Taşranın artist olamamış, ilgi yoksulu mertebesinde
kalakalmış kifayetsiz muhterisi Selim bi iki sayı çıkarıp kapattığı dergilerden
sonra şimdi de Japonya adlı bir dergi çıkarıyor. Bir iki sayı çıkarıp kapatmak
ne demek bilir misiniz dergicilikte? İçinde sığmayan riya irini yerli yersiz
patlar ve senden tiksinenler kaçar gider, böylece dımdızlak kalırsın ve dergin
kapanır. Selim bu kez yanına intihar etmesin diye kitabını çıkardığımız ve
sosyal medyada birileriyle yazışıyoruz diye bize küsen yeteneksiz genç şairi ve
psikopatlığı ancak devletten maaş aldığı Ziraat atm’sine kadar söken yetenekli
görsel şairi ve çalışkan Enes’i almış. Kalıbımı basıyorum bu dergi 3. Sayıyı görmez
kendilerini rezil edip koyarlar. Kanlı bıçaklı ayrılırlar. Niye? Cihat Duman’ın
twitterda yaptığı şeyleri eleştirmek için dergi çıkartır ve ilk sayıda yaptığın
kolpa söyleşide Cihat Duman’ın takipçi kazanmak amacıyla İstanbul’dan kalkıp Soma’ya gittiğini iddia edersen şiir okuru sana götüyle güler. Bu ergenlerin
aklı fikri twitterdan takipçi kazanmak, çok takipçili hesapları bir şey
sanmak, şiirine dokunamadığı kişileri twitterda yazdıklarıyla eleştirmeye
çalışmak. Dikkat edersen ben köye gittiğimde de deli gibi kaysılı tivitler
atıyorum, kitap okuduğumda da beğendiğim yerleri sosyal medyadan paylaşıyorum.
Ayrıca twitterda takipçi kazanmanın yöntemleri farklıdır. Google’a sorarsanız
size söyleyeceklerdir. Beni uyarmak için dergi çıkarıp kendinizi kepaze
etmenize gerek yoktu. Dergide şiirlerin hepsi kötü şiirler. Bir tane şiir
bulamadım. Az evvel dediğim gibi amaç şiir dergisi çıkarmak değil ki, amaç o
vıcık vıcık taşra pespayeliğini dergi üzerinden bana yansıtmak. Selim Paşa,
yine işkembe-i kübradan sallamış “şiir yazmayı öğrenenler için çıkıyoruz” gibi
bişiler söylemiş. Yav he he, gel öğret bize şiir nasıl olur nasıl edilir gel
kurtar bu nesli. Yetenekli piskopata da saldırmış hatta yetmemiş, çocuğu hadım
etmişler. Tasarımdan tut çizimlere her şey hacı şairdeki bokluktan iki kat daha
bok olmuş. Enes’in Zarifoğlu yazısı çok hoş ama. Onu da sömürecek enayi olarak
kullanıp atacaklar. Toplama bilgisayar gibi olmuşsunuz lan, hadi bakalım, iş
yapmayı öğreneceksiniz. Ha gayret, dualarım sizinle.
Bu Blogda Ara
7 Temmuz 2014 Pazartesi
1 Temmuz 2014 Salı
Nuri Bilge Ceylan'ın Kış Uykusu
ÖNEMLİ NOT: BU YAZIYI OKUMADAN ÖNCE BU YAZININ ÜCRETİ OLAN 4 LİRA'YI İŞBANKASI 1095077632 NOLU HESABIMA GÖNDERMEYEN ŞEREFSİZ, EMEK HIRSIZIDIR: Merhaba. Nuri Bilge
Ceylan Efendi’nin Kuş Uykusu filmini
izledim. Gerçekten uçan memeliler ile ilgili çok hoş bir belgesel olmuş. Ceylan’ın
Fransız Ulusal Yetimhanesi kontenjanından faydalanıp aldığı ödüller benim için hiçbir
zaman belirleyici olmadı. Fakat bazen ödüller güzel eserlere de gider, denk
gelir. Bazı şarkılar hem estetik algısı keskinleşmiş kişiler hem de havas tarafından
beğenilebilir. Böyle bir şarkı biliyorum ama şu an aklıma gelmiyor, iki yıl
evvel çıktı, şimdi yutupta 70 milyon tıkı geçmiştir.
Orhan Veli okuyordum
bu yaz onda gördüm, disiplinlerarasılığı yerin dibine batırıyor. Şiirde öykü
olmaz diyor. Olsa da şiirin hudutlarını aşamaz diyor. Sinemada da bu böyledir.
Kameranın kendi mekaniğinden roman okutamazsın, yani objektifini bir romanın ya
da senaryonun sayfalarına çevirip, bir-bir buçuk dakikada bir sayfayı çevirerek
seyirciye film çekemezsin. Nuri Bilge roman ve fotoğraf sanatını hep sinemanın
hududundan geçirdi ve film yaptığını iddia etti. Sinemaya sakat muamelesi
yapıyor. Ne yapıyorsun sen? Burası sinemanın başladığı yer zaten. Buna
bineceksin, gerekirse şiiri, fotoğrafı, romanı, öyküyü, diyalogu kırbaç gibi
kullanabilirsin. Bana, mimiklerden başka ancak ve ancak kamera yardımı ile
aktarılabilecek bir imge bulabilir misiniz filmde? Anlamadın tabii, geri zekâlısın
çünkü tersinden anlatayım. “Cihat o kadar öfkelendi ki, Leyla’nın kendisine
yaptıklarıyla, onun Leyla’ya yaptıkları arasındaki farkın, güneşin doğuşuna
tesirini düşündü.” Az önceki cümleyi filme çekebilir misin? Çekemezsin. Çünkü o
sadece düzyazı diliyle aktarılabilecek bişi. İşte sinemada da böyle şeyler var,
ancak gözlerinle izleyebileceğim şeyler, SİNEMA DİLİ. Kış Uykusu’ndaki ev ve toprak manzaralarını demiyorum, her nedense
saçları başları tavırları Fransızlara benzeyen oyuncuların hareketlerini
demiyorum. Bu benzerlik Orhan Pamuk’un Kar romanında da var. Hazret romanı İngilizceye
çevrilsin diye yazmış, BBC muhabirinin Kars’ta tuttuğu günlükler gibi bir
roman, çevrilecek, çevrilebilecek ve ödül alacak/alabilecek. Sinema sinemada
kalır. Şiir şiirde kalır abiler. Ondan bir parça bundan bir parça alarak eser
ortaya konmaz.
3 saatlik filmin çoğu
kapalı iç mekânda geçen diyaloglarla geçiyor. Karı kocanın birbirine laf
sokması, abi kardeşin birbirini çekememesi. Sanki hiç görmedik bunları aq.
Herkesin evinde olan şeyler. Şimdi bunu yansıtmanın ne anlamı var. Gerçi olmalı,
bu tarz bir Anadolu Otantikliği yapmadan muhabbeti kesip atan Fransız’a ilginç
gözükemezsin. Neyse, zaten hiçbi diyalogu sonuna kadar dinlemedim. Daha beterleri
romanlarda var çünkü, Haluk Bilginer’in dublajına gerek yoktu. Keşke burada
salıverilen ata ve öldürülen tavşana da anlam yükleyebilseydim ama yapamıyorum,
çünkü filmdeki burjuva aydını karakterin hareketlerine anlam veremediği gibi bu
senaryoyu yazan aydının da senaryo aşamasındaki metafor algısına güvenmiyorum. Reha
Erdem filmde tavşan öldürse hemen gidip google’da “Tevrat ve Kur’an’da tavşan”,
“mitolojide tavşan” diye araştırırdım. Bu filmde araştırmıyorum. Filmin tek
güzel yönü Nejat İşler’in oynamış olması. Nejat İşler genç yaşta ölecek gibime geliyor. Ne kadar filmde gözükse o kadar iyi.
Bir sayfayı aşıp tık
sayımı düşürmeyeyim. Lafı dolandırıp taksimetreden kazanmayalım. Kestirmeden
diyelim. Sinemacılarımızı sanata davet ediyorum. Yapamıyorlarsa bıraksınlar.
Yeni hobiler geliştirsinler.
21 Mayıs 2014 Çarşamba
Soma Ülkesini İşgal Eden Zalimin Dilinden Öykü
Bir insanın hareketi
benim yararımaysa çok seviniyorum. Hareket varlıktır. Hareket berekettir. Bana
kahvaltı hazırlama hareketlerini çok severim. Benim kirlettiğim bulaşıkların,
bulaşık yıkamayı sağlayan hareketlerle temiz hale getirilmesi beni zevkten dört
köşe yapıyor. Varlığıma varlık katıyor. Benim yaptığım herhangi bir hareket
(kendi yararıma bile olsa) vücudumda yıkıma sebebiyet veriyor. Oksijen kana
çakılıyor. Daha çok yemek yiyorum. Sonra pisliyorum ve bu da beni yoruyor.
Önceleri kardeşlerimi sömürüyordum, gücüm yalnızca onlara yetiyordu çünkü.
Sonra büyüdüm. 1984 yılında Soma’da kömür işletmesi kurdum. Devlet bizleri çok
sever. Kız alıp vermişliğimiz vardır. Ricamı kırmadı. Soma ülkesine ait
toprakları bana sattı. 100.000 kişiyi aç bıraktık. 100.000 kişiyi oraya hapsettik.
Ektikleri toprağı zehirledik. Ağaçları yemesinler diye kestik. Sularına
cahillik kattık. Eğer ölseler gömemeyecektik. Bir insanın hareketi benim
yararımaysa çok seviniyorum. Hele birden fazla insanın hareketi... Ah, hareket.
Bedenin makineleşmesi. Makinenin bedeni yutması, simgesel değiş tokuş. 100.000
kişi ölmek üzereyken anlaştık. Onlar benim için hareket edeceklerdi ben de
onları besleyecektim. Ben onları besleyecektim onlar yiyip içecek, barınacak ve
çiftleşecekti, çiftleşip çoğalacaktı. Doğan çocuklarının hayallerini
kısırlaştıracaklardı. Ben de devletten 10 Kuruş’a aldığım soma ülkesinin
topraklarını tekrar devlete satacaktım, 1000 Kuruş’a. Bunun için bir sürü
mühendis tuttum, yoksa hareket edebilirdim. Hareketimi sıfıra indirmeye çok
yaklaştım. Soma ülkesinin bankasına faizle para yatırdım. Banka benim paramı
kullanarak soma ülkesindeki kölelere ev sattı, düğün masrafı sattı, oradan da
kazandım. Hiç hareket etmeden, danışmanlarımla. Çocuklar doğdu, büyüyüp madende
çalışmak dışında bir hayal kurmaları engellendi. Eve ekmek getirme kutlamaları
yapan ergenlerin partilerinde onlara ağlayarak özendiler. Büyümek, sigara
içmeye heveslenmek, baret ve ışıl ışıl baret lambalarına… Çocuklar hızla
büyüyor, babalar hızla yaşlanıyordu. Aralarından 10.000 kişiyi seçip bana
verdiler, 10.000 kölem vardı. Onlara 1.000 TL para verdim. Verebileceğimin en
azını vermeye çalıştım, bu konuda elimden gelenin en azını yapmak zorundaydım. Aylık
10 trilyon maaş zararım oldu. Buna devamlı üzülmüşümdür. Bir insanın hareketi
benim yararımaysa çok seviniyorum. 10 trilyona neler yapılmaz ki, yeni bir
maden dükkânı için bakana rüşvet bile verilebilirdi bu parayla, boşa gidiyor.
Kira, ev kredisi, sigara, mutfak masraflarını çıkardıktan sonra köleye 1 kuruş
bile kalmamalıydı. Yoksa onları biriktirip beni öldürecek silahlar
yapabilirlerdi. İmam sağ olsun, imam onları kandırdı, faizi harammış gibi
gösterdi ha ha ha. Köleler tevekkülü de çok sever, kıramadığı putun elini
öpmeyi sever, putu yanlış öptüler, ben de hep yanlış öpmüşümdür putları. Kömür
köleleri az yaşar, biz ak insanlardan 10-15 yıl daha erken ölürler. Çalışma
şartları bunu gerektiriyor. Bunun için de çoğalmaları, en az 3 çocuk yapmaları
gerekir. Rica ettim, kral buyurdu, doğumhanelerde anneler kanadı. Daha fazla
kazanmam gerekiyordu, çareler aradım, oturup geceleri ağladım. Küresel
teknikler buldum, forumlarda bana yol gösterdiler. Makine sayısını azalttım,
köleleri daha fazla kömür çıkarmaları için zehirlenme riski olan bölgelerde
çalıştırdım, güvenlik önlemleri için yapılması gereken harcamaları sıfırladım,
sendika yöneticilerini kendim atayıp isyan olasılığını bitirdim. Bunları hiç
hareket etmeden yaptım. Bazen sadece ağzım oynadı. Ama kafam hep çalıştı. Kafam
bir fil müddeti çalıştı. Bir insanın hareketi benim yararımaysa çok seviniyorum.
Hareket varlıktır. Kafamın çalışması ile hareket arasında bağ yok. Bunu düşünemiyorum.
Aynı maaşı Diyarbakır’daki mevsimlik köleler, Bağcılar’daki tekstil atölyeleri
köleleri, organize sanayisinde çırak köleler de alıyor. Ama bizim köleler gibi
8 saat karanlıkta ve her an ölme tehlikesiyle karşı karşıya değiller. Böyle de
bir adaletsizlik var. Onların daha az para almaları gerekmez miydi?
13 Mayıs 2014
tarihinde aralarında 1.200 lira maaş alanların çoğunlukta bulunduğu bir grup
köle içerdeyken yangın çıktı. Haberi aldığımda çok sevindim. Ölenlerin yerine
900 liraya çalıştırabileceğimiz gençleri alabilecektik. 301 tane köle öldü.
Yakınları bizden tazminat alamasın diye Soma Ülkesindeki tüm avukatları devlete
tutuklattırdım. İmama rica ettim kader getirdi diğer dünyadan, krala rica ettim
halkın bir kısmını yumrukladı, yaraladı, korkuttu. Şimdi et yiyorum, şampanya
içiyorum. Düşünüyorum. Bir insanın hareketi benim yararımaysa çok seviniyorum. Hareket
varlıktır. Buna emek diyenler de var sanırım.
13 Mayıs 2014 Salı
pempe dua partisi
az evvel bir arkadaş, nasılsın, sana dün gece dua ettim içimden,
ulaştı mı dedi. aaa, sen miydin o dedim, evet beni şu durumdan >
ulaştı mı dedi. aaa, sen miydin o dedim, evet beni şu durumdan >
aramızda, nezaketen yaşayan insanlar var, onlara selamlarımı iletiyorum, sizi anlıyorum
— Cihat Duman (@cihatolog) 12 Mayıs 2014
bu duruma soktu
çok değişik bir gün. nesnelerin güneşe verdiği tepki değişik. havanın tadı da biraz sonbaharlaşmış, sıcaklık olarak değil TAT diyorum
— Cihat Duman (@cihatolog) 13 Mayıs 2014
amin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Bir Mezarlık Komedisi: Gassal
Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...
-
Beni odana götür ve düz. Senin sözcük dağarcığında İnsanda arzu yaratan Tarifsiz bir şeyler var. Philip Dick, Le Bal des Schizos* ...
-
(Yazı şahsi kin gütme yazılarından biridir, edebiyatla alakası yoktur. Şahıs, açlık grevleri için imza toplarken benden imza istememiştir...
-
Birhan Keskin şiiri ile tanışmam 2007 yılına denk düşüyor. Y’ol adlı kitabının ilk sayfasına on.dört.2007 yazmışım. Sonrasında çıkardığı...
