Bu Blogda Ara

22 Ağustos 2014 Cuma

Hurşit


beni yanlış hatırladılar hoppala
olaylar bu noktaya kadar nasıl geldi abi
bir kadına bakıyorum, olmayan çocuğuma benziyor
beni doğurup büyütsün diye pişmiş et yiyorum
gülsem inanılacak gülmüyorum, iki el öpücük sesi:
bugöbekk nasıleriyecekk

belki bir perşembedir bunu güneş söyleyecek
belki de merdiveni yıkayan meleğe ödenecek on üç lira
çok sarılmak
-Umut sarıkaya bu hafta çizmiş mi?
kalbimi yarıp bakma, kalbimi yarıp iç
-Bana sebep ol
-Beni yap
kalbimi yarım bırakma

âh’ı kazıdı, unut’suz, on dakika ağladı
daha hazzın verdiği neşeyi yaşamadan
hazzın kaybından korktu, bu ağlamak, o.
bilekleri çok güzel onun değildi.
müthiş derecede onun değildi
hiç değildi

ratapampam dırına noy
kendinden kaçmak için ayaklarını kullanamazsın
zaman gözlerini yırtar/ geçer/ gider bir mumun ışıkla münasebetine
toplu taşıma araçlarına yürüme mesafesinde seni ölü bulurlar
belki öper diriltirler belki bir çocuk dondurma ister
isteyip kalır, müdahale edemezsin anne değilsin
baba olursun

arkasından konuştuğun
hakkında fikirler telef ettiğin
belki kırmızı giyer diye yeşil giydiğin
bir fil müddeti dağlı kaldığın o çarpık çelişkiyi
sapsarı bir neşeyle katlandığın hastalığa sebep görebilirsin
bunu ona söyleme bunu ona anlat ve ağlat
tımarlı sipahiler ve köy korucuları duysun
küre-i arzın bütün plastik halkları adına
çıkarılmamış bir savaş gibi
öksürülmemiş bir mikrop gibi
ben bir acı sandalyesiyim
denge kusuyorum
bıktığım denge


Cihat Duman








19 Ağustos 2014 Salı

Yusuf Kaplan'a küççük bir mektup

Ayşegül Tözeren, meczubun biriyle ilgili bir yazı kaleme almış. Mail kutuma düştü. Onu buraya alıyorum. 

Yeni Şafak'ta yazan Yusuf Kaplan Erdoğan'a 20 öneride bulunmuş. Ben de kendisine bir iki soru yöneltmek istiyorum.

"Halkı çözen İslam'la ilişkisini sıfırlayan 'salaş' bir kuşak yetiştiren, çocuklarımızı sığ ve değerlerimizi çözücü tüketim kültürünün kölesi haline getirerek mankurtlaştıran eğitim, kültür ve medyada devrim yapılmalı.

Eğer bu üç devrim yapılamazsa, 20 yıl içinde yok oluruz!"(Madde 2, Yusuf Kaplan)

Kaplan, bu maddede, topluma kendince bir eleştiri getirmeye çalışmış. Ama aynı cümle içinde İslam ile dini vurgulayıp, mankurtlaşmayla Orta Asya mitlerine gönderme yapıp, sos olarak da "tüketim kültürünün kölesi" ve devrim gibi ifadeleri kullanınca çorba olmuş.

Kaplan'ın tüketim kültürüne karşı devrim çağrısı yapan sözlerini okuyunca, aklıma birden Taksim'de Gezi Parkı'na AVM yapılacağı iddiasıyla başlayan Gezi Direnişi geliverdi! Sevgili Kaplan, alışveriş merkezleri tüketim kültürünün mabedi değil midir? Taksim'e alışveriş merkezi dikeceklerdi. Bence bir madde daha ekleyip, n'oldu o iş diye de bir sorun. Ay, yoksa siz de mi çapulcusunuz? Vay, vay!


"Başka kültürlerin gönüllü acentalığını yapan Boğaziçi, Bilkent ve ODTÜ 'yıkılmalı' bunların yerine tıpkı ABD'de olduğu gibi Ivy League üniversitelerine benzer, Amerikan kültürünün ve dünyasının izini süren, bir Amerikan ruhu geliştirmeye çalışan, bizim Nizamülmülk medreselerine benzer, bizim öncü kuşaklarımızı, bizim medeniyet iddialarımız doğrultusunda yetiştiren çaplı pilot üniversiteler kurulmalı!" (Madde 19, Yusuf Kaplan)

Kaplan'a göre başka kültürlerin gönüllü acentalığını yapan üniversiteler yıkılmalı(!), yerine tıpkı ABD'de olduğu gibi Ivy League üniversitelerine benzer Amerikan kültürünün ve dünyasının izini süren, bir Amerikan ruhu geliştirmeye çalışan üniversiteler kurulmalıymış! İyi misiniz, Sevgili Kaplan? Aynı cümle içinde, hem bağzı üniversiteleri başka kültürlerin acentesi olmakla eleştirip, infaz ediyorsunuz, hem de model olarak Amerikan kültürünü gösteriyorsunuz? Arada da bir sözceyle, “Nizamülmük medreselerine benzer” olsun diyorsunuz. Amerikan kültürüyle Selçuklu dönemi medreselerini nasıl bağdaştırdınız? Nizamülmülk'ün kurduğu Nizamiye medreselerinin bir kuruluş amacının da "sünni müslüman kadrolar" yetiştirmek olduğunu düşününce içimden "hmmmm" demekten kendimi alamıyorum doğrusu.

"Belki de en önemlisi de, çözücü postmodern kültür, bir sel gibi bütün dünyayı tek tipleştiren sığ bir kültürü, zevk, beğeni ve hayat tarzını bütün dünyaya anında yayıyor. Eğer bu çözücü postmodern kültüre karşı kendi değerlerimizi koruyacak ve kendi medeniyet ilkelerimiz doğrultusunda İslami duyarlıkları gelişkin yeni bir kuşak yetiştiremezsek, iki kuşak sonra İslam bu ülkede azınlıkların dini haline gelebilir." (Madde 20, Yusuf Kaplan)

Kaplan tarafından bir dış mihrak olarak postmodernizm işaret edilince, belleğim beni postmodernizmin zamanında komutanlar tarafından iç düşman olarak ilan edildiği 2008'lere götürüyor. Nereden nereye... İçimden bu madde de çok tatlış olmuş diyorum. Kalp kalp kalp.  

Özetle, bu tür yazılara Ahmet Kural tiplemelerindeki ciddiyetin ötesinde bir ciddiyetle yaklaşamıyorum. Ama Yeni Şafak bir mizah dergisi olsa okurum. Düşünün, ben... Yeni Şafak! Okurum diyorum.


Ha bir de bonus soru:

Ne zaman “En güzel eser benim: Kafam garplı ruhum Türk” yarılmasını aşacaksın, sevgili sağcı düşünürüm?

5 Ağustos 2014 Salı

Natama Dergisi'nden İstifa Ediyorum

Türkiye dergiciliğindeki bir takım boşlukları doldurmak ve üretime “başka” bir katkıda bulunmak amacıyla kalabalık bir ekip tarafından kurduğumuz ve 7 sayı çıkarmış bulunduğumuz Natama Dergisi’nden; dergide bir takım iç kamplaşmaların husule gelmesi ve derginin çıkış amacına aykırı olarak poetik olmayan dış kutuplaşmanın bir tarafını temsil edecek konuma yerleşmesi sebebiyle, istifa ediyorum. Hiç şüphesiz dergi içi kamplaşmanın ve dış kutuplaşmanın oluşmasında kendimin de tembelliği, umursamazlığı, yorgunluğu ve bireysel hataları mevcuttur. Sırf bu yüzden bile olsa dergiden ayrılmaktan başka bir çare kalmamıştır. Dergiden ayrılış serüvenim geçtiğimiz Mayıs ayında yayın kurulundan istifa etmemle başlamış ve kademe kademe bugüne gelmiştir. Dergideki arkadaşlara teşekkürlerimi sunar, okurumuzun önünde saygı ile eğilirim. Konu ile ilgili dedikodusal herhangi bir soru soranların ise -ne kadar yakınım olurlarsa olsunlar-, canlarını yakarım. 

20 Temmuz 2014 Pazar

maskeli çarşıda premodern insanın davranış biçimleri

bu yazıyı okumadan 2011 tarihli bu yazıyı oku

Sosyal medya diye bir şey çıktı. Ben buna maskeli çarşı diyorum. Yani yeni buldum bu tamlamayı. Bir masken, kostümün ve seni anlatan kısa bir pankart alarak, Üsküdar Çarşı’ya çıkıyorsun. Çarşının durumuna göre cebinden çıkardığın kalemle çarşıda bulunan yığına (kitle ya da halk demiyorum) düşüncelerini yazıyorsun, pankartlar birikiyor vs. konunun şiire ve şairliğe değen yönünü daha evvel (2011) yazmıştım. Şimdi biraz da avamın anlayacağı şekilde buradaki insanı inceleyelim. Buradaki insan bedensiz bir insan, bedeninin fotoğrafını koysa bile 3 boyutlu değil ve ayrıca ebatları anlaşılmıyor. Buradaki insan bir yazar. Bu insanın diksiyonu, hitabeti, ses tonu/güzelliği yani onun fizyonomisi anlaşılmıyor. İnsan ilişkilerinde başı çeken fizyonomi, sosyal medyada, maskeli çarşıda yok. Düşünce önem kazanıyor. Analitik düşünce ve dili güzel kullanma becerisi öne çıkıyor. Zaten tweetin sanata değdiği nokta da bura. Ama konumuz bu da değil.

Sosyal medyayı kartvizit olarak kullananlar var. Adı soyadı ve fotoğrafıyla burada. Onu gerçek hayatta tanıyanlar maskeli çarşıda da tanıyor ve iletişim kurabiliyor. Bu insanlar bazen bir yerlerde çay içme keyfi yapar, saftır, boşboğazdır, duyarlıdır, temizdir, çoğu tuvalete gittiğini gizler ve tuvalette paylaşımda bulunmaz. Sağlıklı bireyler.

Kimileri de felsefi bir kavram ya da uydurulmuş bir rumuzla, anonim bir fotoğraf ya da ünlü birinin yüzüyle sahneye çıkar. Mesela Cemalettin ağaçkakan isminde biri olsun, profil fotoğrafında bir kuş, biyografi kısmında da harcı alem bir vecize. Kimileri böyle sessiz sessiz ortamda durur, ara sıra eğlenir. Kimileri de götüne kazık sokulmuş gibi fenomen olmak için asar, takipçi sayısını arttırdıkça arttırır, gündem maddesinden gündem maddesine koşar, bunu yaparken de muhakkak yanından yöresinde bir şıracıyla dolaşır. Hatta bunlar çakal sürüsü gibi 30-40 kişi sürekli birbirleriyle rtleşerek genel rtleşme içinde paylarını yüksek tutarlar. Okuduğu iki genel kültür kitabıyla birbirinden gördüğü yarım yamalak bilgileri harmanlayıp, bu böyleyse şu şöyledr o vakit o öyledir yöntemiyle bi kere türk soluna bi kere kürtlere bi kere kadın cinayetlerine bi kere Sakarya depremine uygular, sabahlara kadar birbirlerini kandırırlar. Bu 30 kişi ne hikmetse adlarını maskeleyerek anarşistliğin kralını yaparlar ama en ufak bir meselede fikir ayrılığına düşmezler. Zaten bir olay çıktığında hepsi ilk yorumu yapmak ve taraf almak için birbirini bekler. Biri rengini hafif belli edince diğerleri de deli gibi abanır. Çünkü fikirleri yoktur, sadece binlerce takipçileri vardır. O sakat personalar, gerçek bir kişi kendilerine sataştığında ise sanki şahıs haklarına saldırılmış gibi tepki verir, küser, adam toplar intikam alırlar. Kırılgandırlar. Hukuken ve vicdanen bir hakları varmış gibi hissederler. İçine girdikleri maskeyle bütünleşmiş ve kendilerini kaybetmişlerdir. Bu maske içinde artık kadın, erkek, pkkli, gezici, yaşlı genç vs olamayacaklarını anlayamazlar. O kadar ki bunların takipçileri de onları gerçek sanar ve bir mefkure yükler, maske ile et sıkı sıkıya bağlanır, “merhaba en azut, senden bu erkek egemen dili beklemezdim”. Nerden biliyorsun adamın erkek olduğunu, belki erkeklik organı yok ve bunun yerini eril dille dolduruyor, bu özürlünün bu hareketini eleştiremezsin ki, sakatın değnek kullanmasını ateşli silahlı kanunlara bağlamak gibi bir saçmalık olur bu? “Eski sevgiliniz mi neden adı soyadı yüzü belli olmayan bu personayı sırf 50.000 takipçisi olduğu için ciddiye alıyorsunuz? O zaman siz kezosunuz? Hiç tanımadığın hatta hiç olmayan birini burnundan çıkardığı sümüğü kanepenin altına sürdüğü için yargılayamazsın. İşte 20 Aralık 2013 tarafından bu şahıslara geçen diyaloglarım.https://twitter.com/cihatolog/status/414005386572599296

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...