Bu Blogda Ara

30 Eylül 2021 Perşembe

Devrim Horlu şiir analizi.

Şiirlerini merakla takip ettiğim Devrim Horlu internetsitesinin birinde bu akşam şiir neşretti. Daha önce yazdığı çığır açıcı ve benzersiz şiirleriyle bize ışık tutan Horlu’nun bu şiiri biraz zayıf gibi geldi bana. Kalemim oynadığınca aktarmaya çalışayım. İlk kıtasını vermeden önce söylemeden geçemeyeceğim: şiiri basıldığı şekilde aktarmak daha saygılı bir tavır. Dizeleri düz yazı sanatı biçimine uydurup / işaretiyle ayırmak çirkin bir tavır. Bu sebeple her ne kadar düz yazı sayfamı bozacak olsa da şiirin ilk kıtasını aşağıya alıyorum:

“Birdenbire yaşlandım” dedim yanımdaki yolcuya
Kimse şaşırmıyor artık
Eskiden olsa başka şeyler olurdu
“Dünyaya şaşırmayanın muradı çürüsün”
Derdim işte böyle şeyler
Eski insanlar gibi
Ne giysem yakışırdım caddelere
Dönüp birdenbire yaşlansam
Herkes duyar koşardı
Şimdi bir şey oldu
Kulakları tıka basa dolu
Dünyayı işitmemek için herkesin

Oldukça ürpertici bir giriş “birdenbire yaşlandım” fakat tırnak işareti ve yanına konulan dedim kelimesi henüz en baştan manzumeye çevirmiş metni. Dedim kelimesi şiirden çok bir roman ve öykü kelimesi olduğu için bir de önündeki kelime grubuna konulan tırnak sesi bozmuş. Şiirde sadece harflerin değil, tüm noktalama işaretlerinin ve dize/ kıta atlamaların ritmik bir karşılığı var. Bunları cömertçe kullanmamıza engel olur bu kurallar. Bu kurallar yazılı olmadığı için de bilinmez. Zaten bu kurallar bilerek yazılmaz. Tıpkı papazların o dini çözmesinler diye yazmak yerine halka resim yorumlamaları gibi. Kadın, melek, İsa. ‘“Birdenbire yaşlandım” dedim yanımdaki yolcuya’ romanda bile yapılmıyor artık. En azından tırnaklar kaldırılıyor "dedim", "dedi" kelimelerinden tasarruf edebilmek için. Şiirde ise yasaktır tırnak. Başkasının dizesini alırken belki nezaketen kullanılır o kadar. Diğer türlü, ota boka tırnak atmak şairin, şiirde emanet oluşunun semptomudur. Şiirde misafir olan şahıslar yapar böyle şeyleri. Bunlara mişafir diyelim. Çünkü caka âleminde müteşairliğin bile bir itibarı vardır.

“Birdenbire yaşlandım” dedim yanımdaki yolcuya girişinden sonra insan şiirin tahkiye yolu ile yazılacağını umuyor. Bir Edip Cansever parodisi bekliyor ez azından. Fakat şiir öznesi kafasını yanındaki yolcudan alıyor biz okurlara dönüp “kimse şaşırmıyor artık/ eskiden olsa başka şeyler olurdu” diyor. Epik bir seslenişe geçiyor. Biz şiir kişisinin yanındaki yolcuyu merak ederken şair bizi merak ediyor. Bir saniye yalnız kalamıyor hayal âleminde. Hemen okurcuğuna koşuyor. Okurcuk da şairciğini kucaklıyor. Anlat biz sana kanarız diyorlar. Böyle bir sistem kurulmuş maalesef. Bu sistem şiiri de zehirliyor. Kafa dağınıklığını ve dikkat eksikliğini “dil dışılığı” olarak yutturmaya çalışan bu kişilerin klavye kullanması yasaklanmalı. Daktilo, hesap makinesi, cep telefonu ne varsa el konulmalı. Çünkü bu şahıslar şiiri kelimelerle yazıyor. Şiir kelimelerle yazılmaz fakat. Uydurma bir dil ile kafada kurulur. Kafaları da olmadığı için bunlar tekerlekli sandalyeye muhtaç kötürümler gibi klavye ve kaleme duçar olmuşlar.

Dördüncü dizede tekrar tırnak kullanarak bu kez sanırım alıntı yapmış. Daha kıta bitmeden ikinci tırnak da gelmiş oldu böylece. Tırnaklı pide gibi izliyoruz. Beşinci dizede ise artık perme perişan bir vaziyet alıyor metin. “derdim işte böyle şeyler” gibi bir dize kurulmuş. Derdim kelimesi üst dizeden dize kırma yoluyla aşağı çekilmiş. Şiirin zamanı değişmiş. Dili geçmiş zamandan geniş zamana atlamış. Kara murat gibi on on beş tane Bizans askerinin üzerinden atlıyor defalarca ama her seferinde atladığı figüranlar aynı. Bir insan eğer bilinci açıksa nasıl olur da sadece 20 kelimelik bir alanda hem hitap ettiği kişileri, hem edebi türü hem de zamanı birbirine karıştırır? Anlamak mümkün değil gerçekten.  Şu üçünü aynı anda ele alın bakalım nasıl mideniz bulanıyor:

Eskiden olsa başka şeyler olurdu
“Dünyaya şaşırmayanın muradı çürüsün”
Derdim işte böyle şeyler


İşte kelimesindeki şiirsel iltihap, şeyler tekrarındaki ishal, derdimdeki dert! Devam ediyor. Sekizinci dizede bu kez şiirin ilk dizesi ile alakasız ama tekrarmış gibi gözüken ve şiirsel değeri arttırdığı sahteliği taşıyan bir şey var: Dönüp birdenbire yaşlansam. Ya bu şiirin konusu öznenin durduk yere tanımadığı bir yolcuya birdenbire yaşlandım demesi değil miydi? Bu söylemin saçmalığı değil miydi? Alınamayan cevap! Bu hitabın ve cevapsızlığın özneden yarattığı acı değil miydi. Konu oradan ta “sokakta birdenbire yaşlanmaya” nasıl evrildi? Kadir İnanır mı bu özne?  Ah çok sıkıldım. Bu yazıyı blogumda neşredip şiirin devamını tefrikalar halinde yorumlayacağım. 30.09.2021


Cihat Duman

 

 

 

 

 

 

 

 

 

15 Temmuz 2021 Perşembe

Devrim Horlu şair değildir.


Canınız ferahlamak istiyor ve şiirlerinizi paylaşmak zorunda kalanları kontrol ediyorsunuz. Adınızı yazıp aratıyorsunuz. Hangi dizelerin insanları çarptığını görüp eğleniyorsunuz. Sözün değer görmesi kıvanç verici. Bugün adımı arattım Mazlum Mengüç diye biri “cihat duman ve aveneleri” diye tweet atmış. Ardında yeterince anlaşılır olmadığı düşüncesiyle olsa gerek “en büyük varlığı abisinin koltuğunun altında olmak olan dalyaraklar sessizce köşelerine çekilebilir mi lütfen” diye bitirmiş. Yav ne alaka arkadaşım. Beş dakikada nereden nereye geldik. Ben kimim? Avenelerim yani yardakçılarım kim? Kendisini işten atmayayım diye bana yağ çekme ihtimali olan stajyerim bile yok ki. Yalnız başıma avukatlık yapıyorum. Müzik grubum yok. Şirketim yok. Kim, neden bana yardakçılık yapsın? Ben AKP miyim? Suç örgütü müyüm? Taşralı, hayatında İstanbul kültür ortamı görmemiş, gece hayatı nedir bilmeyen, sosyal medyayı kaynak zanneden yerel yazar ve şairlerin, tefsircilerin, kalpazanların, komplocuların, dedektiflerin, ilahiyatçıların hayatıma özendiklerini yıllardır edindiğim tecrübeye istinaden biliyorum. Daha evvel kopyalarını gördük. Yabancılarla arkadaş olmadığımız için de aramıza almadık bunları. Fakat bu yüzsüzler her fırsatı kullanıp bir şekilde arkadaşımız olmaya çalışıyor. Olamayınca da arkadaşlarıma avene deme küstahlığını gösteriyor. Oysa benim içinde olduğum arkadaş grupları tabii gruplardır. Edebiyat yapmak için toplanmamışlardır. Bilakis edebiyat onları toplamıştır. Şiirini bir diğerine kabul ettirmek bizde çok ayıp olduğu için karşılıklı yaltaklanma görülmez. Oluşumu on yılı bulan, bariyerli, kapalı gruplardır. Diyarbakır’dan gelip giremezsin içine. Önce kapısında 4-5 yıl beklemen gerekir. Yani özetle edebiyatçı arkadaşlığının nasıl olmaması gerektiğini anlatır etrafa benim dâhil olduğum arkadaş grupları. Karşılıklı eleştiri küslük getirmez. Tabii olmayan övgüler ayıptır.

Biraz araştırma yaptım bu Diyarbakırlı genç Mazlum Mengüç geçen gün şiir kitabı çıkarmış. Kitabı İthaki Yayınları basıyor. Şiir dizisini yöneten kişinin adı Devrim Horlu. Bu şahıs iki üç sene önce Nişantaşı’nda bir yazarın yeni kitap kutlama partisinde yanıma gelip “ben sizi çok seviyorum” demiş sonra sosyal medyadan eklemişti. Oradan şiir kitabının olduğunu öğrenmiştim. Sizi çok seviyorum deyip saygı ile yaklaşınca oldukça ürkmüştüm. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duymasına katlanamam. Hadi biraz dertleşmiş olayım. Herhangi birinin bana sevgi ve saygı duyması hoşuma gitmez. Bu bir hastalık belirtisi olabilir. Bana da düzgün gözükmüyor bu hasletim pek. İlgi görmekten hoşlanmam. Fakat birinin ya da birilerinin bana uzaktan ilgi duyduğunu hissetmek oldukça rahatlatıcı bir duygudur. Tanımadığım birinin bana sevgi ve saygı duyması ürkütücü fakat bu kişinin şair olması hele de genç şair olması göğsümü sıkıştırır. Yarı ölürüm. Yarı durur. Çünkü Şeyh Galib’i sevip sayamazsın. Okursun. Anlıyor musunuz? Hayran olursun. Örnek alırsın. Sevmek ve kısmen saymak ise bedenle ilgilidir arkadaşım. Sen benim bedenimle daha önce muhatap olmadın ki beni sevesin. Belki de ben bok gibi bir insanım. Özetle salt şiir yazdığı için bir insanı sevme, sayma, onunla arkadaş olma, borç alıp verme gibi alışkanlıklarım yoktur. Devrim kendi çapında çalışıyor. Adam topluyor. Ve sanırım kendi etrafına adam topluyor. İşte bizim yıllardır eleştirdiğimiz hareket. Varsa kitabın getir basayım mantığından çevre üretmek. O çevre sonra editörlerin başını yiyor tabii. Siz çocuksunuz bilmezsiniz. Ağababalarıyla güreşmişiz biz.

Şiir kitabı basmak kötü bir şey değil. Arada bir tane iyisi çıksa on beş kötüyü affettirir. Fakat şiir kitabını bastığın birisi salt bu sebeple şiir ortamına girdiğini ve söz sahibi olabileceğini sanıyorsa cezalandırılmayı paylaşacaksınız demektir. Hele hele iftira ve boşeleştiri en sevmediğim eylemlerdir. Ben bu akşam açıktan Devrim’e bu yüzden Mazlum’un yukarıda yazdığı iftiraları silmesi için baskı yapıp bir saat de mühlet verdim. Benimle dalga geçtiler. Ben de işi şahsi alıyorum artık.

Cevdet Karal 11 Temmuz 2021 günü tweet atıyor: “Dün akşam bir şiir yazdım diyen, ya şiir yazmamış ya da oturduğu yerden bir ahkâm kesmiştir. Şiir, günler boyu oluşur. Ve bir gün olur, oturur yazmaya başlarsın. Bu da günlerce sürer. Şiirin istekleri için oradan oraya gidersin. Süt bile sabırla bekliyor yoğurt olmak için.” Benim de katılmadığım bir fikri serdetmiş Sayın Karal. Ben tepki göstermedim çünkü benim ilgimi çeken konulardan değil şiirin yazılma süresi. Basit buluyorum bu süreyi mesele yapmayı. Ben şiirde persona, hitap, drama, ses üzerine çalışıyorum. Genç şairler, genç şairler demeyelim onlara bir takım şair taklitleri, sinir hastalığından mustarip solgun yüzlü ve sakallı ergenler, ayaktakımı Karal’ın bu fikrine karşı ağza alınmayacak hakaretler, gereksiz istihzalarla mukabele ediyorlar. Bu cahil cühela takımı, kendini solcu ve muhalif zanneden haşerattan beşerler Cevdet Karal'ı İsmail Kılıçarslan gibi bir şey zannediyor sanırım. Yandaş medyada yazan çizen, karaktersiz, omurgasız, şahsiyetsiz, tabiatsız, mayası bozuk bir televizyoncu olarak da sanmış olabilirler. Laf attıkları şahsın gerçekten iyi bir şair olduğunu bilmiyorlar çünkü okumamışlar. Açıp bakmamışlar ki laf atmadan evvel. Karal inançlı bir şairdir o kadar. AKP propagandası yaptığına şahit olmadım. Yav olsam da fikrim değişmez zaten. İzzet Yasar ile ilgili fikrim değişti mi ki bu da değişsin. Ben estetik değere bakıyorum. Matematik gibi bir şey oldum zaten.

Gelen tepkilerin şoke ettiği Karal bu kez: “Yahya Kemal şiirin istediği kelimeyi bulmak için 2 Osmanlı asrı beklemiş. Dıranas bir şiirini tamamlamak için 1,5 Cumhuriyet yüzyılı. Muhabbeti iyiydi! İsmet Özel’in olmayan şiirlerinin niçin adları var? Kolaycılık garantili ilham kutsalınıza mı dokundum çocuklar. Eşitiniz miyim?” diyerek yine görüşlerine katılmadığım bir şeyler zırvalıyor. Aynı cahil cühela, çete bile olamayacak kadar hukuksuz, sanatsız, gerici güruh hiç tanımadıkları ve kendilerinden üç kuşak eski bu adamı aşağılıyorlar. Nasıl zevk alıyorlar görmelisiniz. Herkes herkesi beğeniyor rt ediyor. Adeta bir şenlik. Bir katharsis. Sanırsın şiirin en büyük sorunu çözüldü, AKP gitti, Kanuni Esasi tekrar ilan edildi. İstihzayı israf ediyorlar. Yanlış kişiden hesap soruyorlar. Bunlardan biri şu yukarıda beni çok seven Devrim Horlu: “Allah senin belanı versin Cevdet. Allah, kendini nimetten sayan tüm fasulyelerin belasını versin. Ama Allah önce senin belanı versin Cevdet.” Diyor. Bunun üzerine “Sizi tanımıyorum. Fasulyenin kırılıp kenara atılacak parçası kadar olduğunuz zaman tanırım. O zaman bir fikre, tutuma tavır alırken gerekli yetişkinlikte de belki olursunuz.”  Şeklinde kibarca cevap veren Cevdet Karal’a “10 A sınıf üçüncüsü Cevdet Karal cevap vermiş. Ne diyelim, Allah belanı versin Cevdet.” Şeklinde kendine yakışır şekilde cevap veriyor. Ya şimdi akıl var izan var. Karal ünlü bir şair değil, şiir dünyasında da bir etkisi yok, çetesi yok, siyasi tesiri yok. Bu adama bu kadar kuralsız çatmanın size ne faydası olabilir ya? Herkesin herkesi aşağılama hakkı vardır. Fakat bu da bir sanattır. Devrim Horlu’nun şahsi meselemiz olduğu için kitabını eleştirirken “Allah belanı versin” demiş olduğum Mustafa Orman’dan özür dilemesi gerekir. O yazıda şahsi meselemi açıklamış ve bu sebeple kendi tetikçiliğimi yapacağımı söyleyerek beddua etmiştim. Ya ben tenkit sanatındaki bu yenilikleri sizin gibi laf ebeleri yanlış kullansın diye mi yaptım ya? İnsan tanımadığı ve önemsiz olan birine sanatla ile ilgili bir fikri yüzünden nasıl beddua edebilir arkadaşım? Bu nasıl aşağılıkça, kimliksiz, renksiz bir tavırdır? Ve bu aşağılıkça tavır karşısından Karal’ın asil duruşu hiç mi utandırmadı bunları? Merakımdan soruyorum yemin ederim retorik olsun diye değil. Böyle biri şair olabilir mi? Yanlış lafı yanlış kişiye yanlış şekilde sokan birinin o lafla şiir yapması mümkün mü?  

Şiirde polemik hep olmuştur. Kalem savaşı, söz dalaşı olmazsa olmazımızdır. Fakat bu şahsıların daha önce herhangi bir polemik okuduğundan şüpheliyim. En basitinden bir zemzeme demdeme tartışmasını bilir insan. O kadar uzağa gidilemeyecekse doksanlardaki ve iki binlerdeki tartışmalar okunur. Zamanın dergilerine bakılır.

Peki hiç umurumda olmayan bunca gelişme nasıl oldu da benim olaydan bihaber arkadaşlarımı yardakçım yaptı? Enes Kurdaş, Devrim’e tepkisinin aşırı olduğunu yazıyor. Bence haklı. Devrim bu kez Enes’i aşağılıyor. Bunu gören Mazlum Çimen de saygıdeğer editörünün ve patronunun o çok muhteşem twetlerini favlamayan Enes’i benim avenem ilan ediyor. Enes Kurdaş benim hemşerim. Bu kadar. Bitti. Tweet bitti bu kadar. Hemşerim olduğu için arkadaşım. Şairliği umurumda değil. Benim öğrencim değil. Hiç şiir konuşmadık. Düzgün bir olduğu için de bana zarar vermeyeceğini düşünüyorum. Menfaatim bu kadardır. Eminim o da benimle ilgili bunları düşünüyordur. Ta Diyarbakır’dan benim haneme burnunuzu uzatırken elinizdeki başkasına ait taşağı serbest bırakırsanız hareket kabiliyetiniz artar ve burnunuzu daha çok sokarsınız çevreme. Ve içinde olduğunuz boklu çukurdan farklı olduğunu –eğer zekanız yeterse- anlarsınız. Tavsiyem bu.

Peki Devrim önemli biri mi? Değil. Hakkında yazı yazılacak kadar önemli değil. Beni tanımadan seven birinin düzgün biri olma ihtimali yoktur. O kendisine verilen minicik imkanı sonuna kadar değerlendirip etrafına yetim ve öksüz toplamak niyetinde. Ama benim için önemli olan insanlara zarar vermek üzere olduğunu görüp uyarmak istiyorum onları: Devrim’in seçicilik yaptığı şiir dizisine kitabını kaptırmış olan Kaan Koç, Gökhan Arslan, Tuba Bozkurt arkadaşlarım ve diğer şairler yukarıda yazdığım şekilde davranan bir şahsın eninde sonunda kendilerine de zarar vereceğini bilmelidirler. Zarar vermese bile bulundukları şiir dizisinin itibarı iki paralık olmuştur. Yayıncılıkta itibar aramam pek ama şiirin olduğu yerde asgari seviyede asalet şart. Özellikle son olayda Cevdet Karal’a yapılan terbiyesizlik karşısında susmaları onların da sonu olur. Cevdet Karal önemsiz biridir ama şairdir. Bunun bir hukuku olmalı. Bu çapulcuların yılların besleyip büyüttüğü eleştiri geleneğini şahsi emellerine alet etmeleri dizinin şairlerine zarar verir. Polemik tüccarlığı yapanlarla aynı safta olmamalıdırlar. Bunu bilmeliler. Deve kuşu gibi kafasını kuma sokan şairlerin sonu devekuşu yayıncılık limitet şirketidir.

Peki bunların sebebi sadece gerizekalılık ve sinir hastalığı mı? Değil elbette. Siyasi koşullar hepimizi aptallaştırdı. Aktivizm ile trollük birbirine karıştı sonra bu ikisi sanat eleştirisi ile karıştırıldı. Kadın, kadını kadın olduğu için okuyor iyi bir yazar olduğu için değil. Kadın kadını kadın olduğu için savunuyor haklı olduğu için değil. Adam adamı aynı partiye inandığı için okuyor. Adam adamı kendisini okuduğu için okuyor beğendiği için değil. Sonra bunlar kalabalıklaşıyor. Bir şekilde aramıza giriyorlar. Kirlerini bize bulaştırıyorlar. Kötü sanat ve beceriksizlik görüldüğü yerde imha edilmedikçe bunların düşük mümessilleri bize bir şekilde musallat olacak. Lütfen.   


Cihat Duman   

15 Kasım 2020 Pazar

Bir Başkadır Benim Ütopyam

Sırasıyla; doğmuş olmaktan, bir başka insandan (biri hariç), konuşmaktan, yazmaktan, ateşin icadından, ritüellerden, büyüden, ibadetlerden, danstan, Antik Yunan tragedyalarından, öyküden, romandan, sinemadan, diziden ve Netflix’ten tiksiniyorum. Sadece sözsüz müzikten ve modern şiirden hoşlanıyorum. Azıcık da aşk filmlerinden. Bu kadar.

Kurmacanın sonunun geldiğini, yola eleştiri ile devam edeceğimizi düşünüyorum. Geleceğe sadece eleştirmenler, yorumcular kalabilir. Dizilerin artık efsanelerin yerini tuttuğunu zannediyorum. Efsaneler, mitler yazıya geçirilince kendilerini geliştiremediler, güncellenemediler, zarar verdiler. Şimdi ise Metamfetamin adlı efsane, görüntüye hapsediliyor. Gözlerimize direkt saldırı var. Biyoloji öğretmeni kel, karısı sarışın, öğrencisi torbacı. Gömleğinin rengi tartışılmaz. Homeros almış eline kamerayı, çekiyor babam çekiyor. On saat, elli saat, yüz saat. Eskiden meseleyi bir günde anlayabilirdik. Hatta kitap inceyse iki saatte biterdi. Film çok uzun değilse üç saatte biterdi. Şimdi dizi var. Kendisine daha çok zaman ayrılmasını istiyor dizi. Nasıl ki efsaneler ve menkıbeler kitleyi uyuşturmak için vardıysa, diziler de orta ve geri zekalı bu yığını eylemek için var.

Ben dizi izlemem. Eğer bir diziyi izlemişsem bunu izleyen diğer kişilerle dalga geçebilmek için yapmışımdır. Fakat bazen izlediğim bir dizi hem beni hem de genel kitleyi aynı anda etkileyebilen bir dizi çıkabiliyor. Sanatın böyle sürprizleri var tabii. Kurmacadan nefret etmemin genel sebebi hem tiyatroda hem romanda hem de öyküde bazı kurallara tabi olmasındandır. Bu kurallar konvansiyoneldir. Bazı dolandırıcılar kitleyi, yani geri zekalıları nasıl memnun edebileceklerini keşfedip yazılı hale getirmişlerdir. Bu dolandırıcıların halefleri de seleflerine tıpatıp uyup bu kurallara uygulamaktadır. Ben bu kurallardan tamamını ya da en azından birini gördüğüm an sıkılıyorum anlıyor musunuz? Diziyi kapatıyorum. Kendime saygım mâni oluyor zamanımı o şarlatanın çektiği filme adamaya. Roman ve öykü kitaplarında böyledir. Tahammül eşiğim çok düştü.

Kurmacanın beni rahatsız eden iki temel kuralı: Olaylar birbiriyle bağlantılı olacak ve karakterler değişime uğrayacak. Aptalların bundan zevk almasının sebebini bir türlü bulamıyorum. Şarlatanlar her projede bu iki duruma tapıp, uymayanları eleştirdiklerine göre bu iki durum onları da büyülemekte. Şu sinema dininde bu üfürükçülerin, tatmin olmak, hikâyeye inanmak, olaylar arasında bağlantı kurmak, karakteri değiştirmek ha bir de zekât vermek gibi şartları beni aşırı rahatsız ediyor. Yani halı mı örüyorsunuz kardeşim? Kilim mi dokuyorsunuz? Fayans mı dizmektesiniz? Biraz rahat olun, ferahlayın ya hu.  

Bu devletin sınırları içinde insanların en ilkel yönlerine hitap etmeyen senaryolar çekilemez. Bayrak ve at sevgisi, kadın dövmek tutkusu, baldız, mafya, değnekçi, boyalı yüzler, bebek gibi adamlar ve kadınlar, vitrin, azınlık aşağılama, kılıç sallama, aldatma, dolandırma, intikam, gereksiz hırs ve saire. Bu projelere ekmek için giren çıkan oyuncular, yönetmenler pişmandır ve üzgündür. Aileden bir geliri olmayan gariban çocuklar için başka yol göremiyorum zaten. Berkun Oya’nın dizisi Bir Başkadır bir Netflix yapımı. Riski Amerikalılar almış. Böylece Berkun boktan bir projede yer almaktan kurtarmış kendini ve ekip arkadaşlarını. Kurtlar Vadisi ya da Behzat Ç’den daha serbest bir dizi çekmiş.

Dizide Türk yapımı dizilerde görmediğimiz şeyler olduğunu söylediler insanlar. Ben daha evvel Evdeki Yabancı dışında Türk dizisi izlemediğim için neyi göremediğimizi pek anlamadım. Bir başkadır benim memleketimdeki başkalığı bir kerterize vuramadan yorumlamak isterim. Türk sinemasında tam altmış yıldır şive problemi var. Bir karakterin Anadolu’dan bir yörenin şivesiyle konuşmasını taklit eden oyuncular aslında zekâ geriliği oyunu verdiklerini pek anlamıyorlar sanırım. Şener Şen de böyle idi Öykü karayel de. Öykü Karayel’i oynatan Berkun Oya da. Bazı yönetmenler bu sorunu gerçekten anadili Kürtçe olan oyuncu seçerek çözmeye çalıştı. Başarılı da oldular. Bir sürü değişik oyuncu kazandık. Anadolu’da onlarca şive var. Herhangi bir şive bölgede bir süre durarak çözülebilir. Nihayetinde Uğur Yücel’in Muhsin Bey’deki rol için Urfa’da çalıştığını biliyoruz. Nuri Bilge’nin Ahlat Ağacı’ndaki anneyi hatırlayalım. Bennu Yıldırımlar İstanbul Türkçesinden asla vazgeçmedi. Ya da vazgeçirilemedi. Sanırım, beni alan, dilimle alır diye geçirmiş içinden, düzgün bir oyuncu olarak. Fakat Kızkardeşler’deki Ece Yüksel, şiveyi muhteşem vermekteydi. Bir iki tane böyle çalışkan oyuncu var.

Bir Başkadır’da ise nereli olduğu belli olmayan Meryem, ara sıra normal he harfi söylenmesi gerekli harfleri Arapça ha harfiyle söylüyor. Yani Allax diye bir kelime yok. Müslüman olan kimse Allah’a Allax demez. Allax nidası karikatürdü ya hu. Anadolu’da böyle bir kelime yok. Anadolu’da bazı he harflerini ha (x) yapan kişiler de Kürtler. Fakat bizim dizide Kürtler başka bir ailede. Bu ailede ise %5 Kürtçe konuşuluyor %95 Türkçe. Buyur buradan yak. Böyle ailelerde anadili Kürtçe olan çocuklar, ebeveyn ve kardeşler ile daima Kürtçe; anadili Türkçe olanlar ise ebeveynler ve kardeşlerle daima Türkçe konuşarak anlaşır. Yarım yarım konuşulmaz. O dizide bir tane Kürt yok muydu be? Bu kadar mı uzaktı setiniz işlediğiniz konuya. Hiç mi kimseye danışmadınız? Tenezzül etmediniz mi yoksa her şeyi herkesten daha iyi analiz ettiğiniz ve bildiğiniz için. Üstelik o Ege köyündeki tecavüzcüyü niye Kürt yaptınız ya hu? Yerli tecavüzcü yok muydu? Kürtlükte oturun, 0 aldınız. Gelelim Sünni İslam geleneğine.

İslam’da bir kadın ile bir erkek, eğer birbirilerine nikah düşebilecek kişilerse aynı ortamda bulunamazlar. Çünkü bulunurlarsa üçüncü kişi şeytan olur. Ateşle barut yan yana olmaz. Jungcu mürit ile mavi gözlü kadının aynı ortamda durabilmesi, yürüyebilmesi, mavi gözlü kadının cemiyette yok edilmesi ile sonuçlanır. Namusu beş paralık olur. Sabah namazını bile kaçırmayan bir ailenin üyesi mavi gözlü kızın bir erkekle bir odada bir saniye bile durmasının neticelerini bilmeme ihtimali yoktur. Ayrıca, bir kadının yalnız başına temizliğe gitmesi İslam’da memnudur. İslam’ı sabah namazına kalkacak kadar bellemiş bir abi, bacısını asla bir adamın evine göndermez. Bu dinden çıkmaya eşit bir rızadır. İslam’ı sadece kültürel olarak bellemiş ve türbanı o şekilde asla bağlamayan bir kadının yaşayabileceği hayat Meryem’e yaşatılmış. Bu bir ütopyadır. Bu ütopya güzeldir ama gerçekçi değildir. Erkeklerin, kadınları daha feci sömürebilmek için dini kullandıkları gerçeğini bir saniye bile es geçemeyiz. Bunu hiçbir sanat eserinde yapmamalıyız. Müslümanlar ayıksa bile bu durumları korkularından çekemiyor, seküler ise çekince böyle sıradan bir şey çıkıyor ortaya. Geçmişte, hidayet filmleri çeken yönetmenler de seküler hayatı anlatırken çuvallamışlardı: Sürekli şarap içilen ev, perma, ojeli tırnak, avizeler, konken. Allah sabır.

Herkesin bir sinirsel hastalığa duçar olması da biraz abartılı fakat hastalıklar güzel serpiştirilmiş. Majör depresif Meryem, onun OKB psikiyatristi Peri, Peri’nin paranoyak psikoloğu Tülin Özen, Tülin Özen’in doğuştan zihinli özürlü kardeşi, histerik yenge, histerik yengenin konuşmayı reddeden kaygı bozukluğu hastası oğlu, grandiyözite ile narsitik kişilik bozukluğu arasında sıkışmış ünlü dizi oyuncusu. Ödipal soytarılıklar son zamanlarda dizilere de malzeme oluyor. Çocukluk travmalarının nevroz olarak yetişkinliğe musallat olması, bastırma, regresyon, terapi, terapist gibi bir sürü şarlatanlık artık dizilerin konusu. Bir Başkadır’da ise değişik sınıfların kesişme alanı olarak klinik seçilmiş. Bu kliniğin devlete bağlı olması ve Peri’nin orda ne işinin olduğu sorusu yanıtsız kalmış. Çünkü Peri en iyi okulların mezunu ve devlet dairesi basitliğine katlanamaz. Ne hikmetse yarısı başörtülü olan nüfustan şimdiye kadar bir türbanlı hastası olmuş. Hatta bu türban takıntısı Peri’nin başına öyle işler açıyor ki kendi psikoloğu tarafından terk ediliyor. Çünkü kendi psikoloğuna gittiği bir gün, psikoloğun bacısının da türbanlı olduğunu anlıyor. Psikolog da bu sırrı ifşa olunca etik olarak terapiye son vermesi gerektiğini söylüyor. Böylelikle modern insanın başına gelebilecek en ödipal trajediyi, hekim tarafından terk edilmeyi tadıyor.

Tekniğiyle mekniğiyle on numara bir ütopya çekilmiş. Güzel kameralar kullanılmış. Geçişler meçişler. Şu şive olayı dışında oyunculuklar da gayet güzel. Bu filmin/ dizinin Türkiye ile uzaktan yakından bir alakası yok. Çünkü sette Kürt ve Müslüman yok. Filmde olan, ekipte olmak zorundadır. Böyle olmayan ekipler yanlış ekiplerdir.     


Cihat Duman                            

 

 

 

9 Ekim 2020 Cuma

Bir Hülya - Louise Glück

Dinle: İnsanlar her gün vefat ediyor.

Bunla kalsa iyi

ayrıca taziye evlerinde her gün

yeni dullar doğuyor yeni yetimler

peki şimdi ne yapacağız der gibi

kavuşturup ellerini oturuyorlar.

 

Sonra: Kabristana gidilir

bazıları için bu ömürde ilk kezdir.

Korkarlar ağlamaktan

korkarlar bazen de ağlayamamaktan.

Biri sokulur yanlarına

bir şeyler söyletir ya da

birkaç kürek toprak attırır kazılmış kabre.

 

Dul kadın koltukta vakarla bekler eve dönünce.

Kalabalıktan kimileri elini tutarak

kimileri sarılarak sırayla teselli etsinler diye onu.

Kimseyi kelimesiz bırakmaz

minnettar kalır geldikleri için.


Gitmelerini geçirir içinden

geri dönmek ister kabristana.

Hatta ve hatta hastanedeki odaya…

Tek dileği zamanda birazcık

ters yönde ilerleyebilmektir

bunun imkânsız olduğunu bilerek.

Nikahtan da öteye ama

ilk öpüşmeye.

 

Louise Glück 

(Tercüme edenler: Nuray Önoğlu, Cihat Duman)



A Fantasy

I'll tell you something: every day

people are dying. And that's just the beginning.

Every day, in funeral homes, new widows are born,

new orphans. They sit with their hands folded,

trying to decide about this new life.

 

Then they're in the cemetery, some of them

for the first time. They're frightened of crying,

sometimes of not crying. Someone leans over,

tells them what to do next, which might mean

saying a few words, sometimes

throwing dirt in the open grave.

 

And after that, everyone goes back to the house,

which is suddenly full of visitors.

The widow sits on the couch, very stately,

so people line up to approach her,

sometimes take her hand, sometimes embrace her.

She finds something to say to everbody,

thanks them, thanks them for coming.

 

In her heart, she wants them to go away.

She wants to be back in the cemetery,

back in the sickroom, the hospital. She knows

it isn't possible. But it's her only hope,

the wish to move backward. And just a little,

not so far as the marriage, the first kiss.

 

Louise Glück


Not: Şairin Nostos adlı şiirini geçen sene Nuray Önoğlu ile birlikte çevirmiştik fakat sona erdirememiştik. Noktayı koyamamıştık diyelim. Bugün yaptığımız araştırmada çeviriyi maalesef bulamadık. Kayıp. Nostos, yukarıdaki şiirden çok daha zor bir şiirdi. Bugün Nuray Hanım'ın çevirip gönderdiği metni daha evvel çevirdiğimizi hatırlamamla birlikte önceki çeviri çalışmasına ait hayaletler bana musallat oldu diyebilirim. Ne vakit Nostos'a girmeye çalışsam endişelendim, vesveselendim. Böylelikle A Fantasy adlı şiiri çevirme kararı aldık. Nostos'un beraber çalıştığımız hali meydana çıkarsa çok şaşırır ve sevinirim. Belki gücümüz yerine gelirse bir daha çevirmeye çalışırız kim bilir.  


Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...