayın yönetmeni Enis Akın olan Natama’nın yayın kurulunda Hayriye Ünal, Mehmet Öztek, Süreyyya Evren ve Cihat Duman bulunuyor.

“Bu ismi neden sevdiğimizi bilmeyen insanlar olarak bir araya geldik, belki bir sonraki sayının adı “m” olur eksikliğimizi bütünleriz kim bilir?” diyen Natama mensupları için edebiyat da dergi kadar bir hayat memat meselesi. Çıkış bildirisinde bu doğrultuda deniyor ki “Dünyaya inanan insanlar olarak yola çıkıyoruz. Dünya bu kadar boktan bir yer olmak zorunda değil, elbette dünyayı  değiştiremeyeceğiz. Ama deneyeceğiz, denemek engel olamadığımız bir duygu. Şen değiliz, fakat yasa mahkûm da değiliz. Henüz gerçekleşmemiş olan her ne varsa onun gerçekleşme ihtimalinden heyecan duyabildiğimiz için bir aradayız ve Natama’da yazıyoruz.”

Dergi; Bülent Usta’ya ait, muhalif edebiyatı savunan bir yazıyla açılıyor, kiçleşmeye karşı şiiri savunan Hayriye Ünal’ın yazısıyla devam ediyor.

Natama’nın ilk sayısına K-şiirler damgasını vuruyor. Enis Akın’ın gerekçe yazısında deniliyor ki: “Adına vatan dediği şey için ölmüş, öldürmüş, ölümle burun buruna gelmiş, getirilmiş ve işi bitince bütün travmalarıyla hiçbir destek olmadan kullanılmış bir kâğıt mendil gibi topluma, aramıza geri atılmış bir gençlikle, Türk veya Kürt, konuşmaya çalışmayan şiir budaladır.” Bu K-dürtüsüyle yazılmış şiirlerin şairleri; Özgür Göreçki, Kadir Yanaç, Davut Yücel, Nazmi Cihan Beken, Cihat Duman, Mehmet Öztek, Ali Aydemir, Melih Tuğtağ, Anita Sezgener, Mihrap Aydın, Fırat Demir, Süreyyya Evren, Mehmet Şah Erincik, Hayriye Ünal ve Enis Akın.
Süreyyya Evren’in “Türkiye Şiirinde Kürdistan Sorunsalının Yokluğu” yazısı ve Ercan Y. Yılmaz’ın Sivil Alfabe’sinden örnekler bu girişimi tamamlıyor.

Şairlerin yönettiği bir dergi olarak Natama öyküye de kapısını açık tutuyor. Çağnam Erkmen ve Ahmet Büke ilk sayının öykücüleri.

Burak Delier, Natama’ya kültür üreticisinin iktidarı tamamen karşısına almadan varlığını sürdürmek amacıyla başvurduğu otosansüre dair önemli bir yazıyla katılıyor. Delier, yazıda otosansürün bir direniş anlamına gelebilme olasılığını da tartışıyor.
Barış Acar’ın yazısı sanat tarihinin sanatı nasıl belirlediği ve dil ve gerçeklik aracılığıyla nasıl hegemonya altına aldığı üzerine. Yazı sanatın bağlamsal anlamını ve bağlamın önemini birçok örnekle ve kuramsal referansla ortaya koyuyor. Bu bağlama karşı avangardın aykırı rolü ve böylelikle o tarihin dışına çıkabilmesi de yazının öncelikli konuları arasında. Natama’da yer alan diğer yazılar Gül Abus Semerci, Ali Dündar, Davut Yücel ve Ali Kemal Yılmaz (Sevda Yılmaz)’a ait.

Ressam Zeliha Demirel’in kürtaj karşıtı sanatsal eylemini ve Natama için yaptığı açıklamalarını, Cihat Duman ve Gül Abus’un BaBa ZuLa’yla yaptığı kapsamlı söyleşi takip ediyor. Üçüncü Dünya’dan Aristo’ya, Hasan Sabbah’tan aşka, Mahzuni’ye, Neşet Ertaş’a hayatı boydan boya kat eden zengin bir söyleşi bu.

Bir ilke olarak savuşturma kitap tanıtımlarına yer vermeyen Natama’da alternatif işler olarak Özgür Göreçki’nin özgün tarzıyla ortaya çıkardığı “Mutlu At Yoktur” adlı at albümü ve Hasan Rua Demiroğlu’nun Hızlı Felsefesi yer alıyor.
Arjantinli sanat kollektifi Etcétera...'nın Şili, Dün Bugün kitabından parçaları Natama için Burak Delier seçti.

natamadergi@gmail.com                    
0 212 513 03 43

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Günümüz Genç Şairi


Çukurova Sanat Günleri Kapsamında 21.03.2012 Mersin’de yaptığım konuşmanın güncelleştirilmiş hali olan bu yazının tamamı Karayazı Edebiyat Dergisi'nin 19. Sayısında neşredildi.  

Burada bulunmamın sebebi genç ve şair olmam. Genç olduğumu, annemin bana söylediği doğum tarihini 2012’den çıkardığımda ortaya çıkan 28 rakamından anlıyoruz. 28, toplum tarafından genç olarak tanımlanan bir yaş. Şair olduğumu ise evvela edebiyat dergilerinin şiirlerimi yayımlamasından, (i)kinci olarak künyesinde “şiir” yazan bir kitaba malik olmamdan anlıyorum. Yoksa hiçbir zaman şair olduğumu anlayamayacaktım. Şairliği ötekilere, genç olmayı da sanırım zamana borçluyum. İkisine de buradan teşekkür etmek istiyorum. Genç şair olduğumu göre genç şairlik müessesi hakkında konuşma hakkına da sahibim demektir.

Geç yaşta roman ya da öykü yazmaya başlanabiliyor. Etrafımızda ve edebiyat tarihimizde bunların örnekleri var. Ben geç yaşta şiire başlayan ve edebiyat tarihine kazınan bir şair duymadım. Bu bağlamda da gençlik ve şairlik çok özel bir durumda kardeş oluyorlar. Şiir, diğer sanat türlerine göre gençlikle daha sıkı bağlantılı. Sezai Karakoç’un şiir yazmayı bırakmasını, İsmet Özel’in kötü şiirler yazmasını, Ataol Behramoğlu ve Özdemir İnce gibi yaşlı şairlerin bizi güldürmelerini başka nasıl açıklayabiliriz? Edebiyatın kalbi olan dergilere baktığımızda iyi şiirlerin gençler tarafından yazıldığına şahit oluruz. Turgut Uyar’ın 1956’da dediği gibi ben de “Efendimiz Acemilik” diyorum. Acemilik, melezlik, heterojenlik ve kaos gibi durumları gençler daha rahat fark ediyor olmalı. Günümüz genç şairini diğerlerinden ayıran, onları yontan ne savaş, ne göç ne de aşk. Günümüzde ne Dada’yı doğuracak bir 2. Dünya Savaşı, ne de 2. Yeni’yi doğuracak bir baskı rejimi var. Buna benzer toplumsal olaylar olsa bile –ki Güneydoğu’yu ve Recep Tayyip Rejimini aklımızın bir kenarında tutmak gerekiyor- bunun etkisi kesinlikle internetin etkisini geçemez. Recep Tayyip rejiminin sanatçıyı bastırdığını hiç düşünmüyorum. Eğer öyle olsa okuduğum birçok değerli şairin gözaltına alınması gerekirdi. Bunların adlarını anıp hedef göstermek istemiyorum. Aynı şekilde memleketteki Güneydoğu Savaşı’nın da hâlâ şiire bir etkisi bulunmamakta, savaş, bir tema olarak ara sıra şiirde kendine yer bulmaktadır.

Sokrat’ın gençleri yoldan çıkardığı gerekçesiyle idam edilişi de dâhil olmak üzere (idamdan ziyade intihardır aslında) gençlik hak ettiği ilgiyi her zaman gördü. Genç nüfusunun çokluğu ile övünmek bir devlet geleneğidir mesela. Edebiyat dergileri: Umumiyetle gençler tarafından çıkarılır ve ilk amaçları arasında genç kalemler ortaya çıkarmak vardır. Ulusal basından kaçtığı nispette gençleri yanına çekmekte yahut onlarla birlikte gözükmeyi bir yöntem olarak uygulayan şairler vardır. Ya da gençlerle mesafeli olmalarına rağmen gençleri etkileyecek şiirler yazanlar. Buradaki kurnazlığı iyi tahlil edelim.

20 Temmuz 2012 Cuma

Süs Eşekleri Ve Süs Eşekliği Üzerine



Sanayi Devrimi bizim köyde 1983-1984 civarı oluyor sanırım: Elektrik geliyor. (Yanlış hatırlamıyorsam su 2001’de gelmişti.) Traktör denen şey de yine aynı tarihlerde yavaş yavaş köye giriş yapmış. Tarımla geçinen bizimkiler, traktör çıktıktan sonra ne hikmetse eşekleri doğaya saldılar. Eşeklerle kurdukları hukuk birden ortadan kayboldu. Bunu bir nebze anlayabiliyorum. Fakat benim anlamadığım şey, traktörü olduğu halde eşeklerini hâlâ besleyen, onlara bir nevi süs hayvanı muamelesi yapan şahıslar. Ben bunlara süs eşeği diyorum. Bu durumu açacağım. Fakat öncesinde eşeklerle ilgili hem bilgi vereyim hem de şahsi deneyimlerimi aktarayım.

Benim hiç eşeğim olmadı. Kendimi bildim bileli traktör kullanıyorum. Önceleri Başak 12’imiz vardı. Sonra Massey Ferguson 255 aldık. O sıralar kaysı değerliydi tabii. Sene 1991, ben 7 yaşındayım. Bir senelik mahsul ile bir traktör alınabiliyordu. Traktörü olmayan köylüler eşek kullanmaya devam ediyorlardı. Genelde beyaz renkli eşeklerdi bunlar. Biz çocukları “seni eşeğe bindireyim mi” diyerek mutlu eden insanlarla doluydu etraf. Suya giderken eşeğe bindirildim. Bindiğim yere palan deniyor. Bir de keşkere var: Sağlı sollu yük taşımak için. Fakat bunların hiç önemi yok. Bunları bilsek ne olur bilmesek ne? Gerçeklere yaklaşmadık bile. Eşeklerin taşıdığı onca yüke rağmen sürekli sopa yemelerini, acı anırışlarını, düşünceli surat yapılarını, öldükten sonra çaya bırakıldığını ve leş koktuğunu anlatmadım bile. Eşekler Anadolu’da hiçbir zaman hayvandan sayılmadı. Tecavüze uğradılar, dayak yediler, kapatıldılar, köle gibi kullanıldılar. Kedilerin ve köpeklerin şımartılması, sevilip-sayılması karşısında kahroldular.

1 Temmuz 2012 Pazar

Onca Yoksulluk Varken






Dildeki zehri fark eder etmez metni terk edemiyorum. Kurmaca, zaten başlı başına ters yüz eden bir evren. Bir de üstelik zehirli bir dil kullanılmışsa yazarın dil dağarcığı, okurun dil dağarcığıyla boğuşma halinde kalır. Bunun bir sonu yok. Kazanan ve kaybeden kayıptır. Alışılagelmişi sarsan, kesinliği olmayan, anlamı parçalı halde ileten veya iletmeye niyeti olmadığını belli eden yazarlar vardır: Beckett, Salinger, Refik Halid Karay, Oğuz Atay, Kurt Vonnegut, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi. İşte bu yazıyı yazdıran Emile Ajar’ın Onca Yoksulluk Varken[1] kitabı, yukarıda bahsettiğim anlamda beni zehirleyen bir kitap oldu. Metinle kurduğum ilişkinin yanı sıra Emile Ajar’ın okuduğum diğer zehirlilerle olan ortak yönleri ve ayırt edici özellikleri beni etkiledi.
Serbest dolaylı anlatımın birinci tekil şahsın ağzından anlatıldığı türü etkileyicidir (buna serbest dolaysız anlatım diyelim). Fakat burada anlatımın gücüne güç katan ikinci bir etken daha var: Kitabın künyesinde yazar olarak gözüken Emile Ajar’ın da kurmaca olması. Çünkü Emile Ajar, Romain Gary’nin müstear adı. Hani şu Godard’ın ünlü Serseri Âşıklar (À bout de souffle- 1960) filminde kalpleri mengeneye alan Jean Seberg’in kocası. Ki kendisi Seberg’in intiharından üç yıl sonra bıraktığı intihar notunda “İntiharımın Seberg’le bir ilgisi yoktur.” diyebilmiştir (son cümlemdeki Ece Ayhan etkili kan bilerek akıtıldı). Barthesçı bir “Yazarın Ölümü” burada tüm mecazlarından iki kere -hem müstearla yazarak adı yok etmek, hem de bedensel intihar ile dünyaya son vermek- gerçekleşiyor.  
Ölü bir orospunun oğlu olan Momo (13), kendi ağzından başından geçenleri anlatmaktadır. Momo, fahişelerin doğum yapmasının yasak olduğu Fransa’da yanlışlıkla doğan orospu çocuklarına bakıcılık yapan Madam Rosa’nın evinde diğer orospu çocukları ile birlikte kalmaktadır. Rosa, eski orospulardandır ve olayın geçtiği zamanlarda hasta ve yaşlıdır. Momo, zamanla annesinin ölümü ile gerçeği öğrenir. Ayrıca babasının çıkıp gelmesi onu hiç şaşırtmaz. Hatta hesaplaşma gereği bile doğmaz. Çünkü Momo, yersiz yurtsuzdur. Uzun uzun anlatmak yerine deliller eşliğinde haz ve ibret ile ilerlemek gerekiyor. Aşağıda romandan bazı bölümler benim ekleyeceğim şerhler ile birlikte verilecektir:

6 Haziran 2012 Çarşamba

Elektrikli Kitap Soruşturması


* Kitapların seslendirildiği, üzerine kısa filmlerin çekildiği ve tüm bunların cep telefonu teknolojisinde dinlenebilir, izlenebilir bir altyapıyla sunulması yüzyılların getirdiği alışkanlığın devrildiğinin işareti. Bu noktada, geçen yıl ilk kez okura sunulan e-kitabın ardından bu yıl kitap-lık dergisi de dolaşıma e-kitap olarak da sunulacak. Bu bağlamda e-kitap hakkında ne düşünüyorsunuz?


Elektrikli mektup hakkında ne düşünüyorsam elektrikli kitap hakkında da onu düşünüyorum. Yaşadığımız zaman, bize, teknolojiyi reddetme fırsatı tanımıyor. -Hastaların bile tedaviyi reddetme lüksü vardır.- Elektrikli kitap, internet sebebiyle zamanının büyük bölümünü bilgisayar ve akıllı cep telefonları başında geçiren günümüz insanının mecburen kullanmaya başlayacağı bir yenilik. Elektrikli kitap cihazı da yavaş yavaş okurun elinde dolaşmaya başladı. Zamanla her evde bu cihazlardan bulunacaktır. Elektrikli kitap okuma cihazları barındırdıkları teknoloji nedeniyle gözü yormamaktadır. Taşıma kolaylığı, not alma ve paylaşma özellikleri nedeniyle basılı kitabı “nostalji”ye dönüştürecek güce sahiptir.
 
* Teknolojide gelinen seviyeye yayın sektörünün olanakları içinden baktığınızda matbu yayıncılığın ömrünü tamamladığını düşünüyor musunuz?


Memlekette inşaat, otomotiv, gıda, bankacılık, tekstil gibi devamlı hareketli olan sektörlerin yanında yayıncılık gibi yan sektörler var. Fakat burada bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir. Birçok büyük yayıncı aynı zamanda yukarıda saydığım büyük sektörlerden biri ya da bir kaçında da faaliyet göstermektedir. Büyük sektörlerle ya da bankalarla dirsek teması olmayan birçok kaliteli yayıncının çok kısa sürede iyi kitaplar basıp iflas ettiğini biliyoruz. Dolayısıyla sorduğunuz soruyu zaten iflas edecek olan küçük ve orta ölçekli yayıncılar için değil, büyük yayıncılar açısından cevaplayacağım. Büyükbaşlar, matbu yayıncılığın ömrünü tamamlamasına izin vermezler. Uzun bir müddet iki yayıncılık türü de birlikte devam edecektir.


* e-kitaba geçmek için herhangi bir hazırlığınız, okura yönelik bir ön araştırmanız var mı?
İnternet sözlüklerinden edindiğim bilgilere göre okur elektrikli kitabı sevmiş ve benimsemiştir. Ayrıca Amerika’da yayıncılar birliği elektrikli kitap satışının elektriksiz kitap satışını geçtiğini açıkladı. Benim konu ile ilgili kanaatlerim çıkardığım elektrikli dergi hurdasanat sayesinde belirginleşti. -Burada itiraf etmek gerekir: Birçok matbu dergi çıkaran ve birçok matbu dergide şiir yayımlayan biri olarak bu maceraya giriş nedenim elektronik ortamı denemekti.- Geçtiğimiz Haziran ayından bu yana http://hurdasanat.com üzerinden yayımlanan ve 5 sayı çıkardığımız bu elektrikli sanat dergisinin istatistikleri çok ilginç bilgiler bahşetti bize. Evvela, ilk sayısından itibaren 1.000’den fazla kişi tarafından indirilerek yıllardır çıkmakta olan birçok edebiyat dergisinden daha fazla tiraja ulaştı. İkincisi, dışarıdan ürün kabul etmemesi ve 25 sınırı konulmasına rağmen büyük bir ilgi topladı. İnternetten exe, pdf olarak indirilebilen bu dergi memleketin en ücra köşelerine kadar ulaştı. Üçüncü olarak şartlar bizi, bu elektrikli dergiyi android, iphone gibi akıllı cep telefonlarından da okunabilecek bi şekilde çıkarmaya icbar etti. Derhal bilgisayar mühendisimize yeni bir yazılım hazırlattırdık. Elektronik okur bunu istiyordu çünkü. Yeniyazı Dergisi’ni 11 sayı çıkaran ve birçok matbu derginin hazırlanmasında editörlük yapan birisi olarak hurdasanat Elektrikli Dergisi’nin çok rahat çıktığını ve okura zahmetsiz bir şekilde ulaştığını iddia edebilirim. “Beyin bedava.”
 
* Maliyetleri azaltması; dağıtım, iade vs. sorunların yaşanmadığı bir yerde e-kitap yayıncılığının yazar teliflerine olumlu yansıyacağını düşünüyor musunuz?


Somut olmak adına bir örnek vereyim. Etiketinde 10 TL yazan ortalama kalınlıkta bir kitabın 1 TL’si matbaaya verilmektedir. 0.5 TL dağıtımcıya, 3,5 TL kitapçıya, 1 TL yazara harcanmaktadır. Geriye kaldı 4 TL. 1 TL de dizgici, grafiker, kira, vs. masraflara gitse kaldı 3 TL. Bir yayıncı kitap başına 3 TL kazanıyor. Yazarın kazandığının 3 katı. Matbu olmadığı takdirde yayıncıya kalacak para ise (dağıtımcı, kitapçı ve matbaaya verilecek ücreti düşersek) 8 TL olur. Fakat elektrikli kitap 10 lira etiket fiyatı ile satılamaz sanırım. Piyasaya baktığımızda ortalama 7 TL fiyat biçiliyor. (Az önce bir kitap satış sitesinden baktım, matbu fiyatı 13,60 TL olan kitap, elektrikli kitap formatında 9,90 TL’ye satılıyor.) Yani anlayacağımız yazarın durumu ve konumu değişmiyor. Fakat şunu da unutmamak gerek. Baskı ve dağıtım maliyetinin ortadan kalkması, yazarla okur arasında direkt bağlantı kurmayı da sağlayacaktır. Mesela aralarında Cem Akaş, Gökdemir İhsan, Selçuk Orhan, Murat Yalçın gibi yazarların da bulunduğu kurgukolektifi yazarların birleşerek bir sinerji oluşturmasına güzel bir örnek. Bakın kendilerini nasıl tanımlıyorlar: ku-ko, yazarların kendi metinleri üzerindeki hak ve kontrollerini olabildiğince artırmak için kurulmuş; kitap satışından yayıncıya kalan payın %91'ini yazarlarına ödeyerek ilk adımı atmıştır.
 
* e-kitabın okuma alışkanlığı üzerinde herhangi bir değişime yol açacağını düşünüyor musunuz? Bu noktada e-kitap kendi okurunu yaratır mı?


Metni odağa alan okur açısından hiçbir değişim gerçekleşmez. Elektrikli kitabın kendi okurunu yaratacağını düşünmüyorum. Matbu kitap ile birlikte uzun yıllar tedavülde kalacaklardır. 


*Dünyanın en etkin yayınevlerinden biri, başvuruda bulunan ‘yazar’lara ücreti karşılığı editörlük hizmetiyle birlikte e-kitaplarını yayımlama önerisinde bulunduğunu açıklayan bir ilan yayımladı. Bu ilan aslında bize yazar ve yayıncı tanımının da değişime uğradığını işaret etmiyor mu? Bu konudaki düşüncelerinizi paylaşmanızı rica ederiz.


Bu dediğiniz şeyi “dandik yayıncı” dediğimiz yayıncılar (şair argosunda bu yayıncılar için darphane tabiri kullanılır) yıllardır yapıyor. Yeteneksiz yazarların kitaplarını ücreti mukabili basıp, dağıtamadıkları için depolarda çürütüyorlar. Bahsettiğiniz yayıncı anladığım kadarıyla itibar sahibi. Çağrısındaki amaç yeni bir teknolojiye ev sahipliği yaparak ticari geleceğini garantiye almak olabilir. Yazar açısından baktığımızda ise yazar ile yayıncının rollerinin değişmesinden öte yazar ile okurun rollerinin paylaşımı daha çok ilgimi çekiyor. İnternet bloglarının gelişimiyle birlikte bu heterojen yapı sorgulanmadan yönümüzü belirlememiz zor olacaktır sanıyorum.


* e-kitap üzerine beklenti ve altyapı için temenniniz, öneriniz neler?


Edebiyat okuruyum. Evimde içi edebiyat, felsefe ve eleştiri ile kaplı bir kütüphanem var. Dolayısıyla evimin dışında kendimi yalnız hissediyorum. Kitaplarımın topluca bulunduğu yerden ayrılamıyorum. Bu da özgürlük dürtüsüne halel veriyor. Kütüphanemi içinde taşıyabileceğim ve mukayeseli okuma yapabileceğim bir elektrikli kitap cihazını birilerinin bana hediye etmesini isterim. İkinci olarak, yayıncıların elektrikli kitap basmakla ilgili çekincelerini yok etmek için FSEK ve bilişim ile ilgili yasalarda acil olarak uyarlama yapılması gerekmektedir.


 
Cihat Duman, Edebiyatta Üç Nokta Dergisi, 2012 Bahar, Sayı:7 

5 Haziran 2012 Salı

Onca Yoksulluk Varken

Mesele Dergisi'nin Haziran 2012 tarihli 66. sayısında Emile Ajar'ı yazdım. Okuyana eroin ısmarlayacağım. 



23 Mayıs 2012 Çarşamba

DİKİMEVİ BOYUNCA AŞTİLERDE BIRAKILANLAR


Bu metin; Kadir Yanaç, Nazmi Cihan Beken ve Cihat Duman/Ben tarafından 20.05.2012 tarihinde Ankara/Yüzyıl'da ortak biçimde yazılmıştır. 

Gece topal bir orospu gibi içimize girdi. Uluyan köpekler kimin umrunda. Kabuk bağlamış, kurtlanmış bölgeleri kimin umrunda. Hayatın anlamının dolu bağırsaklarımızdaki ölü balık parçaları arasına sıkıştırılmış olduğunu düşünüyorduk, hiç sevilmemiş ölü balık parçaları, ölüsü bile sikilmiş ölü balık parçaları.

Karakter, açık kalp ameliyatının düğününde kimseye çeyrek takamamış bir insanın durumu değilse, en iyi ihtimalle bir gofrete insan olabilir. Çünkü gofret simitten daha ucuzdur BİM’de. Sabahın yedisinde aranmış olması, orada ölen kadının, evini İKEA’dan aldığı mobilyalarla donatan kadının açık ve derin yaralarını tedavi edemezdi. Dünya olduğu gibi ölen her şeydi, sigara dumanını çocukluğundan beri sevmiyordu. Çocukluğundan beri ölü sevmekten ve meleklerin günahsız oluşuyla kendine yepyeni bir mağlubiyet sağlamaktan yorgun düşmüş, yorgunluğunu Türk Standartları Enstitüsüne elektronik posta yoluyla  ebeveyni anlamında utanç duyuyordu. Elbise askılarının sağladığı konforu bir anlığına unutup, bu askıları beşinci kattan aşağıya bıraktı. Sonra dolu bağırsaklarından çıkacak gazetesini nasıl kamufle edeceğini bilemeden ve montunu da çıkarmadan oradan oraya süzülmeye başladı, ben niye gidip cemaat evinde kalmadım diye yakınarak burnunu duvara sürttü. Biz hep evimize gelen kızlara yedek yataklarımızda kurban bayramı yaşattık. Kesikleri kesiklerimiz anlamına gelmese de pedleri pedlerimiz anlamına anksiyete değerinde geliyordu.  Narenciye tarlalarından toplanmış, kendine acı vermelerin tedavisinde kullanılan merhemleri de unuttu. Ipıslak trenleri, nadide kotları, Behzat Uygur’ları, Behzat Hun’ları, Süheyl Göktürk’lerini, çakmak varmışları, Orhan  Pamuk’ları, Zizek yamukları, Cihat vurmaları, popo hurmaları, bosford osurmalarını, Amerikan gücünün gerileyişleri, sistem sexleri, atmıklı peçeteleri… Sonu Zor yaz. Bu hikaye yazılırken kendini Müslüm Gürses zanneden bir özne tıpkı Müslüm Gürses konserinde lirizmi ilk defa bulmuş gibi göbek deliğini annesine bağladı ve kara panterlerin diğer sevgilisi Jean Seberg ile dünya evine çıktı. Bacağı kanıyordu. Kanaması durdurulamayan bir motor evin önünden saatte -140 kilometre hızla kan bağışladı.
“Söyle buldun mu aradığın aşkı söyle yoksa yalnız mısın sen yine benim gibi boynu bükük gözü yaşlı bir başına.”

Ben kıvırcık saçların, meme ucu bulunmayan büyük memelerin, yuvarlak kalçaların, hiç montla sevişmemiş bacakların, birisini etkilemek için mevzubahis birisine hediye edilmemiş kitapların, bir yerden bir yere gidecekken aceleyle hazırlanmamış valizlerin, sessiz kaldığı için sesi olmadığı düşünülen neşeli şahsiyetlerin ve yaz başlangıcında külot giymediği için yüceltilen hazırlık okumuş kızların ve aynı biçimde sakalını nasıl keseceğini bir türlü belirleyemeyen hazırlık okuyan erkelerin içinden geçen sulu, tehlikeli balıkların anlayamayacağı bir dilden narenciye tarlalarından narenciye tarlarından cümlenin başını unuttum.  Kitaplık olmadığı için üzülen tahtaların, kırmızı renkli kondom kullanmasının ardından kapıldığı hissi iyi biliyorduk. Kasıkları kaşınıyordu, kasıklarını rahat rahat kaşıyamadığı için mutsuzdu, açtırdığı şarkı yeterli sevgiyi görmediği için mutsuzdu. Sessizlik çok güzeldi bir haftalık mizah dergisi gibi. Tanıdığım en güzel tanıdığım en güzel tanıdığım en güzel.

Ben kanla kayboldum ve o ikisi kanonda kayboldu. 

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...