Bu Blogda Ara

tehlikeli oyunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tehlikeli oyunlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Aralık 2013 Çarşamba

Hükümet İstifa Etti

Nihayet hükümet de istifa etti. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen hükümet, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre , ‘ Yahu hükümet istifa eder mi?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde , ‘ hükümet istifa etti mi? ‘ ya da ‘hükümet istifa eder mi?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar telgraflar yağmıştır, herkes, hükümetin son durumunu öğrenmek istemiştir. Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, hükümet artık aramızda yok. Hükümetten uzun süredir ümidini kesenler, ya da hayatlarında hükümetin hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık âleminin bu büyük kaybı, bir çok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık hükümet olmadığına göre bir ülkeden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır. Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. Hükümet artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden, bir zamanlar hükümetin olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıstırap çektiğini öğreneceklerdir.


Hükümetin güzel ve çekingen yüzünü bende görür gibi oluyorum. Zavallı hükümet kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve ülke için bir şeyler yapmağa çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için hükümet ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamağa devam edecektir. Hükümetten paylarını alamayanlar için o zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun zaman yaşamasına şaşılıyordu. Yıllar önce küçük bir kasaba da dünyaya gelen hükümet, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan hükümet, önceki gece sabaha karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, hükümetten ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır. Doğru dürüst bir tahsil görmeyen ve kendi kendini yetiştiren hükümet hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan hükümete doğru dürüstte bir miras kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca hükümet, başkalarının yardımıyla geçinmeye çalışmıştı. Hükümetin ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, hükümetin yakınlarına başsağlığı ve sonsuz sabırlar diler. Not: merhumun cenazesi, önce, uzun yıllar yaşamış olduğu Hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı Ümit Apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade bir törenden sonra toprağa verilecektir.

10 Ağustos 2012 Cuma

Tehlikeli Oyunlar'dan Erdem Şenocak Röportajı



Tutunamayanlar ile romanımızda yeni bir devir açan Oğuz Atay’ın daha özel bir çalışması olan Tehlikeli Oyunlar’ı sahneye uyarladınız. Üstelik tek başınıza ve 130 dakika boyunca dinlenmeden Hikmet Benol’u temsil ediyorsunuz. Neden Tehlikeli Oyunlar?

Tesadüfen diyebilirim. Gümüşlük Akademisi’nde tiyatro kampı yaparken, sanırım dördüncü senesinde, Celal (kampın ve oyunun yönetmeni) önceki senelerden farklı olarak film izlemektense arkası yarın gibi kitap okumayı teklif etti. Tehlikeli Oyunlar da 17 bölümden oluşuyor; her bölümü her gün farklı bir kişinin okuması kararlaştırıldı. Ben üçüncü gün okudum. Biraz da çalışmıştım, epey eğlenceli geçti. Bundan birkaç gün önce de Celal’e tek kişilik bir çalışma içine girmek istediğimi belirtmiştim. Tehlikeli Oyunlar’ı sahnelemek gibi bir fikrimiz o sıralarda olmamasına rağmen, o gece eğlenceli olunca, Celal “Bunu çalışalım,” dedi. Yani en kötü ihtimalle, hiç beceremesek bile, arkamızdan “oyun, oyun” diye koşturan yok nasıl olsa, yapmayız. Ya da alırız insanları karşımıza, okuruz.

Edebiyat uzmanı değilim ama, sanırım Tehlikeli Oyunlar, Tutunamayanlar’dan daha bir roman. Daha başarılı bir roman hem. Roman olması itibari ile tek kişilik bir oyuna daha yakın. Tutunamayanlar’ı da ara sıra sahnelemeyi düşündüğümüzde çok daha zor olacağını kestirebiliyoruz. Ama bu zorluk metnin zorluğuyla alakalı değil, metnin daha az roman, dolayısıyla daha az tek kişilik oyuna yakın olmasıyla ilgili. Bir de Tutunamayanlar birazcık da romantik. Romantik derken olumsuz anlamda bir şey anlaşılmasın. Girard der ki; “Bir romansal yapıt vardır, bir de romantik yapıt vardır.” Oğuz Atay’ın romansal yazarlar sınıfında olduğunu söyleyebiliriz ama Tehlikeli Oyunlar’la Tutunamayanlar’ı karşılaştıracak olursak, Tutunamayanlar daha romantiktir.

Yaptığınız iş konvansiyonel tiyatroculuktan farklı olarak deneysel bir iş. Bu bağlamda tiyatroculuğumuz hakkında neler söylemek istersiniz? Mesela, Devlet ve Şehir Tiyatroları sizin için neyi ifade ediyor?

Devlet Tiyatroları’nın bir an önce kapatılması gerektiğini düşünüyorum. Kapatılması derken, tiyatro yerine cami yapılsın ya da köfteci açılsın demiyorum. Şu an itibari ile Devlet Tiyatroları YÖK’ten beter bir kurum. Şu an YÖK’ün hangi araştırma görevlisinin hangi konu hakkında hangi profesörle çalıştığını ayarladığını düşünelim; Devlet Tiyatroları da tam olarak bu. Yozlaşma olmasa dahi en iyi haliyle bile olsa devlete ait bir tiyatro fikri çok yanlış. Devlet, tiyatroyu desteklemeli ama kontrol etmemeli. O oyuncular AKM Tiyatrosunu kursa mesela, ya da Nesin Tiyatrosu... Devlet o sahnelere destek verse. Sonuçta Devlet Tiyatroları çok geride kalmış bir düşüncenin ürünü ve kapatılmalı.

Öte yandan deneysel sahnelerin artması sevindirici bir şey. Crack’e yer bulamadım mesela geçen, yedek listesine yazıldım. Ne kadar çok olursa o kadar iyi diye düşünüyorum. Ancak, deneysellik çok kolay bir şey değil. Yanılma payının çok yüksek olduğu bir alan, bunu göze almak gerekiyor. Her denenen şey de sahneye aktarılmamalı zaten. Deneysellik uzun bir süreç.

26 Haziran 2012 Salı

Kızkardeşleşmek, Etimolojik Bir Sapma Mı?-Volkan Odabaş


Cihat Duman, eleştirdiği ‘şey’lerin omzundan bakıyor okura bu defa.
Kızkardeşleşmek’le(*) kendi şiir dilinde söyleyiş olanakları deniyor. İroninin ve
humorun sınırlarında dolaşıyor. Bazı loncalara selam gönderiyor. Bazı köşe taşlarını
yerinden ediyor, sarsıyor, parçalıyor.

“Kendime bir özlemek aldım kokluyorum” diyen şair, yalnızlığa lirik açılımlar ekleyen
nice şiirlere gönderme yaparak, bu tür şiirler üreterek ortalıkta boy gösteren şairleri
de hedef alıyor. Kendi kalbine inanmayı seçenlerin tarafından bakıyor hayata.
“Kendini bil ” gibi bir didaktik söylemle okuru uyarmayı ihmal etmiyor. Şiirimizde çok
tartışılan ve hala tartışılmaya devam eden seksen kuşağı şairlerinin nerede olduğunu
merak ediyor. Merakı kendince tabi…

Yer yer küfüre ve argo bir şiir diline hakim olan kitabıyla Cihat Duman, geç kuşağın -
ki 80’li yıllarda doğan şairleri kastediyorum- öne çıkan adlarından. Ürettiği yeni yeni
sözcükler ve sözcük öbekleriyle, kendi dünya algısını ve bu bağlamda poetikasını
kurmayı başaran şairlerden. Sorun edindiği durumların, olayların, olguların üzerinden
kendisiyle içli dışlı olmadan, merkezden çok çevreyi göstermeyi seçen bir şiir Cihat’ın
şiiri.( Gözleri: İki Film Birden ve Bedava Dakikam Var başlıklı şiirleri özellikle burada
anmak istiyorum ). Özbenle ayrı düşünmeyen, çatışmayı duyguların ötesinde katı
gerçekliğin aksayan ve komik yanlarından aktarmayı seçen kitapta, şairin devraldığı
şiir mirası ve izini sürdüğü şairlerin peşinden gittiği söylenebilir. Peki kimdir bu
şairler?

Argoyu şiire yedirdiği için Can Yücel; kendi trajedisi ile yüzleşmekten kaçınarak ironiyi
ve cinselliği şiirine taşımayı seçtiği için Cemal Süreya; bireysel olanla toplumsal
olanın arasını kesin çizgilerle çizmeyip, zaman zaman karşı tarafa geçmeyi seçtiği
için Metin Eloğlu.

Fakülte Bahçesinde Ettiğim Nutuk adlı şiir, yukarıda adı geçen şairlerle akrabalık
kurduğunu gösteriyor Cihat Duman’ın: “komik olmak istiyorum herkes bana götüyle
gülsün // tanrıyla iki kez görüşürüz değil mi/ikisi arasında görmezlikten gelme bir yer
küre/”aşk da biraz böyledir işte/askeri rejimler dahil // bi şey söylemek
istiyorum/yazmak, hangi tür suskunluğun tercümesiyse artık…

Cihat Duman şiirinde imge, savrukluğun ve düzensizliğin yarattığı etkiyle
bütünleşiyor. Şiirsel töz, bu etkinin anlam katmanlarında gizleniyor. Parçalardan
bütüne doğru yol alan bir şiir bu. Güldürücü ama trajik; yalın ama sarsıcı; daha da
ötede uyumsuz ve cin fikirli: “kalple bağlantıyı koparmış bi torba damar/tartsam üç
buçuk kilo gelecekti/o yüzden harfleri esirgemedim/seni bir patlıcanı prize takar
gibi/0luşmuş bir şekilde aklımda bembeyaz tutuyorum”. Şairin kendi lirizmine olanak
olarak geliştirdiği şu söylem bile bir hinlik taşıyor sanki: “ölüm bizi boynu kırık bir it
gibi/boynu kırık bu dünyaya bırak gitmişti”

Reşit İmrahor’dan alıntılanan bir epiğrafla açılan ikinci bölümde Cihat Duman,
modern toplumun ve modernliğin yarattığı tutunamama halini bireyin hayat
karşısındaki ‘saçmalama’ olanaklarını da kullanarak anlatıyor. Bir yerde olan ama
olduğu yeri net olarak algılamayan kişilerin ruhunu kazıyor şair. Derinlere iniyor,
dinsel ritüellerin kıskacındaki insanı, kutsadığı değerlerin hiçliğiyle tanıştırıyor:
“kahreden rabbinin adıyla okur/benseni birdamlagözyaşından yarattım sonra
boğuldun”. Ciğerlerine kadar interneti olan bir kalabalığın içinde, yalnız ve yoksul
geçinenlerin yanına sığınıyor. Onlara göre bir tavır takınıyor. Demokrasi diye
insanlara yutturulan yalanları açık ederken, iktidarını pekiştirmeye çalışan tüm
düzenbazların ipliğini de pazara çıkarıyor.

3 Ocak 2012 Salı

Bir Aşk Düşmanlığı Biçimi Olarak Hikmet Benol

Pink Floyd - Echoes (KeseK Floydstep remix) Free 320 by KeseK

Bir gün beni kimse durduramayacak. Ve kendimi rezil           
         etmeme izin verilmedikçe, ben de el alemi rezil etmeğe               
   devam edeceğim. Ve herkes kaybedecek bu yüzden. (Hikmet Benol) 
                                                                                                                                                                                             Sonra her yerde yasakladılar beni. (Hikmet Benol)

Karşı cinse olan tutkulu bağlılığın riyâkarlık olduğunu bilmek insanı özelleştirir. Tehlikeli Oyunlar1 romanının Hikmet Benol’ü bu özel adamlardan sadece biridir. Hikmet, karısı Sevgi’den ayrıldıktan sonra bir gecekonduya yerleşir. Alt katta dul kadın Nurhayat Hanım ve üst katta Emekli Albay Hüsamettin Tambay ikâmet etmektedir. Bu durum, Hikmet tarafından dul kadının oğlu Hidayet’e yazılan mektupta şöyle tasvir edilir: “Oğlum Hidayet. Biz burada gerçek, hayal, ve anılarla birlikte gayet sıkışık bir vaziyetlerde bulunuyoruz. Üst katta Hüsamettin Bey albayım, alt katta bildiğiniz gibi Nurhayat valideniz.” Hikâyenin gözüken yanı bizi aldatmasın sakın! Olaylar, kişiler ve zaman tamamen Hikmet’in bir kurmacasıdır. Burada Oğuz Atay’ın adını anmak bile istemiyorum. Çünkü roman boyunca Oğuz Atay, tanrı anlatıcı, etliye sütlüye pek de karışmaz. Sadece belli yerlerde duruma el koyarak Hikmet’i yönlendirir. Hikmet, roman boyunca eski karısı Sevgi’nin kendisine işlediği zulümleri anlatır, anlattırır ve Bilge’nin bu boşanma üzerindeki etkilerini tartışır. (Sen hiç evlenmedin, Sermet. Bilemezsin. İnsana öyle bir bakarlar ki, yaptığın hiçbir işi ciddiye alamazsın.) Hikmet karşı cins üzerindeki düşünceleri ve kendi iç konuşmaları ile tam bir anti kahramandır. Mevzu, süper egosu güçsüz okurlarca daha iyi anlaşılabilir kanaatindeyim.

Mesele, Hikmet’in yaşadıklarını anlatmak değil, Hikmet’in karşı cins üzerine geliştirdiği düşünceyi irdeleyerek aslında ne çeşit bir aşk anlayışına sahip olduğunu açıklamaktır. Hikmet, kendi hayvanlığına iman etmiş bir bireydir. Gerçeğin bu denli farkında olmak -Dostoyevski deyimiyle- onun kendisine saygı duymasını engellemektedir. Kendisine saygı duyulmasını istemeyen bir insan da başkalarından gelen saygıya ve sevgiye karşılık veremez. Başkasından gelen iltifatları küfür olarak addeder. Hikmet, bunu çözdükten sonra oyunlar oynamak zorunda kalmış ve romanın sonunda intihar ederek oyuna son vermiştir.

Hikmet, kendi kişisel tarihinden başlayarak tüm tarihe olan inancını yitirmiştir. Silinen belleğini ise geçmişi sürekli yeniden kurgulayarak tamir etmeye çalışır. Zaten hayalinde kurduğu Emekli Albay Hüsamettin Tambay da tarihe meraklı bir şahsiyettir. Hikmet’in tarihe inancı olan biriyle roman boyunca hasbıhal etmesi en başta çelişki olarak gözükebilir. Fakat emekli albayın tarihle ilgili olan konuşmalarını istihza ile provoke eden Hikmet, tarih karşısında sürekli galibiyetler almaktadır. Hikmet’in kendisine olan aşkı, hayatı boyunca ona yetmiş gözükmektedir. Ve yine kendisine olan aşkı, hayatına mal olmuştur: İntihar. Narkissos’un malamat ruhu iş başındadır.

Sevgi Düşmanlığı

Hikmet, Sevgi ile evlendikten kısa bir süre sonra sebebini bilmediğimiz (hayır biliyoruz, aşağıda açıklıyoruz) bir nedenden ötürü bulaşık yıkamaya başlamıştır. Öyle ki bu durum onu fazlasıyla üzmüş ve bununla ilgili anılara dalarken ayrıntılı tasvire sürüklemiştir. Karısından azar işitmemek için kurulama beziyle bulaşıkları kuruladığını anlatır. Ama tüm çabalarına rağmen Sevgi, bir bahane bulup ona sataşmaktadır. “Beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı?” […] “Ben de azarlanınca Sevgi’nin böyle kötü yanlarını ve çok güzel filan olmadığını hatırlardım.” Hikmet albay ile şöyle dertleşir: “Karım düşündüğü için, ev işlerini de ben görüyordum albayım. Çok düşünceli kadındı: Durmadan düşünürdü.” Hikmet, öcünü almıştır: “Onu hayalimde kötü durumlara düşürerek intikam alırdım.”

3 Aralık 2011 Cumartesi

Gülmeden önce Gülünüz

kaddish for chesnutt by Constellation Records




BÜYÜYÜNCE YAKIŞIKLI OLACAK ÇEVRE MÜHENDİSLİĞİ VE SİYASALDA OKUYAN TÜM GENÇ ERKEK ŞAİRLERE GELSİN. 


Nihayet insanlık öldü.
Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, ’yahu insanlık öldü mü?’ diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,’insanlık öldü mü?’ ya da ‘insanlık ölür mü?’ biçiminde büyük başlıklar yayımlamakta yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Bazıları bu haberi bir kelime oyunu sanmışlarsa da, yapılan araştırmalar bu acı gerçeğin doğru olduğunu göstermiştir. Evet, insanlık artık aramızda yok. İnsanlıktan uzun süredir ümidini kesenler ya da hayatlarında insanlığın hiç farkında olmayanlar bu haberi yadırgamamışlardır. Fakat, insanlık aleminin bu büyük kaybı, birçok yürekte derin yaralar açmış ve onları ürkütücü bir karanlığa sürüklemiştir; o kadar ki, bazıları artık insanlık olmadığına göre bir alemden de söz edilemeyeceğini ileri sürmeğe başlamışlardır.

Bize göre, böyle geniş yorumlarda bulunmak için vakit henüz erkendir. İnsanlık artık aramızda dolaşmasa bile, hatırası gönüllerde her zaman yaşayacak ve çocuklarımız bizden,bir zamanlar insanlığın olduğunu, bizim gibi nefes alıp ıztırap çektiğini öğreneceklerdir. İnsanlığın güzel ve çekingen yüzünü ben de görür gibi oluyorum. Zavallı insanlık kendini belli etmeden sokaklarda dolaşır ve insanlık için bir şeyler yapmaya çalışanları sevgiyle izlerdi. Bugün için insanlık ölmüşse de, onun ilkeleri akıllara durgunluk verecek bir canlılıkla aramızda yaşamaya devam edecektir.

İnsanlıktan paylarını alamayanlar için zaten bir ölüydü; onun bu kadar uzun yaşamasına şaşılıyordu. Yıllarca önce küçük bir kasabada dünyaya gelen insanlık, dünya savaşlarından birinde, çok rutubetli bir siperde göğsünü üşütmüş ve aylarca hasta yatmıştı. Bu olaydan sonra, hastalığın izlerini bütün ömrünce ciğerlerinde taşıyan insanlık, önce ki gece sabah karşı nefes alamaz olmuş ve gösterilen bütün çabalara rağmen gün ağarırken doktorlar, insanlıktan ümitlerini kesmek zorunda kalmışlardır.
Doğru dürüst bir tahsil göremeyen ve kendi kendini yetiştiren insanlık hiç evlenmemişti. Küçük yaşta öksüz kalan insanlığa,doğru dürüst bir mirasta kalmamıştı; bu yüzden sıkıntılarla geçen hayatı boyunca insanlık, başkalarının yardımıyla geçinmeğe çalışmıştı. İnsanlığın ölümüyle ülkemiz, boşluğu doldurulması mümkün olmayan bir değerini kaybetmiştir. Gazetemiz, insanlığın yakınlarına baş sağlığı ve sonsuz sabırlar diler.
Not: merhumun cenazesi, önce uzun yıllar yaşamış olduğu hürriyet caddesinden geçirilecek ve ölümüne kadar içinde barındığı ümit apartmanı bodrum katında yapılacak kısa ve sade törenden sonra toprağa verilecektir…

[Nihayet insanlık da öldü...]

/Oğuz Atay – Tehlikeli Oyunlar/

16 Ağustos 2011 Salı

En Büyük Hazinemiz Aklımızdır


Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım.

Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim.

Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor.

Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.

1 Şubat 2011 Salı

kitap-lık dergisi 146


DOSYA:
FERİT EDGÜ
Söyleşi: Murat Yalçın - “İyi bir kitap bizi dünyaya götürür”
Demir Özlü - “Monsieur Edgü Au Téléphone!”
Mehmet Rifat - Bir Yazı Saatinin Tik-Takları ya da Kendi Anlatımıyla Ferit Edgü
Ali Teoman - Sessizliğe Övgü
Faruk Duman - Çığlığı Atan Kimdi?
Mahmure Kahraman - Kimse ve O / Hakkâri’de Bir Mevsim Romanlarında Folklor Öğeleri
Tunç Tayanç - Ferit Edgü’nün “Ada”sına Yolculuk

ŞİİR
Ebubekir Eroğlu - Belirsizlik, Saklı Söz, Uçta, Bedel
Elif Sofya - Domuz
Jenan Selçuk - Kutlanması Gereken Birşeydir Yağmur, Manikür
Ali Özgür Özkarcı - “Buğulu Muğlâk”çılardan niçin hoşlanmadığımız.(Bir Cabbar, Bir Ayten, Bir Salih Hikâyatı)
Cihat Duman - Tehlikeli Oyunlar
Lee Gil-Won , Çiçek Gölgesi, Nokta Koyma Pratiği

16 Ocak 2011 Pazar

Tehlikeli Oyunlar Tiyatroya Uyarlanmıştır

Oğuz Atay’ın bir romanı vardır: Tehlikeli Oyunlar. Bilenler bilir, bazılarımız için bu kitap, edebiyat diye bir şey varsa işte o edebiyatın en iyisidir. Bu romanı kült Tutunamayanlar’dan ayıran en büyük özellik ise bazı meselelere odaklanmasıdır. Özel bir romandır. Oğuz Atay bu romana pek müdahale etmez. Hikmet Benol intihar ettikten sonra da Albay Hüsamettin Tanbay devralır romanı. Son bölüm o yüzden pek sevilmez. Hikmet’i, hem oyunun sonunu bilen bir oyuncu olarak Sevgi ile sahnede hem de aynı zamanda salonda yalnız başına bu oyunu izleyen bir seyirci olarak tasvir edebiliriz. Hikmet, hayat oyununda dışarıdan Sevgi ile evlidir. Akrabaları vardır. Ona enişte diyen baldızları vardır. Hikmet bu oyunda “damat sevgisinin insan sevgisine oranla çok kısa sürdüğünü” anlamıştır bir kere. Hikmet, bu oyunun sonunu bildiğini, diğerlerinden gizlemek zorundadır. Aynı zamanda izleyici olduğunu kimseye çaktırmamalıdır. Ve bir izleyici olarak sonu, şu düşüncelerle hazırlamaya çalışır: “Ve sana izin verdim ki, bilmeden yaptığın eziyet artsın. Ve sonunda artık dayanamıyorum diyebilmek için ben de bilmeden bu oyunu oynadım sana. Ve bulaşıkları yıkadım. Ve bütün sözlerimi kesmene izin verdim. Ben ki bu konuda kimseye yetki vermemişimdir. Oysa, elimin tersiyle seni yıkabilirim. Bıraktım ki, sen kendi sonunu hazırla. Ve bana bütün yaptıklarını bir bir aklımda tuttum.”

Tehlikeli Oyunlar, Seyyar Sahne tarafından tiyatroya uyarlandı. Oyuncu Erdem Şenocak ise bu işi başarıyla yapıyor. Müsaade verilirse birazcık bu performansla ilgili yazmak istiyorum. Romanda Hikmet’in yaşadığı yalnızlık ancak tek kişilik bir performansla anlatılabilirdi. Şenocak’ın kabiliyeti işte burada devreye giriyor. Ses tonundaki değişmeler, alçalmalar, yükselmeler Hikmet’i ve hayalinde yaşattıklarını gözler önüne seriyor. Dekor olarak kullanılan birbirine çapraz ve farklı yükseklikteki salıncaklar ise tam bir zekâ ürünü. Özellikle Hikmet’in iç konuşmaları ve rüya sırasında oyuncunun bu salıncaklarda sallanması bizi Hikmet’in ruh dünyasına götürüyor. Yatay ve dikey olarak mekândan münezzehlik başka türlü açıklanamazdı her halde. Oyuncunun çıplak ayakla oynaması ise Hikmet’in deliliğini bizlere taşımaya yetiyor. Romanda çarpıcı olarak değerlendirebileceğimiz birçok sahne/bölüm oyunda da mevcut. Sahneye yansıtılamayacak acayip yerler ise -haklı olarak- es geçilmiş. Romanda altını çizdiğimiz ve birçoğumuz için artık vecize olan cümleler Erdem Şenocak’ın güzel sesinden aktarılıyor. Fizyonomisi ile de Oğuz Atay’ı andıran Erdem Şenocak, 130 dakika boyunca adeta Hikmet Benol oluyor. Ağlatıyor, güldürüyor. Sanatın gücünü bir kez daha ispatlıyor bizlere.

Görmek istediğimiz yerler ve tavsiyeler:

-Salim’in Hikmet’e yazdırdığı ev ödevi (s.108) olabilirdi.
-Ha-ha ifadesi romanın ruhuna uygun olarak (fakat bağırmadan, acı bir şekilde) daha fazla kullanılabilirdi.
-Hikmet’in Albay’ın gerçek olmadığı ile ilgili görüşleri ve itirafı (s.351) gene oyun ve roman kombinasyonu açısından açıklanabilirdi.
-“En büyük hazinemiz aklımızdır” bölümündeki mektup alınabilirdi. Çünkü oyun boyunca Bilge ile ilgili büyük eksiklik var. Ne sevişme sahnesi ne de mektup yok. Sadece denize açılma sahnesi ve Fikret’le birlikte katıldıkları gece sahnesi var. Bilge’ye büyük haksızlık yapılıyordu aslında romanda. (Son yemek adlı bölümde bile Bilge yemekte yoktur. Yani 13. Kişidir. Haindir.)

Oyun, Şubat ayı içinde de dört adet gösterimle devam edecek. Ayrıntılı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. 

19 Aralık 2010 Pazar

En Büyük Hazinemiz Aklımızdır

Sevgili Bilge,
Bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım.

Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi Bilge, aklını başına topla. Ben iyi değilim Bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim.

Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. Sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yaşamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. Çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor.

Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır.

Ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle,sevgili Bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkum edildim. (İnsanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) Hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artık benden çekiniyor. Ona bağırıyorum. (Bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili Bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.)

Geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan akşama kadar radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir süre sonra sıkıldı. (İnsandır elbette sıkılacak. benim gibi bir canavar değil ki.) Bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakkı olmadığını yüzüne bağırdım. (Ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) Bazen Nurhayat Hanıma gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeleri insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. kendinden nefret ediyor. Dul kadın iyi: Bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. Onun yanında biraz huzura kavuşuyorum. Pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. Nurhayat Hanım sıkılmıyor. Bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim oluyor: Kendi kendime konuşur gibi. Nurhayat Hanım hiç söze karışmaz; aman işte biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalanmalar içinde değildir dul kadın. Onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. Yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları farklı olan oyuncuların piyesleri; aynı heyacanlı titreşimler, aynı yükselip alçalmalar. Sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. Kahkahalar atıyorlar - çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. Aynı kapıları yıllardır açıp kapıyorlar. Aynı güç durumlarda kalıyorlar. Yavaş konuş bizi duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. Ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim.kuş sesi dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim. Haberleri de, belli konular üzerindeki konuşmaları da, tartışmaları, açık oturumları, reklamları da, özel programları da aynı şekilde dinliyorum. Her kuşun kendine özgü bir sesi var: Sözleri dinlemeden hangi program olduğunu biliyorum bu yüzden.

Dul kadının inanılmaz bir hoşgörüsü var: her çeşit müziği dinliyoruz üst üste. Bizim dilimizden şarkılar da var galiba: Çünkü sözlerini anlar gibi oluyorum. Dul kadınla ben, senin anlayacağın, soyut bir durumdayız; daha doğrusu her şeyin özüyle ilgileniyoruz: Meyvelerin yalnız suyunu içiyoruz. Birer sigara yakalım mı Nurhayat Hanım? diyorum. Yakalım Hikmet Bey, diyor. Son günlerde bana 'Bey' diyen bir dul kadın kaldı. Görüyorsun ben de kaçamak yapıyorum: Yalnızlığı dul kadınla aldatıyorum. Ne yapayım? Beni olduğum gibi kabul ediyor. Sen, yalnız iyi programlarımı dinlemek istedin. Alaturka çaldığım zaman düğmemi kapatmak istedin. Belki gerçek canavar ben değilim....

Tehlikeli Oyunlar'dan/ Oğuz Atay, İletişim Yay.

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...