Bu Blogda Ara

5 Ocak 2025 Pazar

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ölünce bizi kim yıkayacak? Halktan alınan bağış ve haraçlarla geçinen devlet televizyonuna bağlı dijital platform, yani devletin ideolojik aygıtı Tabii, bu soruya cevap arıyordu panolarda. İnşallah cevabı Allah’ından bulacak. Ölümü gösterip sıtmaya razı ediyorlar ama bu vatanın halkları birleşip pisliği suyla boğacak. Her nefis nasıl ölümü tadacaksa her bürokrat da azli tadacak. Aygıtımız Osmanlı, Selçuklu, Teşkilat derken işi milletin yaşam mücadelesine de getirdi. Kim yıkayacak? Gördük depremde kimin yıkadığını.  

Sonunu görmediğimiz hikâyelerle ilgili yargı dağıtmak eleştirinin yapıcı yanına ters. Gassal ilk sezonu bitirdi ama hikayenin kaç sezonda anlatılabileceğini bilemiyoruz. Bölümlerin münferit olduğu hesaba katıldığında ana hikâyenin mevcudiyeti de şüpheli. Ama biz yine bu projenin bir başının bir de bu başa uygun sonunun olduğunu farz ederek girişelim yazıya. Her ne kadar neşir mercii şaibeli olsa da işin tekniğine girme nezaketini gösterelim istiyorum.

Yazacağım yazı diziyi izleyenler için bir rehber, izlemeyenler içinse sürprizleri içerdiğinden huzur kaçırıcı olacaktır. Bu yüzden diziyi henüz izlememiş okurlar buradan itibaren ayrılabilir.

Bâki, büyük bir şehirdeki bir ilçeye bağlı kasabanın gassalidir. Annesi çocukken ölmüş, babası 20 sene önce hapse girmiştir. Anne evinde yalnız yaşar. Etrafında cenaze işleri ekibinden ve komşulardan ibaret 10-15 kişi vardır. Meslek icabı ölümü düşünmeye başlayan kahraman, yalnızlığının farkına varır ve etrafının da ısrarıyla evlenmek için çalışmalara başlar. Ölünce kendisini yıkayacak kişiyi düşünür. Cenaze aracı şoförünü bu konuda eğitir. Etrafındakilerin kalabalık hayatı onu yalnızlığıyla yüzleştirmiştir. Arkadaşlarının tavsiyesi ile kız istemeye giderler ve sonuçta hüsrandır kalan gassale. Aşk üzerine düşünmeye başlar. Aforizmalar arka arkaya gelir. Arkadaşı ölür, kendisine araba çarpar, babası hapisten çıktığı gün kız kaçırmaya teşebbüs eder. Çırağı ölülerden korkmaktan vazgeçmediği için ona çilingir dükkânı açar. Gassal değil de bir çöpçü olsa hikayelerin tıkır tıkır işleyeceği bir projedir incelediğimiz. Sıradan memurun, bir tekstil işçisinin de başından geçebilir bu hikâyeler.

Elimizde gassal mefhumunu dolduracak bir senaryo yok. İşte bu bizim ilk hayal kırıklığımız. Dizide arabesk müzikle zoraki yapılan dramla başat giden sense of humour yarım yapılmak zorunda olduğu için paçalardan dökülüyor maalesef. Yarım şaka candan sahte dram imandan ediyor insanı. İşte dozu ayarlanmamış ironi de ikinci sorunumuz. Eserin adı Gassal ama elimize verilen Ahmet Kural. Ve onun hem eski projelerinde hem de gündelik hayatında yaptığı espriler, jestler, biraz da mimikler. Silahın şakası olmaz ama ölümün şakası oluyor. Her kuşun komedisini yaptık bir leylek kaldı. Ama her kuşun eti yenmez değil mi? Mezarlık komedisi, ölüm mizahı yapabilmek için öncelikle düşünceyi hür ifade etmek gerekir. İfade edilen düşünce sonradan sanat yapılabilecektir.

Ben bir izleyici olarak ambülans hekimliği, itfaiyecilik, çöpçülük, tuvaletçilik, tren rayları temizleyiciliği, cerrahlık, fahişelik, gassallik ve benzeri acayip meslekleri merak ediyorum. İnsanın kendisini toplumda var ediş şekli olan meslek, yabana atılamaz. Kan grubu, cinsiyet gibi belirleyicidir. Eğer bir kurmaca bir kişinin başına gelen bir şeye değil de mesleğine dayanarak yazılmışsa sanatçıdan dolandırılmamayı istemek en büyük hakkımızdır. Fakat ben dizide bir gassalin ölü yıkama tekniği dışında bir özelliğini göremedim, kendimi bir gassal ile özdeşleştiremedim doğrusu. Gassallerin sıradan insanlar olmadığını biliyorum elbette. Kendilerini seçilmiş insanlar olarak görüyorlar ve oldukça megalomanlar. Ellerine geçirdikleri bir cenaze üzerinden evreni büküyorlar. İnsanların onlardan tiksinmesi ya da korkması umurlarında değil. Sadece üç şeyden korkuyorlar: Bebek ölüsü, parçalanmış ölü, evde bekleyip kararmış etleri dökülmüş ölü. Bu korkunun sebebi de (özellikle ikinci ve üçüncü tür cenazede) işin uzayacak olması ve cenaze sahipleriyle girilecek polemikler. Parçalanmış bedenin İslam’a göre yıkanmadan gömüleceğine bir türlü inanmak istemiyor halkımız çünkü.

Okuduğum bir tezdeki röportajda bir gassal bazı talepler karşısında artık şoka girmediğini söylüyordu. Cenaze sahipleri yıkamadan artan suyu istiyorlar başka bir akrabalarına içirip alkolü bıraktırmak için. Kısacası mesleğin imkânları, yan hikâyeler için oldukça kullanışlı. Fakat bu dizide bunu göremiyoruz. Bu umutlarla girmiştim diziye fakat modern bir Yeşilçam melodramıyla karşılaştım ve üzülmedim. Sevindim çünkü çok uzun zamandır ucuz işler izliyorum ben. Rambo serisi yeni bitti. Son bir ayda Karate Kid, Mercan Adası hatırladığım işlerden. Ulusal televizyonlarda bile artık bulamadığımız pulp fiction’ların bir dijital mecrada, hem de yeni bir dijital mecrada karşıma çıkması hoş bir sürpriz oldu doğrusu. Evrensel işleri takip ediyorum ve oldukça orijinal buluyorum. Yerel işlere bakıyorum, aynı mantıkla yapılmış sitcomlar, Gibi, Ayak İşleri ve benzeri işler nevaleyi kurtarıyor. Dijital platformlar muayyen bir seviyeye ulaşmış. Ama yepyeni bir dizinin böyle 70’ler tekniği ile halkı ağlatması başlı başına bir performans. Buna gerçekten güldüm ama. Tam bir mezarlık komedisi. Ölü komedi.  

Gassal’ın esprileri, hayata eleştirel bakışı, iğneleyici tavırlarına bakıyorum da sanki karşımda çok özel bir görevle dünyaya gönderilmiş tuhaf bir melek – insan arası yaratık değil de edebiyat dergisi çıkardığım nevrotik arkadaşım var. Entel, konuşkan, retoriğe hâkim, diplomalı. Halkın şımarıklıkları karşısında yer altından gelen kesin kanunların uygulayıcısı yerine bir soytarı görüyorum ekranda. Dili pabuç gibi. Mangalda kül bırakmıyor. Böyle bir gassal olamaz. Gassal konuşmaz.   

Ne zaman üzüleceğimizi çalgıcılar belirliyor. Bu da üçüncü problemimiz. Gökhan Güney. Kadın başkasıyla. Buğulu sesler. Adamın bakışları. Sadri Alışık. Korkunç. Aslında bölüm sonlarında kadraja giren orkestra ve yanık sesli şarkıcı ait oldukları filmlere geri dönseler seyirci belki de ibret alacak zamanı bulacak. Ama nerede o özgüven. Ola ki sinemada burunlar çekilmezse reji rezil olur. Yeni film çekemez hale gelir. Hiçbir sahnede üzülmedim yani katharsis yaşayıp kendimi karakterlerin yerine koyup sarsılmadım. Ama müziği duyunca kendimi koyuverdim bir iki yerde. Ortadoğuluyuz. Müzik tesir ediyor. Bunu biliyorlar maalesef.

Absürtle karşılaşıyoruz. Kadının kardeşi, eniştesini 15 sene sonra bacısını kaçırdığı gerekçesiyle vurup öldürebiliyor. Gassal telefonda babasının üzerinden gasilhaneye kefenleme tarifi verebiliyor. Bunlar toplum içinde anlatılıp gülünecek şeyler değil. Yukarıda, adamı vuran kişi baldız olsa gülerdim mesela. Anladığım kadarıyla bürokratlar, sıra dışı olanın üzerinden bir kere geçiyorlar. Anayasal bir şey oluyor orda. Absürt, aşağı iniyor yukarı çıkıyor oluyor çılgın türk. Bu da dördüncü problem olsun. Trajikomik trajedi ile komedinin karışımı değildir. Eğer denerseniz çorba olur. Helva, aşure.

 

 

8 Haziran 2024 Cumartesi

Keşke bizi de kamyonlara koyup taşısalardı.

Keşke bizi de kamyonlara koyup taşısalardı kavunlara haksızlık oldu. Cadde-i Kebir’e bir damla kan düşmesin diye yapıldığını farz ettiğim kurban törenlerinde, bir yerden bir yere nakledilen küçük başlar ve büyük başlar gibi keşke bizi de. Üç yüz beygir, dört yüz beygir bazen beş yüz beygirlik, silindirlerinde piston çarpan makinelerin taşıdığı mafsallarda, o mafsalların oluşturduğu iskelete inşa edilmiş demir kasalarda bizi. Çikolata ile pekleştirilmiş karbon ve hidrojen bakımından çok zengin maddeden yapılmış yollarda mola vermeden. Sağlam, anı geçirmez, çürümez ve saatte seksen kilometre hıza ayarlanmış bir tenteyle korunmuş şekilde. Taşımadılar.

Bunlar, gördükleriniz, unutunca çıkan yaralar. Duvarlara asılabilirliği, teşhiri ve topluma taşlattırılabilirliği üç ayrı kurum tarafından tescillenmiş. Unutunca Çıkan Yaralar, günümüzde pek çok şahsiyetin uygulamaya koyduğu ve bireyselleşmede büyük önem arz eden bir standart olması itibariyle oldukça kıymetlidir. Artık büyümekte olan ya da günümüz rekabetçi ortam koşullarında, öne geçmeyi hedefleyen şahıslar için şarttır bu yaralar. Kişisel yaralanma belgesi alabilmek için, kalite yönetim sistemleri tanımlanmalı ve işler tanımlandığı gibi yürütülmelidir. Fakat biz, yaralanmadık. Yaralamadılar.

Bir gövdenin hiçbir yaprağı bir diğerine aşk gene kelime değiştirdi vahşi diyemez. Birlikte kımıldarlar, yağmurun toplu vaftizinden çıkıp güneşlenirler. Kök su alamazsa toplu ölüm gerçekleşir. Hiçbir yaprak asılı olduğu dalın kereste oluşuna şahitlik edemez.  Keresteler kamyonlarla taşınır çikolatalı yollarda. Çerçeve yaparız onlardan. Tabut, bıçak sapı, mancınık, el arabası, saksı, pipo. Onlara bakmayı seviyor insanlar: konuşan küçük tek hücreliler. Fakat, tarihten önce 1300 yılında, Atina’da, bir tırtıl, bir gövdenin sadece bir yaprağına, diğer yaprakların görmeyeceği bir şekilde, “techne” yazmıştır. Yapraklar konuşamaz. Yapraklar yoktur.

Peki. Eylül’de İstanbul’da olmak, eylülde istanbulda bulunmaya benzemez. Ayakkabılarınıza itimadınız azalır. Cisminiz iklim tarafından yoğurulur. Güneş bir top kadife kumaş gibi girer yatağınıza. Karaköy limanında gemiden indirilen sarılmak serbest 300 ton eşek, karadan yürütülür Pera’nın içlerine. Biralar hızla içilir sokak barlarında, caddeler şenlenir, insanlarda engellenemez bir sanat tebessümü başlar. Kavun kabukları, marullar, kıvırcıklar ve hıyarlar. Bir kova su ve herkes. Tam on bir ay soğuk karanlıkta bekleyen sanatseverler. Üzgün zabıta memurları ve çöpçüler. Öfkeli turistler. Bir müzeden diğerine taşınan kıskançlıklar, hayranlıklar ve tombul bedenler. Gün içinde tesadüfi olmayan dört karşılaşma, üç n’aber, iki baş selamı bir görmezden gelme. Bin iki yüz elli altıncı sanat maratonu, dokuz yüz elli bin yedi yüz seksen bir kişi. Gün yerini karanlığa bırakır sezdirmeden. Herkes ikiye bölünür o vakit: İstanbul’da olanlar ve bulunanlar. İstanbul’da olanlar ahırlarına birer sarılmak serbest karadan yürütülmüş eşek götüreceklerdir muhakkak. İstanbulda bulunan, birlikte yaşamayı sevmez, yerdeki boku düşünür mütemadiyen.

Tektanrı! Nasılsın iyi misin? Mühim bir şey yok. Seninle teketek konuşmaya çalıştım sadece. Üzgün bir sanatçı olarak. Yaratık olmak zor, görüyorsun İstanbul’da. Senden yeni/ yaralanmamış bir vücut istemiyorum, bil istedim. Hiç istemeyeceğim. Bizi kamyonlarda taşıtmayan bu hayatı devam ettirdiğin için ‘şükran’ diyemem sana.

 

Kamyonlar Kavun Taşır

Kamyonlar kavun taşır ve ben boyuna onu düşünürdüm. Soldaki giriş cümlem iki dizenin tek dize haline getirilmiş şekli. “Kamyonlar kavun taşır ve ben” ilk dize, “boyuna onu düşünürdüm” ikinci dize. Cahit Külebi’nin İstanbul şiiri böyle başlıyor. Zannımca Türkçedeki en güzel beyittir bu. Bazı bazı abarttığım olur şiirleri. Ama uzun zamandır içimde yarıştırdığım dizelerden galip gelen hep bu oluyor. Bir keresinde Zarifoğlu’nun “kanama dolabını taşır gibi gidiyorsun” dizesini şampiyon yapmıştım mesela. Fakat “kavunlu şiir” hiç aklımdan çıkmıyor. Cahit Külebi ile alakalı bildiğim tek şey şair bir avukat olduğu. Yine hatırladığım kadarıyla serbest bir avukat değil, bir kamu kurumunun avukatı. Bu kadar. Takdir edersiniz ki onca ünlü(!) şair arasından Külebi’yi bir kere daha araştırmadan okura aktarmak çok zor. Fakat konu bu kez şairin hayatı değil maalesef, bilakis(!) şiiri. Bu dizede (artık beyit demeyeceğim) ilk göze çarpan şey “ka” sesinin kamyon ve kavun kelimelerindeki tekrarı (aliterasyon) ile “taşır” ve “düşünürdüm” kelimelerindeki “ş” harfinin tekrarıdır. Bunun dışında mecaz, teşbih, istiare, mübalağa göremeyiz dizede. Yani burada bize okullarda öğretilen sehl-i mümteni (kolay söyleyiş) sanatı vardır diyebiliriz. Kolay söyleme, bir daha söylenmesi mümkün olmayanı söyleme yalnızca dışardan bakıldığında anlaşılabilecek bir şey değildir. Onu denemeliyiz. Karşılaştırmalıyız ve manasına eğilmeliyiz. Şair, neden kavun taşıyan kamyonlar ile maşuk/ arzu nesnesi arasında bağlantı kurmuş bir zamanlar? Elbette şöyle bir sav atılabilir masaya: Âşık, saçma münasebetler kurabilir iki şey arasında. Bunun peşine mi düşeceğiz? Düşelim. Hedef ile kendisi arasında uzun bir yolun olduğu anlaşılır eğer dizede kamyon geçiyorsa. Kamyonlar şehirlerarası belki de uluslararası nakliyat yaparlar genelde. Kamyon’daki bu uzaklık kalıntısı/bulaşığı dizeye güç verir. Kavun taşındığına göre bu kamyonlarda şairimiz taşradan sesleniyor demektir. Çünkü merkezden taşraya başka şeyler/ teknoloji/ ambalaj/ bir zamanlar taşrada olanların toplanıp kendilerini sömürttükleri fabrikalardan üretilmiş metalar taşınır hâlihazırda taşrada olan akrabalarına. İşte kavun kelimesi bu kadar sert bir kelimedir. Yönü belirler. Geleneksel şiirde görmeye alışık olmadığımız kamyon ve kavun kelimeleri, bu dizelerde birleşerek adeta şiirin malı hatta şiire mal olmuşlardır ossaat. Külebi, sosyal medyada birçoklarının paylaştığı şekilde “ve ben seni düşünürdüm” dememiş “ve ben onu düşünürdüm” demiş. Bir zamanlar köyde bulunan ama köylü olmayan bir şair Külebi çünkü yazdığı şeyin mektup değil, şiir olduğunu, ikinci tekil şahsa seslenmenin ancak bir mektupta/ dilekçede ve sair türlerde mümkün olabileceğini çok iyi biliyor. İncelememiz gereken sadece boyuna kelimesi kaldı sanırım. Sözcüğün anlamı şudur: Uzunlamasına. Fakat açık ki şair burada sürekli/ daima/ aralıksız/ anlamına gelen ve Anadolu’nun muhtelif yörelerinde boy’na/ boyuna şeklinde telaffuz edilen kelimeyi seçmiştir. “Onu” kelimesinden önce de geldiği için daima/ sürekli/ aralıksız kelimelerinden ses olarak daha kaliteli, “o” ve “u” harfini içeren “boyuna”yı tercih etmesi anlaşılırdır. Hem de bir zamanlar taşrada olduğunu bize anlatabilmektedir. Bir taşla iki kuş. Şiirin devamını internette bulup okuyabilirsiniz. Ya da merak edip kitabını alabilirsiniz.


Cihat Duman


Bu yazı Kafkaokur'un Kasım 2019 sayısında neşredilmiştir. 

24 Ocak 2024 Çarşamba

Kuru Otlar Üstüne Üzerine

Yazarın notu: Okuyacağınız yazıda sürpriz bozacak bir yorum bulunmamaktadır.

İnsanlar roman okumayı bıraktılar. Film ve dizi izlemeye devam ediyorlar. 300 yıl evvel okuma yazma oranı azdı ama bilen herkesin elinde şimdiki telefonlara benzer ucuz romanlar vardı. Bunların arasında şimdilerde kanonda yer alan büyük eserler de yok değildi. Kitap (roman) okumayı bırakmak insanın hikâyeye verdiği değerin azaldığını gösterir. Bu yüzden hikâyeniz ne kadar güçlü ve orijinal olursa olsun Netflix insanların Serenay’ı dikizlemek istediğini bilir ve Serenay o ara meşgulse hikâyenizi filmleştirmez. Netflix, reklamcılar, pazarlamacılar, bankacılar her zaman yazarlardan, yönetmenlerden, senaristlerden kuvvetlidir. Ve zekidir. Ve ahlaklıdır. Mevsimi geldiğinde karpuz satarsın. Mevsimi bitince tezgâhta balık satmaya devam edersin. Böyle çok balıkçı olduğunu biliyorsunuzdur eğer dikkat bahşedilmiş şanslı bir piçseniz. Sinemada hikâye denince aklıma porno filmler geliyor. Siz olay görmek için meseleye dalıyorsunuz bir bakmışsınız arkadaşlar muhabbet ediyor. Siz altın vuruşa kadar en azından inandırıcı bir sebep olsun diye konu istiyorsunuz bir bakmışsınız olay başlamış. Konusuz dümdüz başlamış. Diyalog ve konu gibi şeyleri yerli yerinde kullanarak tartışabilmek için porno filmler adeta biçilmiş kaftandır. Yeterince boşluk varsa –ki muhakkak oluyor- hiçbir porno film başarısız sayılmaz. 

Nuri Bilge Ceylan’ın yönettiği son filmi Kuru Otlar Üstüne filmini izlerken artık karakteristik diyebileceğimiz uzun ve kitabi diyalogları hatırlayınca yukarıdaki gibi girmiş bulundum yazıya. Öncelikle bir olay yok filmde. Bu yüzden de diyaloglar var. Filmin konusu da var sayılmaz. Öce beğendiğim şeyleri kısaca sıralayayım sonra elbette bir konusu olan bu yazının devamını yazayım. Film, karakterler ve fizyonomileri bağlamında dünya sinemasında ilk beşe girebilecek bir film. Oyuncu seçimini kim yaptıysa muhakkak insanı bilen biri. Bu seçimi yapan kişinin ressam olmasını isterdim çünkü ressamlar çizgilerini, çizdiği kişilerin ruhlarıyla doldurabilen insanlardır. Filmin en dikkat çeken özelliği bu bence. Bunu araştırmıyorum, bakıp söylersiniz bana. Ve seçilen oyuncular çok iyi yönetilmiş. Ve sekanslar harika. Sinemadan beklenen hazzı taşıyor gözlere. Görüntü yönetmeni de hakkını veriyor aldığı paranın. Gelelim hikâyeye.

Doğudaki bir köyde iki öğretmenin ev arkadaşlığı mı anlatılıyor, bunların bir ya da iki (gerçekten de kaç öğrenci ile başları belada) kız öğrenci ile sorunları mı anlatılıyor, sonradan bacağını kaybetmiş bir kadının cinsel varoluş hikâyesi mi anlatılıyor ben tam anlamadım. Köy niye doğuda? Niye karlar altında. Bu bir değil, iki değil NBC kardan ne zaman bıkacak. Yani bu karlı coğrafyaların bu hikâyelere hizmeti nedir? Manzara fotoğrafçılığı sinemadan farklı bir şey değil mi? Sinema hareketli fotoğraf olduğu için temel fotoğraftan biraz uzaklaşmalı diye düşünüyorum. En azından siyah beyaz fotoğrafçılıktan biraz uzaklaşsın artık sinema. Renkli bir şeyler göstersin bize bu insta çağında. Ana karakter herkesle arası iyi olan narsist bir orospuçocuğu. Türkiye’de bunlardan tam 20 milyon adet erkek var. Ödüllü kadın karakter devrimci olduğu için bacağını kaybetmiş merhametli bir öğretmen. Ve bu karakterin ana karakterle bacağını kaybetmiş merhametli bir öğretmen olarak temasının hikayeye ne kattığı belli değil. Şöyle diyorum bak: Bu olay gerçekten yaşansaydı aynen böyle olurdu. Ve sanat aynen böyle olacak durumlarda olayı aynen böyle olmayacak bir yere çekecek yeterli gerekçeye sahip olan yapıdır. Sanat elbette hakikatin peşine düşmeli ama onu yakalamak istememelidir. Filmi izleyenler için söylemek gerekirse ben melodramı savunmuyorum ama kadın karaktere araba aldırmaktan daha fazlası yapılabilirdi. Ya da üçgen kurulan sahnede ciddi bir katharsise şartlar müsaitti. Bu kez de şok sineması taraftarı olduğum düşünülmesin. Arınma, seyirciyi doyurma meraklısı değilim. Sadece şunun olmasını istemiyorum: 3 saat film izletmek için tanzim edilen kurgusal iskelet her yan hikâyeciğin ağırlığını taşıyamıyor. Veteriner, haşarı Kürt, ampüte kadın, tayin, eğitimsen, atari oynayan jandarma komutanı. Öğrencilerin şikayeti milli eğitim yerine aha bu atarici komutana gitseydi o zaman görürdük şenliği. Bebek uyandı. Yarım saatte bu kadar yazabildim. Saygılar.            

11 Mayıs 2023 Perşembe

Ah Sait vah Faik

Aşağıdaki yazı şubat ayında yazıldı martta Kafkaokur'da çıktı. Bugün 11 Mayıs 2023. Zincirlikuyu Mezarlığı'nı gezerken aniden Sait'in mezarı ile karşılaştım. Gözüm ölüm tarihine ilişti: 11 Mayıs 1954. Çağırmış dedim. Üç dört aydır Sait'in kitaplarını okuyorum ve sona yaklaştım. Tüneldeki Çocuk kitabını özellikle beğendim. Bu fotoğrafı fotoğraf makineli telefonumu mermerin üzerine koyduğum bir kitaba dayayıp zaman ayarı ile çektim. 10 saniye poz vermek için kısa bir süre benim için. Sinirli çıkmışım. 

Nesne benim için uzun zamandır ölmüş edebiyatçılar. Onlara ulaşmaya çalışıyorum genelde. Rüyamda onlarla takılıyorum. Kitapçılarda, deneme ve anı raflarında geziniyorum. Siz komutanlardan mesela Napolyon’dan hoşlanırsınız. Belgesellerini izlersiniz bu komutanların. Mankenlerin resimlerine bakar yüzünüzü onlara benzetmeye çalışırsınız. Bilgisayar oyunları oynar, oyunlardaki karakterleri düşünürsünüz. Dizilerdeki karakterlerle özdeşleşirsiniz. Bir iyi bir kötü sunarlar size kötüyü kötüler, iyiyi iyilersiniz. Sosyal medya fenomenlerine özendiğiniz olur. Onların takipçi sayılarını arttırırsınız. İlk yüz zengini bilenleriniz, bütün holdingleri ve ortaklarını ezbere sayanlarınız vardır. Şehirdeki tüm mafya gruplarından haberdar olanlarınız var.

Bana göre bir edebiyatçının ölümü bir hissin ölümüdür. Sadece tek kişinin tattığı ve kimsenin tadamayacağı o hissi ararım evrakı metrukelerde. Etrafında tam bir tur atarım ve atmosfere salarım geri. Bu yüzden odamın duvarlarını şarkıcı resimleri süslemez. Siyasetçilerden, liderlerden, bürokratlardan ölü yazarları çok sevdiğim için tiksinirim. Benim de bir hisse sahip olduğumu, öldüğümde bu hissin serbest kalıp başkalarınca aranacağına inanırım. Ben bir ati namlısıyım. Şanlısıyım, şöhretlisiyim. Ben bir mazi amelesiyim. Lütfen bana geçmişin eşeği deyin. Ai, ai.

Yoga hocalarından, evliyalardan, psikologlardan, üfürükçülerden, aile büyüklerinden, berberlerden, taksi şoförlerinden hoşlanmam. Bunlar eksik söyler. Fakat ölmüş yazarların kitapları böyle midir? Hep doyurucudur. Benim biberonumdur. Yolumu kaybettiğimde onlardan beslenirim. Bu mevtalardan biri de Sait Faik Abasıyanık.

Sait, asla kustuğunu ikram etmez. Artıkları bağışlamayı da sevmez. Ekmeğinden bir parça alır, onu harikulade yer. Tat aldığı bellidir. Geri kalanını size verir. Siz ister onun yediği gibi yersiniz ister kendi adabınıza göre tüketirsiniz. Muhakkak bir lezzet bulaşmıştır ekmeğinize onun yiyişinden. Bundan faydalanmamak mümkün değildir. Sait fırın değildir. Bakkal değildir. Sofradadır. Görünür, kaybolur. Büyük parçayı ona kaptırmamak gerekir.

Yazmasam delirecektim ya da yazmasam çıldıracaktım veya yazmasaydım delirirdim diye hatırladığımız cümlenin geçtiği öykü bize Sait’le ilgili çok mühim bir ipucu verir. Öykü bir metafictiondur. Hiç bakmadan hatırladığım kadarıyla aktarayım: 3-5 tecrübeli balıkçı denize açılır geri dönerler. Yanlarına aldıkları ve ilk kez denize açılan genç adama hasılattan hisse vermeyince kahvedeki bir adam karşı çıkar. Genç sanırım bir yerde kahrolur, kahrolmuş gibi davranışlar sergiler. Kalkar, yavaş yavaş yürür ve gözden kaybolur. Anlatıcı (bu Sait’tir) yazmaya küsmüş biridir. Oturur olayı yazar ve finalde yazamasam deli olacaktım der. 

Sait bu öyküde yazmanın hırsla bağlantısından söz eder. Bu hırstan arınıp insanlar arasında bir insan olarak yaşamağın övgüsünü yapar. Otobiyografik bir sürü öğeyi metne katar. Sonra şöyle bitirir: “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”[1]

Hep bir röportajda yazar tafrası olarak algıladığımız bu cümle çok acı bir olaya yaslanmaktadır. Aslında şahit olunan birinin payını alamadığı için kahrolduğu bu vakada en doğru davranış bir değnek alıp altı yedi kişiye girişmek ve oradan hastanelik olarak çıkmak, sakat kalmaktır. Gelin görün ki yazarlar şiddet yanlısı insanlar değillerdir. Belki de korkaktırlar.

Sanatçı ve yazar psikolojisini inceleme alanı yapan psikanalistlerden Otto Rank[2] yazarları bir tür başarılı deli olarak tanımlamaya heveslidir. Düz deli, sinir hastası asla ve asla yazarak rahatlayamaz. Fakat dahi, gerçek sanatçı genel bastırmadan kaynaklanan enerji birikimini sanat yoluyla vücuttan atar. Konumuza gelirsek sopa kullanmayı göze alamayanlar ahşap kalem yontup yazmak zorundadırlar.

Yazmasam deli olacaktım, deli olmadığım için yazıyorum anlamına gelir mi peki? Başarılı bir deli olduğum için yazabiliyorum. İnsan dövemediğim için yazıyorum. Dayak yemekten korktuğum için yazıyorum. Hislerimi bastırdığım için yazıyorum. Bütün kötülüklerin müsebbibi olduğumu düşündüğüm için yazarak meşru hale getiriyorum bedenimi. Kendime bir mezar açıyorum. Ancak kendime açtığım bir mezarın boşluğu tutar bu hayatta beni. Aksi halde başkalarının kazdığı mezarlardan birine gömülürüm. Unutulurum.

Sait sizi kendinizle tanıştırır. Söyleyemediklerinde gizler şahsiyetini. Sait, bir şeyi örtmek için o şey dışındaki tüm örtüleri uçuşturur. İmgeleri bu yüzden çok tesirlidir. Sait Faik okuyorum bir aydır. Son 14 yılda sadece 3-4 kitabını okumamın sebebi hemen tüketmeme isteğimdi. Şimdi görüyorum ki yıllardır yanlış kaygılanmışım. Okundukça tüketilecek bir yazar değilmiş. Kendini doğuran, beni değiştiren bir özelliği var öykülerinin. En acayibi, hatalarını affettiren bir üsluba sahip yazarların başında geliyor. Bu sebeple kanalıma beğeni atmanızı, takipte kalmanızı ve Sait Faik’in Abasıyanık kitabını muhakkak okumanızı dilerim. Ve şunu sormak isterim: Bir marketin eşiğinde yaralı bir köpek görseniz cebinizdeki bütün parayı riske atıp onu veterinere mi götürürsünüz, görmezden mi gelirsiniz yoksa öyküsünü mü yazarsınız? Sait’in çoğu eserinde köpek vardır ama tamamı sağlıklıdır. Ona göre düşünelim. Sene 2023, aylardan şubat.   

Cihat Duman

 



[1] Abasıyanık, Bütün Eserleri 6, Bilgi Yayınları, Temmuz 2001

[2] Otto Rank, Sanat ve Sanatçı, Çev:Orhan Düz, Albaraka Yayınları, 2022


19 Nisan 2023 Çarşamba

Leyla'nın Kardeşleri

 

Leyla’nın Biraderleri bir “kardeşler” filmi. Bu kez Totem ve Tabu’daki korkunç sahne gerçekleşiyor, kardeşler birleşip babayı öldürüyor. Kardeşler, dramada yazara hazır bir ilişkiler kalıbı sunar; kardeşi olan herkesin empati yapacağı, karakterler arasındaki ilişkinin temelinin ve geçmişinin sorgulanmadığı, bu temel ve geçmişe zamanımızı harcamayan bir anlatı ya da atmosfer hediye eder. Freud’un Karamazov Kardeşler’e yazılmış en iyi roman demesi bu yüzden tesadüf değildir. Film sadece bir kardeşler filmi değil, yoksulluk filmi de. Yoksulun çaresizliğini anlatan bir film. Sadece yoksulların anlayacağı bir film. Çaresizlik bir karakter olmuş, heyula şeklinde dolaşıyor sahnelerde. Yoksulluk edebiyatı orta sınıf ve burjuvaya iyi gelir. Şatafatlı dizileri de en çok yoksullar izler. İki taraf simgesel uzamda çok iyi anlaşıyorlar demek.

Ben, yaşadığını ya da hâlihazırda yaşıyor olduğunu yoksulluk zanneden çok sanatçı gördüm. Yoksulluk, yokluk, sefillik, sefalet, fakirlik, miskinlik eş anlamlı kelimeler gibi gözükmelerine rağmen değişik değişik seviyededirler. Sanat dünyasında, başka hiçbir dünyada gözükmesi mümkün olmayan çok ilginç bir yoksulluk özentisi ve taklidi vardır. Yoksulluk adeta bir sanatçı hususiyeti olarak algılandığı için elinizi çarpsanız yoksula denk gelirsiniz. İstatistik verilerine göre açlık ve yoksulluk sınırı bellidir. Fakat bizim yönetmenlerimize, ressamlarımıza, şairlerimize, oyuncularımıza bakarsanız açlık sınırının altında orta sınıfa, yoksulluk çizgisinin üstünde karnı aç dolaşana denk gelebilirsiniz. Evi, arabası, yazlığı olduğu halde ortak masada hesap ödememeyi itiyat haline getirmişinden tutun da geçmişte baba evine çift maaş girdiği için kendini fakir sananına kadar değişiklik gösterir. Bu arkadaşlar yoksulluklarını, muayyen bir zenginlik seviyesine göre ölçtükleri için köşeyi döndüklerinin farkına asla varamıyorlar. Aslında yoksulluk açık ve nettir: Aç kalmak, damsız kalmak, çıplak kalmak ya da bu üç durum düzelse bile eski hale gelmekten sürekli ama delice korkmak yoksulluktur. Yoksulluk sanrısı kişinin cimrilik derecesine göre de değişir. Cimri, biliyorsunuz, insandan sayılmadığı için yaptığının sanat eseri sayılmasına imkân yoktur. Cimri, bokunu sever. Yani bebeklikten çıkamamıştır. Fakirlik bahsinde cimriler konu dışı. Herkesi cömert addedeceğiz.

Yoksulluğu bilen biri olarak Leyla’nın ailesinin yoksul olduğunu söyleyemeyeceğim. Çünkü evlerinde vitrin var. Tencere kaynıyor. Aynı odada yatsalar da başlarında dam var. Hatta biraz zorlayıp 5 kardeş birleşip bir tuvalet satın alabiliyorlar. En küçük kardeşin arabası bile var. Aile, aşiretteki diğer ailelere nazaran hazin vaziyette. Bu ise utanç yaratıyor. Soysuzlaştırıyor bu insanları. İstanbul’da bilhassa bazı göçmenlerin içinde bulunduğu durumla karşılaştırdığımıza filmdeki bu ailenin durumu oldukça iyi sayılabilir. Gidin bakın Adıyaman’ın köylerine. Arguvan’a. Hele şu depremden sonra Samandağ’a, Gölbaşı’na. Esenyurt’ta sadece dolaşım, sindirim ve boşaltım sistemi çalışmaya devam etsin diye tekstil atölyelerinde çoktan başlamış bir ölüm sürecini uzatan Suriyeliler var. Ayda 100 Dolar alıyorlar. Bir ulaşım bileti olmuş 7-8 lira, 10 lira akbil yüklemek için makineyi rahatsız eden yetişkin gördüm geçen gün. Kuştepe’de sıradan insanlar da çöplerden hurda toplamaya başlamış, 7-8 ay önce başörtülü bir teyze plastik su şişesini görünce geri dönüp aldı, çantasına koydu. Leyla’nın baba evi ülkenin şimdiki durumu ile kıyaslandığında bayağı bir zengin evine denk geliyor.

Fakat kavgaları tanıdım. Yedi sekiz, belki on kavga var film boyunca. Tamamı yoksul insan kavgası. Kardeşler birbirine giriyor, ebeveynlere saldırılıyor, babayı korumak için dayak yeniyor. Her vaka kavga ile sonuçlanıyor. Bu yönüyle bu film beni çocukluğumda izlediğim kavgalara götürdü. Ben hep o an konuşanın tarafını tutardım. Yoksulluk o insanları öyle bir pişirmişti ki söz ağızlarına çok yakışıyordu. Filmde de öyle. Çaresizlik Şişli Camii müştemilatında lokma dağıtır gibi haklılık dağıtıyor. Kavgalardan ziyade çaresizlik anlarında dermanın dizlerden çekilme anları var. Herkesin başına bir kere geliyor. Özellikle altın fiyatlarının yükselme sahnesinde kardeşlerden birinin çaresizlikten kusması unutulacak gibi değil.

Ben filme bir kadının ataerkil düzene karşı ettiği mücadele ekseninde bakamıyorum yukarıdaki ayrıntılardan dolayı. 5 kardeşin bir tuvaleti mülkiyet edinme umuduna sarılması sanatsal bir abartı olarak gelmiyorsa burada senaristin büyük bir sihirbazlığı var demektir. Dehanın ışığı aydınlatıyor fayansları, klozetleri. Liderlik koltuğuna oturmanın sevincini yaşayan zavallı bir ihtiyarı tam yemeğini yerken tahttan uzaklaştırmak tesadüf olamaz. Çünkü o ailenin seviyesi, sülale gözünde o kadardır. O sahne sülale gözü denen kamera ile çekilmiştir. Ve nihayet, bu taammüt o tokadı yapay kılmaz. O tokattan sonra Leyla’ya bağıran kardeşin önceki sahnelerde babaya bağırdığı için başka bir kardeş tarafından tartaklandığını unutmayalım. Tokadın hemen sonrası da ayarlanmış yani. Bu işlerde en serbest olan kardeşe göstertiliyor tepki. Çok iyi. İlk kavgalardan birinde bond çantanın içinden dökülen abur cuburları hiç söylemiyorum. Ve büyük kardeşin evden çaldığı yumurtaları not edelim. Hikâye böyle kilim gibi dokununca oyuncu seçimi, mekan, ışık, teknik vesairedeki bariz kusurlar silinip gidiyor.   

 

13 Nisan 2023 Perşembe

Saatleri Ayarlama Enstitüsü Oyunu Üzerine


Saatler Kolektif, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü sahneye taşıdı. 12 Nisan 2023 günü Maximum Uniq Hall’de ilk temsil gerçekleşti. Serkan Keskin tek kişilik bir performansla uyarlanan metni yüklendi. Sahnedeki ekrandan çekilen bazı sahneler sinema vasıtasıyla seyirciye aktarıldı. Yöneten ve uyarlayan ise Serdar Biliş. 120 dakika boyunca konuşmak gerçekten sıradan insanı oldukça zorlayacak bir eylem. Bu yönden Serkan Keskin’i tebrik etmek gerek. Dekor harikaydı. Işık ve müzik muhteşemdi.  

Saatleri Ayarlama Enstitüsü (SAE) birinci tekil anlatısını 4 kere okumuş biri olarak şimdiye kadar kitapta neler anlatıldığını tam olarak çözememiştim. Metnin verdiği okuma keyfi dışında bir şey hatırlamadığım için de ömrüm yettikçe okumaya devam edeceğim. Roman demiyorum çünkü bir olayın tanrı (olimpik) anlatıcı ile birinci tekil anlatıcı tarafından anlatılması aynı tür sayılamaz bana göre. Tiyatroda da böyle bir ayrımdan gelir. Bir olayın şiir, öykü, roman yoluyla anlatılması diegetik, sahnede diyaloglarla anlatılması mimetiktir. Bir olayı temsil etme yöntemi hayati bir meseledir. SAE, başka ülkede yazılsa şu an kanondaydı. Don Kişot, Tristram Shandy, Ulysses, Dava, Suç Ve Ceza gibi romanların yanına adı yazılacaktı. Bakın başka dilde yazılsa demedim, başka ülkede yazılsa dedim.

Bunu niye dedim. Dünkü performansta beni ikna etmeyen bir şeyler vardı. Bunu bulmak için bu sabah romanı yeniden karıştırdığımda eserin bir Atatürk eleştirisi olduğunu gördüm. Halit Ayarcı, batıda eğitim görmüş, doğuya inanmış (Hayri İrdal) ve doğu için bir saat ayar istasyonu (Cumhuriyet) kurmuş sonra büyük ye’se (alkole) kapılmış ve erkenden vefat etmiştir. Halit, gittikten sonra Cumhuriyet, Hayri’lerin başının belası olmuştur. Diğerleri, enstitüye rağmen diğerleri olarak kalmayı başarmış diğerleri bir parti biçiminde ortaya çıkmıştır. Diğer parti istasyonu tasfiye etmiştir. Sonra tasfiye edilmiştir. Böyle 100 yıl birbirlerini devire devire günümüze kadar gelmişlerdir. Gibi gibi. Bunları kitabın sonundaki şu cümlelerden anladım:

“Bugün bir milyon köylü çocuğunun kolunda bizim sattığımız oyuncak saatler var. Bu demektir ki büyüdükleri zaman Saatleme Bankamızın gösterdiği kolaylıklar sayesinde hepsi birer saat sahibi olacak. Hiçbir faydası olmasa başları sıkıldığı zaman rehine verebilecekleri veya satabilecekleri az çok para eder bir malları bulunacak demektir.”

29 Ocak 2023 Pazar

Kurak Günler

Bir Anadolu kasabasına tayini çıkan genç savcının iyi bir insan olma ihtimali rejim tarafından yok edilmiştir diyeceğim ama cümle çok yanlış olacak. Cümle, son on yılda elimize gelen metinlerdeki bariz hatalardan biri olan iki cümlenin yanlış kaynaştırılmasını ihtiva ediyor. Mezkûr genç savcının iyi bir insan olma ihtimali yoktur dedikten sonra çünkü demek gerekir, çünkü rejim iyi savcı yetiştiremez. Yok edilen ihtimal değildir yani, savcının kendisidir.  Emin Alper’in Kurak Günler’deki Emre karakteri (Selahattin Paşalı) bu anlamda tıpkı bu yazının girişindeki şovumun okura yaşattığı duygu gibi zorlama geldi birazcık.

Toplum, savcı adayına hukuk okuduğu günlerden itibaren savcı olunca istediği kişiyi evinden alabileceğini, asabileceğini, kesebileceğini öğütler. Hukuk öğrencisinin arkadaşları iğrenç bir rekabete girer onunla. Aile başka şarlatanlıklar peşine düşer. Savcılık sınavlarında ve mülakatlarında torpil ararken onurundan ve şerefinden edilir aday. Hukuk teorisi ile Ortadoğu pratiği arasında çatlak gördükçe omurga sorunları başlar. Bir süre sonra aldırır omurgalarını. Başsavcının, adalet bakanlığının, adliyeye gelen siyah gözlüklülerin emir eri olur.  Adliyedeki dalkavuklar zehirler hukukçu bireyi ve filmdeki gibi bir kasabaya düştüğünde (kasabalarda savcı olmaz, en az ilçe olması gerekir savcı atanması için) en azından maaşından olmamak ve daha iğrenç bir köye sürülmemek için polisle, suçlularla, belediye başkanlarıyla, hâkimlerle, askerle, jandarmayla, işbirlikçiliği yapar.

Günümüzde bir savcının, filmdeki gibi, “biz devleti temsil ediyoruz, yakışır mı bir savcıya böyle davranmak” şeklinde özetlenebilen sözleri sarf etmesi imkânsızdır. Emin Alper gibi bir yönetmenin, authorün burada bir karikatür çizdiği sonucunu çıkartacak çok sağlam bir delil var elimizde. Abluka’yı yazıp yöneten biri T.C.’de böyle bir savcı olamayacağını çok iyi bilir. Rejimin çoktan hukuk devleti olmaktan çıktığını, anayasadan kaynaklı ülküleri savunan bir tane bile memurun kalmadığından haberdardır. Bu anlamda savcı karakteri ütopik bir karakter. Bununla birlikte filmin avlanma, linç teşebbüsü, tecavüz ve benzeri sahneleri ürkütücü ve distopik.

Çok enteresandır, bu memlekette artık gerçekçi sinema yapmak neredeyse imkânsız. Çünkü gerçekler, kanun hükmünde kararnamelerle çelişiyor. Keyfi uygulamalar anayasadan üstün gözüküyor, kanunsuz emirler demiri kesiyor. Bu anlamda Alper’e getirilen karakterlerin karikatür olduğu eleştirisinin dibini boş hatta obruk buluyorum. Sanatta distopik denecek şeylerin gerçek haline geldiği, gerçeğin yasaklandığı, ülkü denen şeyin topyekûn bir ulus ya da halklar tarafından gülünç bulunduğu bir lağım çukurunda Emin Alper ne yapsın? Milliyetçilik kisvesine bürünmüş çıkarcılığın örgütlediği hücrelerden emir alıp suça bulaşan, kriminal kişilere suç ortaklığı eden bukalemun gibi ne idiği belirsiz, sabahtan akşama kadar elindeki telefonlarda takma isimlerle sosyal medyayı takip edip yamyamların duyarlarına göre siper alan savcılardan birini, filminde karakter olarak teşhir edip terör örgütü propagandasından, halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekten, bilumum oynar başlıklı suçtan hapse mi düşseydi?

Belediye başkanları kötüdür, oğulları daha kötüdür, hele bu oğullar avukatsa en berbatıdır, kasabaya su getirmenin daima ucuz bir yolu vardır, meraklı gazeteciler çok meraklı ve çok güzlüklüdür, halkın en güvenilir sözcüleri fare zehri hizmeti sunan çocuklardır, uyuşturucu hap hafıza kaybı yapar, idealist savcı melektir gibi birçok klişe bu filme hatayla doldurulmuş gibi gelmedi bana yani. İkna olmadım bunların sehven, toylukla yerleştirildiğine. Büyülü Gerçekçilik Hükmünde Metafornameler gibi algıladım açıkçası. Alper, elindeki klişelere ne uygun diyalogları, oyuncuları, oyunculukları, mekânları intihap etmiş. Ya oyunculardan biri ya da birkaçı, Haluk Bilginer, Tamer Karadağlı (belediye başkanının tohumluk oğlu rolüne nasıl yakışırdı), Ercan Kesal olsaydı. Gerçi Ercan Kesal’lık rol yoktu çok şükür. Hadi son şakam, belediye başkanı Settar Tanrıöğen olsaydı ne yapardık. Ya tecavüze uğrayan çingeneyi Cemre Ebüzziya canlandırsaydı (bu çok isabet etmedi ama siz ne dediğimi anladınız) nasıl atlatırdık yaşayacağımız travmayı.   

Anlatıda, kurmacada önemli olan hikâye değildir. Nasıl anlatıldığı da önemli değildir. Bu işlerde son yıllarda önemli olan tek şey: Neyi nasıl anlattığını eserde gizlemektir. Bu ancak ve ancak üslubun, içeriği akşam yemeğine çıkarmasıyla gerçekleşebilir. Filmin Özetini aşağıda paylaşıyorum.

*Çiçeği burnunda bir savcı olan Emre'nin tayini Yanıklar kasabasına çıkar. İşini büyük bir ciddiyetle yapmaya çalışan Emre, Belediye Başkanı Selim Bey ve kasaba halkı tarafından saygıyla karşılanır. Yer altı suyunun kullanılması çevre kurulları ve mahkemelerce yasaklanması kasabada ciddi bir sorun yaratır. Selim Bey de büyük borularla yer altı sularını kasabaya bağlayacak olan büyük projesini hayata geçirmeye çalışır. Ancak Selim, yerel bir gazete sahibi olan Murat başta olmak üzere ciddi bir muhalefetle karşı karşıya kalır. Murat, Emre'yi belediye başkanına karşı kışkırtmaya çalışsa da Emre olaylara temkinli yaklaşır. Kısa bir süre sonra yapılacak olan yerel seçimlerde taraf olmaktan kaçınmaya çalışan Emre, ona karşı yükselen sesler sonucu kendisini zor bir durumun içinde bulur. Çok geçmeden Emre, bir kısır döngü içine hapsolur.  

 

Cihat Duman, Kafkaokur Dergisi, Ocak 2023

 

 

9 Ocak 2023 Pazartesi

Aylaklık Üzerine Çok Mühim Bir Makale

Toplum ve edebiyat kamusu tarafından allanıp pullanıp önümüze getirilen tembellik, flanörlük, serserilik, bohemlik, şairanelik, edebiyat adamlığı olarak adlandırılan o tuhaf ve gülünç yaşam şekline bazı düşünürler nefretle yaklaşır. Hemen sizin yerinize internete giriyorum: Flanör (Fr. flâneur), 'aylak kent gezgini' anlamında kullanılan Fransızca kökenli kelime. Bu sözcük belirli bir karakteri yansıtır. Şehirde koşturan, çalışan diğer insanların aksine flanör, sakince sokakları dolaşır, gözlem yapar ve düşünür. Kalabalıklar içinde yalnız bir şekilde gezer. Herhangi bir amacı yoktur. Edebiyat kaynaklı flanör sözcüğü ile genellikle erkek bir karakter kastedilmekteydi. Bu sebeple daha sonra, kadınlar için kullanılan flâneuse (flanöz) kelimesi ortaya atıldı. Malum sitedeki bilgiler böyle çevrilmiş Türkçeye. Katılıyoruz. Derhal Walter Benjamin’in Pasajlar[1] eserine koşuyorum.

“Flâneur’ün kişiliğinde aydın, pazara çıkmıştır. Niyetinin pazarı görmek olduğunu söylerse de, aslında niyeti kendisine bir alıcı bulmaktır. Henüz koruyuculara sahip olduğu, ama pazarla da tanışmaya koyulduğu bu geçiş döneminde aydın, boheme olarak belirginleşir. Ekonomik konumunun belirsizliğine koşut olarak, politik işlevi de belirsizdir. Bu durum, hepsi de boheme çevresinden gelen meslekten komplocularda en çarpıcı biçimde dile gelir. Meslekten komplocuların ilk çalışma alanları ordudur; bu alan sonradan küçük burjuva kesimine, zaman zaman da işçi sınıfına kayar. Ancak bu kesim, asıl hasımlarını işçi sınıfının liderlerinde görür. Komünist Manifesto, bunların politik varlıklarına son verir. Baudelaire'in şiiri, gücünü bu kesimin başkaldırısındaki coşkuda bulur. Baudelaire, toplumdışıların safına katılır. Tek cinsel birlikteliğini de bir fahişeyle kurar.” (s.99)

Benjamin’in 100 yıl önceki yorumunu gönümüzde internette dolaşan şarlatanlara uyarlayabilir miyiz? Ya da birkaç delil daha topladıktan sonra mı düşünsek?

“Eğer pasajlar yapılmasaydı, Flâneur gibi dolaşmanın önem kazanması herhalde çok güç olurdu. 1852 tarihli ve resimli bir Paris rehberinde şu satırlar yer almaktadır: “Endüstriyel lüksün yeni sayılabilecek bir buluşu olan pasajlar, bina kitlelerinin arasından geçen, üstü camla örtülü, mermer kaplı geçitlerdir; bina sahipleri bu türlü spekülasyonlar konusunda aralarında uzlaşmaya varmışlardır. Işığı yukardan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dükkânlar yer almaktadır; böylece bu türden bir pasaj, kendi başına bir kent, küçük bir dünya demektir.” Flâneur'ün evi, işte bu dünyadır; Flâneur, gezmeye çıkanların ve tütün tiryakilerinin, her meslekten olanların “en sevdikleri yerin” vakanüvisine ve filozofuna kavuşmasını sağlar. Kendisi için ise aynı yer, belli bir sıkıntıya karşı, başka deyişle halinden memnun, gerici bir yönetimin sahtekâr bakışları altında kolayca filizlenebilen bir sıkıntıya karşı ilaç gibidir. Guys, Baudelaire’in alıntıladığı bir sözünde şöyle der: ‘Bir kalabalık içersinde sıkılabilen, aptalın tekidir. Evet, yineliyorum, bir aptaldır, hem de aşağı görülmesi gereken bir aptal.’ Pasajlar caddeyle İçmekân (Interieur) arası bir şeydir. Physiologie’lerin bir becerisinden söz etmek gerekirse eğer, bu, tefrikanın değeri daha önce anlaşılmış olan becerisidir; yani bulvarı İçmekâna dönüştürme becerisidir. Cadde, Flâneur için konuta dönüşür; sokaktaki adam, kendi dört duvarının arasında nasıl evinde olduğunu duyumsarsa, Flâneur de bina cepheleri arasında kendini evindeymiş gibi duyumsar. Onun gözünde emaye kaplı parlak firma tabelaları, aşağı yukarı bir burjuva salonundaki yağlıboya tablo gibi bir duvar süsüdür; duvarlar, not defterini dayadığı yazı masasıdır; gazete kulübeleri kitaplıklarıdır; cafe’lerin balkonları da, işini bitirdikten sonra eğilip sokağa baktığı cumbalardır. Yaşam bütün çokyönlülüğüyle, değişikliklerden yana bütün zenginliğiyle ancak kurşunî parke taşlarının arasında ve despotizmin oluşturduğu bir arka düzlemin önünde göverebilir - physiologie’lerin içinde yer aldığı yazılanların politik temeli, işte bu düşünceydi.” (s.131)

Günümüzde agoraya karşı taşınabilir bilgisayarlarını (mek, mekbuk) açarak çalışmış gibi yapan gazeteciler, dernekçiler, reklam ajanslarında çalışan şarkı yazarları ve Arjantinli yazar Piglia’nın dediği gibi kumpasçı, icatçı, tefsirci, ilahiyatçı, komplocu, kalpazan, dedektif kişiler; Hilmi Ziya Ülken’in dediği gibi cerrarlar, hülleciler, faziciler, yalancı şahitler vardır. Onları şehrin en kalabalık yerlerinde gözlemleyebilirsiniz. Her şeyden anlarlar ama birazcık. Her şeyden hoşlanırlar ama o şeylere ilgi duymazlar. Terry Eagleton’un briecoleur diye tanımladığı kişilerdir bunlar. Elinden her türlü ufak tefek iş gelen, her telden çalan kişi demek. Tahsin Yücel “yaptakçı” diyor. Yani ben.  

“Poe’va göre Flâneur, her şeyden önce kendini içinde bulunduğu toplumda tedirgin hisseden biridir. Bundan ötürü kalabalığı arar; kalabalık içersinde saklanmasının nedeni de, sözü edilen tedirginlik çıkış noktası alınarak aranabilir. Poe, asosyal ile Flâneur arasındaki ayrımı bilerek siler. Bir adam, bulunması güçleştiği ölçüde şüpheli konumuna girer. Anlatıcı, daha uzun sürecek bir takipten vazgeçerek vardığı sonucu şöyle özetler: ‘Bu yaşlı adam, suçun maddeleşmiş biçimidir, ruhudur, dedim kendi kendime. ‘O, yalnız kalamaz; o, kalabalığın adamıdır.’” (s.143)

Panik atağın tam tersi gibi duruyoruz biz flanörler. Antisosyalliğimiz çok derin ve gizli. Belki de psikiyatri bilimindeki anlamından tamamen bağımsız. Sinemadan, edebiyattan, siyasetten, inşaat yapmadan, kitaptan, arabadan, çimentodan anlıyoruz. Göstergebilimden, antropolojiden, psikanalizden, feminizimden, fenomenolojiden, tarihten, sanat tarihinden anlamakla kalmıyor beşeri ve fiziki coğrafyadan, kebaptan, saçtan sakaldan, köşe yazmaktan, kitap basmaktan da anlıyoruz. Anlaya anlaya mecal kalmıyor bedenimizde.

“Kalabalık, lanetlinin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplumdışı kılınmış olan insanın kullandığı en' yeni uyuşturucudur. Flâneur, kalabalık içersinde yaşayan bir terk edilmiş kişidir. Bu konumuyla, malın konumunu paylaşır. Kendisi, bu özelliğinin bilincinde değildir. Ama bu, içinde bulunduğu konumdan etkilenişini azaltmaz. Sözü edilen özellik, Flâneur’ü hedef olduğu pek çok aşağılanmayı unutturacak kadar mutlu kılan bir uyuşturucu gibi etki gösterir. Flâneurün kendini bıraktığı esriklik, müşteri akınına uğrayan malın esrikliğidir.” (s.149)

Müşteriler gelsin beğensin diye aforizma yazıyoruz internete. Sonra bizi beğensinler diye bir bahane üretip fotoğrafımızı paylaşıyoruz. Etimiz kemiğimiz beğendirmek yetmiyor bir mal olarak bize, kanımızı canımızı da beğensinler istiyoruz. Bebekken ilgisiz mi kalmışız neyiz? Bizi flanör olmaya iten şeyin ne olduğunu bile biliyoruz sanki. “19. yüzyıl, bilgin ile ikinci sınıf eleştiri yazarını zar zor birbirine eklemleyen bir kategori yaratmak zorunda kaldı: Edebiyat Adamı” der Eagleton. Eleştiri adamı, kültürün kadını, bilginin arısı, tanıtım insanı. Hastayız çok hastayız ve tedavi olmak istemiyoruz. Lanet olsun ki hastalıklarımızdan da biraz anlıyoruz. Hastalığından biraz anlamanın bir nevroz semptomu olduğu öğretilmiş. Anlamaktan utanıyoruz artık. İnşallah bunlar bir gitsin her şey düzelecek. Kant okuyacağız artık açlıktan. 

 

Cihat Duman



[1] Walter Benjamin, Pasajlar, YKY, Ocak 2020, İstanbul, Çev: Ahmet Cemal


Bizi Koparıyorlar


Galata Köprüsünü Boyayan Boyacılar

Ekonomik kriz dikkatimi bozguna uğrattığı için yazmak istediğim yazıları yazamıyorum sanırım. Akaryakıt fiyatları bir yılda beş katına çıkmış. Gıda üç katına çıkmış. Lokantalar kâğıt havludan tasarruf ediyor. Sabunluklara su basmışlar mekânlar. Çöpten yiyecek toplayan insan sayısı artmış. Kiralar aniden üç katına çıktı. İşçiye memura yapılan zam devede kulak kalmış oldu. Kitap fiyatları iki katına çıktı. 1 yılda oldu bunlar. 38 yaşına girdiğim şu günlerde daha evvel böyle bir şeyle karşılaşmamıştım. Akbil 3 katına çıktı. Dereden gelip Şişli’ye giden minibüs 2,25 iken 5,5 lira oldu. Apple müzik uygulaması zam yaptı ama unuttum ne kadar zam yaptığını. Belki de artık umursamıyorum. Bu işler para algısını tersyüz ettiği için hesaplamayı bıraktım. Vodafone şirketi 750 dakika, 1000 sms 5 gigabayt internet paketini 28 liradan 59 liraya çıkardı. Alt sınıftan olup da bir şekilde zimmet, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, istismar, şarlatanlık yapmayan kişinin rahat etme ihtimali yok. Eğer etrafınızda ekonomik krizden devleti sorumlu tutmayan ve ses çıkarmayan birileri varsa bunların namussuz olma ihtimali çok yüksektir. Bir şekilde yollarını buluyorlardır. Şikâyet etmek bir yana şakşakçılık yapmaya devam ediyorlardır. Bu tiplerin ar damarı çatlamış ve vatana ihanet süreçleri tamamlanmıştır.  Bizim mahallede fırınlar yarım ekmek satıyor. Sayı ile erik satan manav var. Uzun zamandır evin yakınlarındaki süpermarkette tek başıma alışveriş yapıyorum. Eve tek maaş girse kitap, sigara, çilek, karpuz, en iyi bebek bezini tercih etmek gibi lükslerden geri kalacaktık. Evine sadece asgari ücret giren insanları düşündüğümde boğulacak gibi oluyorum. Artık özel hastaneye gidemiyoruz. Devlet hastanelerinde de sıra gelmeyince muayene olmaktan vazgeçip eve dönüyoruz ikidir. Orhan Veli’nin yoksulluk temalı şiirlerini okuyorum da sanki bugün yazılmış gibi:


FESTİVAL

Ekmek karnesi tamam ya,

Kömür beyannamesi de verilmiş;

Düşünme artık parasızlığı;

Düşünme yapacağın yapıyı;

El tutar, ömür yeter;

Yarına Allah kerim;

Dayan hovarda gönlüm!


BEDAVA

Bedava yaşıyoruz, bedava;

Hava bedava, bulut bedava;

Dere tepe bedava;

Yağmur çamur bedava;

Otomobillerin dışı,

Sinamaların kapısı,

Camekânlar bedava;

Peynir ekmek değil ama

Acı su bedava;

Kelle fiyatına hürriyet,

Esirlik bedava;

Bedava yaşıyoruz, bedava

 

Afet günlerinde edebiyat yapılmıyor. Afet üzerine yazılmış şiirleri okumak daha iyi geliyor sanırım. Doğal olmayan afet. Komplo. Rezalet. Ölüm korkusundan daha beter bir korku ile toplumu hasta ediyorlar. Hastalar intihar ediyor. Başkalarına saldırıyor. Sehiv atışmaya, atışma tartışmaya, tartışma henüz kavga başlamamışken alçakça ve korkakça silah çekip ateşlemeye gidiyor. Adliyeler hangi dosyaya bakacaklarını şaşırmış durumda. Memurlar zaten bir şey kazanamadıkları için kaybedecek bir şeyleri olmadığını düşünüp işleri savsaklıyorlar. Ve buradan anlıyoruz ki kaybedecek tek şeyleri zaman. İtibar, terfi, kınama kimin umurunda. Özel sektörde parasını peşin verdiğimiz halde kimseye iş yaptıramıyoruz. İnsanlar durmak istiyor. Onların da zamandan başka kaybedecekleri bir şeyleri yok. Zamanı küçümsediğim sanılmasın bu yargılarımla. Zaman en büyük servettir. Fakat seçilmiş sayıda insan için bu böyledir. Ekseriyet için zaman, içinde canın sıkıldığı ve can rahat etsin diye okey oynandığı bir şey. Bu ekseriyetin zamanı istismar etmesine lafımız.

Düzyazıdan hiç hoşlanmıyorum. Düzyazıyı roman yazmak yahut kimsenin okumadığı eleştiriler kaleme alırken hissedebiliyorum. Şiir zaten düzyazıdan bağımsız bir şey olduğu için oraya girmeye gerek yok. En yaralayıcı tür bu. Gevezelik yapar gibi yazmak. Dümdüz olmak. Bu da bir kriz. Yaratıcılık kriz geçiriyor. Yaratıcılık berber seviyesine düştü. Hani şu kafa tasımızın, kaşımızın, çenemizin, alnımızın şekline bakmadan dükkanına gelen herkese “kafasındaki” tıraşı yapan zanaatkar. Ne kadar tarif edersek edelim sadece alıştığı ve becerebildiği modeli  yapan sümsükler. İşte reklamcılar, tasarımcılar, dizgiciler, marangozlar, güncel sanatçılar, ressamlar, sosyal medyacılar, kültürel web siteleri yazarları, romancılar böyle. Bir tek bunların imalat kalitesine zam gelmedi. Ucuzluğa devam ediyorlar. Şu düzende böyle kalmaya da mahkûm olacaklar. Olacağız yani. Kendimi oradan kurtarmış gibi olmayayım. 

Son iki yılda alıp okumadığım 200 kitap tespit ettim kitaplıkta. Hazır kitaba zam gelmişken şu zamsız olanlarından seçip okuyayım da zamlı kitap almak zorunda kalmayayım diyorum. Çok şükür ki aralarında bir tane bile roman, öykü kitabı yok. Sadece felsefe, antropoloji, psikanaliz ve şiir okuyorum. Dolayısı ile hazır kitap değerlenmişken en değerlilerinden okuma fırsatı elde edeceğim. Hazır bu konuya değinmişken roman ve öykü kitaplarına neden zam geldiğini anlamadım. Ankara’da oturup kira ödemek gibi bir şey değil mi romana öyküye fazladan para vermek? İstanbul dışında oturup bir de kira verenlere şaşırdığım gibi şaşırıyorum romana para verenlere. Onları okuduğunuz için yazarlar ve yayınevleri sizlere para vermeli diye düşünüyorum. Son verilere göre 12.000 adet kurmaca kitap basılmış 2021’de. Bunlardan sadece 10 tanesi kalacak 50 yıl sonrasına. Diğerleri kâğıttan uçaklara binip cennete gidecekler. 50 yıl öncesinden günümüze kalan 10 yazara selam ederek yazıya veda ediyorum. Beyoğlu’ndan bizim eve taksimetre 27 liradan 55 liraya çıkmış. Sadece 6 ayda iki üç posta halinde oldu bu zam. Şiir kitabımı 28 liradan satarken 64 liraya çıkarmıştım yılın başında. Sanırım 100 lira yapacağım haftaya.     

Kafkaokur Dergisi, Temmuz 2022

Cihat Duman

18 Ağustos 2022 Perşembe

Şiir Bayrağı

İçine küçük İskender’in gireceği delikten gözlerimi alıp sigara içerek aynı deliğe hüzünle bakan ses kanseri amcaya soruyorum: Ne zaman gelecekler? Tarih 4 Temmuz 2019. Kanserin hırpaladığı ses tellerinden “namaz bitince” titreşimini duyup gözlerimi kapıyorum. Hiçbir inancı yoktu. Hatta daha evvel bir cenaze töreninde, inançsız bir şairin ardından namaz kılınmaz, diye olay çıkarmıştı. “Hatırlar mısınız,” dedim, “İskender bir cenazede olay çıkarmıştı, ateist birinin ardından…” Hatırlamadı. “İskender değilse Can yücel de olabilir,” dedim. “Olabilir,” dedi. Olay çıkarabilecek şairler listesini taradım muhayyilemde, sayıları az. Yarım saat sonra kalabalık ve bir tabut geldi. Bir tahta diktiler toprağa. Baş harflerinin küçük harfle yazıldığı küçük İskender adını ilk defa dergi/kitap dışından bir yerde görüyorum, eciş bücüş. Dayanamadım, gözlüğün altından ağladım. Başımız sağ olsun. İki ay geçmiş üzerinden. Yazarlarla alakalı yazı serimin dördüncüsü için masaya oturduğumda cenaze töreninde vukuat çıkaran dayıya rast geldim aniden. Sevindim, hatta. Ne İskender ne de Can Yücel.

İlhan Şevket Aykut’un Kılıç Artığı kitabının girişinde kitabı hazırlayan Zeki Coşkun, intihar eden Aykut ile ilgili şu ilginç bilgiyi paylaşır: Sadece üç kişi ile uğurlanıyor: Cenaze giderlerini ve defterlerini emanet ettiği genç, gencin babası, grafik sanatçısı Mengü Ertel. Tabutun taşınmasına yardım eden dördüncü kişi cami cemaatinden bir yabancı… Cenazesi ramazanın ilk gününe rastlıyor. Namazı kıldıran hoca, “Ne mutlu böyle mübarek bir günde ölenlere ki, sorgusuz sualsiz cennete kabul edilecekler” sözüyle noktalıyor duasını. Oysa merhum, 1932’de ünlü düşünür Abdullah Cevdet’in cenazesinde neredeyse skandala yol açmış, “Namaz kılınmasın, bunu yapamazsınız ona, o bir ateist” diye haykırmış… Ve kendisi hoca icazetiyle cennete uğurlanıyor!  Takdiri ilahi bu olsa gerek. Bu arada, laf lafı açıyor, Abdullah Cevdet dedikleri kişi, görgü kuralları hakkındaki Fransızca kitabı çevirip Arap harfleriyle Türkçe (Osmanlıca) yayınladığı gün harf devrimi (1 Kasım 1928) olması sebebiyle kitabını çöp eden kişidir. Gerçekten de halkı bir gecede… Bu bilgiyi -eğer kurmaca değilse– üç dört sene önceki bir sergiden edinmiştim. Komiktir. Hiçbir yazarın başına gelmemelidir. Araştırabiliriz.

Eğer merak ettiysek İlhan Şevket Aykut’u biraz daha tanıtabilirim. Ben kendisini bir 10 sene evvel duymuş ve araştırmıştım. Hiç pişman saymam kendimi. Hatta yerimiz ve zamanımız kalırsa bir başka müntehir şair Beşir Fuat ile alakalı da malumat verebiliriz.  Onun da hayatı ve intiharı anlatmaya değerdir. Hatta ilk romanım Olay Beyoğlu’nda Geçiyor’da diyaloglara yedirerek okura tanıtmıştım. Tabiri caizse lokanta masalarına meze etmiştim, biraz pişman olmadım diyemem. Ne ise.

Aykut, 1907 yılında doğuyor, İstanbul Hukuk’u bitiriyor, iki yıl hâkimlik stajı yaptıktan sonra meslekten soğuyup öğretmen oluyor. Galatasaray Lisesi’nde muallimlik yaparken 1933 yılında Atatürk, okulu teftişe geliyor. İşte psikotik kırılma bu yıl gerçekleşiyor. Herkes ezile büzüle elini sıkarken Aykut dik bir şekilde, vakarla elini sıkıyor paşanın. Paşa, hocanın dersine girip “Hocam çocuklara bir soru da siz sorun,” deyince ortalık buz kesiyor. Hoca, içinde diktatör kelimesi geçen bir cümleden soru yapıp çocuklara yöneltiyor. O dönem paşanın sert önlemlerini (İstiklal Mahkemeleri, sert inkılaplar) dikta diye tanımlayan yerli ve yabancı kişiler de türediğinden hocanın buna vurgu yapmak istemiş olabileceğini düşünüyor paşanın danışmanları ve bürokratları. Ama Aykut’a göre bu böyle değildir. “Paşa benden rahatsız olsaydı yedi saat boyunca dersimde kalmaz, 13-14 fincan kahve içmezdi,” diyor. “Ama o yanındakiler yok mu, diye de ekliyor. Her şeyi yaparlar ve yaptılar da.” Az önce bahsettiğim Ahmet Cevdet’in cenazesindeki çıkışından sonra bu ikinci skandal Aykut’un kalan ömrünü etkileyecektir. Bu olaydan sonra hiç terfi almamakla beraber bir gün Yozgat’a sürüldüğü haberini alır. İstanbul âşığı Aykut, bu haberden sonra derhal memuriyetten istifa eder ve yeraltına çekilir. 55 yıllık inziva böylece başlamıştır.

Derhal çeşitli dilleri öğrenmeye başlar. Kimseye adresini söylememektedir. Bir ara on yıl boyunca dışarı bile çıkmaz. Çok sınırlı sayıda insan ile görüşmektedir. Bunların çoğu ressamdır ve konuşmanın konusu resim eleştirisidir. Eleştirileri dönemin sanatçıları tarafından hayranlıkla dinlenir. Eve gelir. Masraf olmasın diye makarnayı yağsız, salçasız hatta tuzsuz tüketir. Şiirlerini yazar ve erkenden uyur. Güneş doğmadan uyanıp yürüyüşe çıkar. Eğer spor yapmazsa hasta olacağını ve hastane masraflarını ödeyemeyeceği için de öleceğini düşünür. Önceleri yaşama fikri Aykut’a iyi gelmektedir. Ta ki 75 yaşına varıncaya dek. Sonrasında intihar edeceği 85. yaş gününe kadar bugün de ölmedim, eyvah ben yaşayacağım galiba der, yaşama korkusu çekmektedir. Nerede kalmıştık? Yürüyüş bitince eve gelir. Yatak ile somya arasına sıkıştırdığı kumaş pantolonunu giyer. Geceden kaynar su ile yıkayıp kuruttuğu beyaz gömleğini, fularını hazırlar, takar takıştırır ve çıkar. Kitapçılarda kredisi boldur. İngilizce ve Fransızca basılan gazeteler de dâhil olmak üzere okuyacaklarını ücretsiz alır, bir kenara geçip okur. Yanından yöresinden geçen herkesi polis zanneder. Bu fikre tahammülü azaldıkça tekrar eve geçer. Yakışıklıdır. Manitaları keser. Yakın arkadaşları ile yılda bir görüşür. Kimse nerede yaşadığını bilmez. Evine hep farklı sokaklardan ulaşmaktadır. Annesi ölür bir gün, ailesini de silmiştir hayatından. Kara haberi aldığı gün berbere gider. Tıraş olurken usul usul gözyaşı döker, berber niye ağladığını sormaz, tıraşa devam eder. Eve gelir ve annesine bir şiir yazar, sonra tüm şiirlerini elle kâğıtlara geçirdikten sonra Fransız Ulusal Kütüphanesi’ne gönderir. Dergilerde şiir yayımlamaz. Kitabı çıkmaz. Yazar, yazar, yazar ve birikince kütüphaneye gönderir. Bazen yılda bir görüştüğü arkadaşlarına okur şiirlerini, ama göstermez. Sanat eleştirilerini yazılı olarak yapması istenince “Türkçe şiir dilidir, düz yazı yazarak bu dile hakaret edemem,” der. Manyağın önde gidenidir. Evlenmez. Kadınlarla ilişkisi yoğun ama gizlidir. Bir kadını çok sever, öldükten sonra fotoğrafı kütüphanesinde bulunan bu kadının kim olduğu belli değildir. Bir gün 600 sayfalık Fransızca sözlüğü masasına koyar, “Her gün bir sayfa çevireceğim ve sözlük bitince yaşamıma son vereceğim,” der. 83 yaşının ortasındadır. Sigortası olmadığı için hiç hastalanmama hedefini tutturmuş fakat maalesef bu durum onun fazla yaşamasına sebebiyet vermiştir. Arkadaşlarının her ay aralarında topladığı cüzi bir parayı kabul etmek ağrısı artık nefes almasına mani olmaktadır. Sayfalar çevrildikçe kendisine güveni artmaktadır. Son kaldığı semtteki Yoğurtçu Parkı’na gider, 40 yaşındaki kadınla buluşur, onu sebepsiz yere terk eder. Artık hayatında sadece ev sahibi kalmıştır. İmzaladıkları kontratta iki yıllık kiranın peşin verildiği, kiracının ölmesi halinde ödenen paranın “iade” edilmeyeceği, ölüm halinde özel eşyaların da ev sahibine kalacağı yönünde maddeler vardır. Ne hazin. Mülksüzlerin tüm kontratları vasiyete benziyor demek. Sayfalar biter. Son sayfayı çevirir, okur, aniden yaşadığı bodrum katından üst kata çıkar. Ev sahibinin oğluna biraz para ve el yazısı ile yazdığı bir tomar şiir verir. “Şiirleri babana ver, parayı da benim cenaze masraflarına harca, artacak, artan para ile sevgilini iki kere yemeğe götür,” der. Çocuk afallar. Şaka zanneder. Aykut aşağı iner, iki kutu kalp ilacını bir şişe su ile birlikte… 84 yaşının son günü, ömrünün son günü olur. Sonrasını biliyorsunuz, cenazesine 3 kişi…

Günümüzde bazı sinirsel hastalıklara yakalanan kişilerin daha çok intihara meyilli olduğu iddia edilir. Hatta tüm intihar vakalarının bir hastalığa bağlandığı vakidir. Aykut paranoyaktır. İntihar kararının buna ne derece bağlı olduğunu bilemiyoruz. Üstelik işin içinde şiir de var. Günümüzde şiirin bir simge olduğunu müşahede ediyoruz. Simge, bayrak. O bayrağın altına girip kendini mutlu hisseden bir güruh var. Temsil edilmek istiyorlar. Evliliklerinden sıkılanlar yeni bir nikah, sürülerinden sıkılanlar yeni bir yığın, nevrozlarından çekenler yeni bir terapi peşindeler. Yazık olasıcalar. Ama Şevket o bayrağın altına sığınmamış, dolayısı ile diğer müntehir şairlerden biraz farklı bir konumda. Bayrak meselesini yine müntehir bir şair olan fakat kendini şiirle temsil ettirmeyen başka bir şair, Beşir Fuat üzerinden devam ettireceğiz.

5 Şubat 1887’de, Çağaloğlu’ndaki ahşap bir köşkün alt katında bulunan içi kitaplarla dolu olan çalışma odasında yakışıklı bir edebiyatçı çeşitli kişi ve kurumlara gönderilmek üzere intihar mektupları yazıyor. Bir kısmını ikindi vakti postaya vermiş bile. Bir ara gaz lambasının fitilini yukarı kaldırıp kaldırmamakta tereddüt ediyor. Fakat aynı tereddüttü tuvalete gitmek konusunda göstermiyor, gidiyor, ellerini yıkayıp masaya geri dönüyor. Sulandırdığı kokaini enjektör yardımıyla önce sol bilek atardamarının altına, sonra sağ bilek atardamarının altına şırınga ediyor. En son boynundaki aort atardamarına. Bir yandan da ölümün nasıl duygular yaşattığını kaydetmek için hazır ettiği kalemle kâğıda bir şeyler yazmaya başlıyor. Bir ara kapı çalınsa da gelen kişiye çalışması gerektiğini söyleyerek kapıyı açmıyor. Kokain ile uyuşturduğu bölgelerin altındaki damarları ustura ile kesip kanın akışını seyre koyuluyor. Kan akışını hızlandırmak için de ara ara kollarını sallamayı ihmal etmiyor bu arada. Başı masaya düşüyor. Sabah cesedini buluyorlar. Dönemin gazetesi Tarik’ten okuduğumuz kadarıyla ölürken yazdığı kelimeler şunlardan ibaret: “Ameliyatımı icra ettim, hiçbir ağrı duymadım. Kan aktıkça biraz sızlıyor. Kanım akarken baldızım aşağıya indi. Yazı yazıyorum, kapıyı kapadım diyerek geriye savdım. Bereket versin içeri girmedi. Bundan tatlı ölüm tasavvur edemiyorum. Kan aksın diye hiddetle kolumu kaldırdım. Baygınlık gelmeye başladı…”

Dünya tarihinde vuku bulmuş bu en korkunç ve iç karartıcı olayın faili Beşir Fuat’ın (32) dönemin ünlü aydını Ahmet Mithat Efendi’ye gönderdiği mektup ise edebiyat tarihinde günümüze gelen en garip metinlerden biridir. Yazar, burada şairlere ve şair meclislerine öylesine önyargı ile yaklaşıyor ki en meşhur intikam filmlerinde bile böyle sahnelere rastlamak mümkün değildir. Yazdığı mektuplarda intiharı ile ilgili çeşitli sebepler açıklayan ve yakınları tarafından da bazı nedenlere dayandırılan bu intiharın peşine düştüğümüzde, geçen yazıda İlhan Şevket Aykut bahsinde ele aldığımız temsil meselesine varırız. Fuat da Aykut gibi bir şeylerin kendisini temsil etmesini istememiştir, temsil olmuştur. Açalım.

Ahmet Mithat’a yazdığı mektupta na’şının kadavra yapılması, son yazıları ile ilgili matbaaya uyarı ve intihar sebeplerinin yanı sıra şairleri hedef alan acayip cümleleri vardır. Burada adeta şairleri hedef alarak şiir kamusuna hatta söyleyelim edebiyat ortamına resmi bir saldırı gerçekleştirilmiştir. Fuat evvela intihar ederek polemiklerden kaçtığı iddia edilmesin diye son polemiklere cevap verebilmek için intiharını bir hafta geciktirdiğini yazmıştır. Bu ciddi bir önyargıdır. Dönemin şairleri ile girdiği estetik tartışmalarda daha pozitivist bir taraftan yaklaştığı için sözüne itimat edilmemiştir. Bunu kafaya takan Fuat ise çeşitli bilimlerden getirdiği örneklerle edebi tartışmaların kalitesini arttırmıştır. Yine anlaşılmayınca kendisini bu “cahillerin” ortasında oldukça yalnız hissetmiştir. Mektubun dikkat çeken başka bir yönü de bilimsel makale yazmanın şairlerin kafiye ve vezin ile yaptıklarından daha zor bir iş olduğunu iddia ederek onları basitlikle suçlaması. Yetmemiş olacak ki en son şu sözlerle şairlerin olabildiğince ödlek kişiler olduğunu belirtmiş: “Damar kesmede her zaman damarı sıkıca tutarak yaşamı koruyabilmek mümkün olduğu halde kendimi öldürme azmimden dönmeyeceğim. Şairler sözle pek çok kahramanlık satarlar; fakat fiiliyata gelince böyle bir metanet göstereceklerinden pek emin değilim. Çünkü şu intihar, beyne bir tabanca sıkmak, kendini asmak veya suya atılmak gibi değildir. Onlara bir kere teşebbüs edince onu men etme tercihi elden gider.”  Rahmetli Fuat’ın bu satırlarda iyice ergenleştiğini görmemek mümkün değil. Fakat yine de tavırdır bu. Ölümü aracılığı ile karikatürize olmuş şiir ortamına bir mesaj vermek bile büyüklük emaresidir diyoruz.

Mektubun üslubu da oldukça serttir, şiirsel demiyorum sert diyorum. Şiirsel kelimesi artık oldukça salya sümük bir kelime gibi geliyor bana. Mektup, “Mezardan bir seda!” diye başlıyor. Yani kendimizi zavallı Ahmet Mithat’ın yerine koyduğumuzda ölen birinin mezardan yükselen sesini duymamak mümkün değil adeta. Mektup ilerleyip, yukarıda bahsettiğimiz yerleri geçtikten sonra kendini nasıl öldüreceği bahsine geliyor. Giriş paragrafında bahsettiğimiz damar kesme ve sair şeyleri uzun uzun anlatıyor ve şunu ekliyor: Âdeta bu fikri, yaz gelirse Kağıthane’ye gideceğim gibi telakki ettim. Dehşetengiz planını böyle basit bir vakaya indirgemesi tüyler ürperticidir.

Konu iyice dağılıyor, bu mesele ile uğraşırken yaşananları tahayyül etmem bir yazar olarak beni de etkiliyor. Fakat yazılarımı, ritim bozulmasın diye tek seferde yazmaya çalışmam beni bu yazıda tutmaktadır. Öncelikle intiharı düşünelim. Bir bilincin yarılması, geçici kaybı mümkündür. Bilinci yarılan kişilere deli deriz. Trafik kazasında kafası giden birine de yaralı/ komada/ durumu kötü deriz. Fakat bilincin kendini yok etmesi doğaya aykırı bir durumdur. İnsan denen bilinçli hayvan yaşamını devam ettirecek makinelerle doldurulmuştur. Buna dürtü deriz. Hatta yaşama dürtüsü ölüm korkusunu bile doğurmuştur. İnsanın en büyük korkusu ölmektir. Bu sebeple insanın telef-i nefsi yani kendini telef etmesi eli ayağı olmayan bir masaüstü bilgisayarın kendi fişini çekebilmesi gibidir. Bu sebeple uzmanlar genellikle sinirsel bir hastalığın neticesi olarak değerlendirirler intiharı. Kısacası bir zayıflık olarak görürler. Ne dersek diyelim bir kişinin böyle bir şeye karar verip bunu uygulamaya koyması gerçekten hayranlık uyandıracak bir şeydir. İçten içe merhumun cüretini takdir ederiz. Hele arkasında iyi bir şeyler bırakmışsa o şeylere sahip çıkarız. Beşir Fuat ve İlhan Şevket Aykut hiçbir şey söylemeden, aniden kendilerini öldürselerdi benim umurumda bile olmazdı intiharları. Çünkü 2013 yılında kendisini Galata Kulesi’nden atan bir gencin yerdeki kırık anahtarlıklarının ve kanının bir çöpçü tarafından süpürüldüğünü gördüm. O gün bugündür intiharın bir kepazelik olduğunu düşünüyorum. Ama bu edipler toplumun dışına intihar yöntemiyle çıkmayı çok önceden planlamışlar. Kendi bulundukları edebiyat camiasının gerçekten bir huzur evi, aşevi, tımarhane olduğunu anlamışlar. Bunu da yazılarında belirtmişler. Bu ediplere “bipolardır, ne yapsa yeridir” deyip geçemiyoruz. Düz insana acıdığımız gibi acıyamıyoruz da.  Eylemleri, pimi çekilmiş bir bomba gibi kalıyor elimizde. Bizdeyken patlamasın diye diğerine atıyoruz galiba.

Neticede, intihar mektubundan şunu anlıyoruz. Şairin annesi şizofren. Şair araştırıp bu sinirsel durumun genetik olduğunu öğreniyor. Bu arada bu korkuyu yenmek için eğlence hayatına dalıyor. Ne kadar eğlenirse aklını ok adar muhafaza edeceğini düşünüyor. Bu dünyadan bir kişiyi bataktan kurtarıyor. Ondan çocuğu oluyor. Bu durumu karısından gizliyor. Fakat eğlence hayatına ara vermediği için serveti eriyor şairin. Hesaplamalarına göre böyle devam ederse bir yıl sonra beş parasız kalacağını hesaplıyor. Eğer eğlenmez ise delirecek. Eğlenirse de fakirlikten kepaze olacak. Karısını, metresini ve bunlardan olan çocukları bırakmak da vicdani gelmiyor. Eğer intihar ederse kalan mal varlığı ile bu kişilerin hayatlarını idame ettireceklerini tasarlıyor. Mesele bu. Süslemeden anlattım. Süsü ise yukarıda idi, hatırlayalım: Şairler tartışmalardan kaçmak için intihar ettiğimi düşünmesinler diye bu mektubu yazıyorum.

 

Cihat Duman, Kafkaokur Eylül 2019, Ekim 2019    

 

 

 

 

18 Temmuz 2022 Pazartesi

Ucubenin Genç Şair Olarak Portresi

Kendilerini yeni kuşak olarak lanse etmeseler de son on yılda gelişen gençlerde kendi çağlarının kaygı ve kurallarını edebiyatın sert ve teamüle dayalı yasalarına dayatma çabaları var. Edebiyat ortamı, ötesi ve sonu olmayan, bildikçe kendini ifşa eden, dili, kendine ait tarihi, arşivi olan bir şeydir. Edebiyat kamusunun nüfusu okudukça artar. Sabit değildir. Ve zaman geçtikçe yeni kişiler eklenecektir. Lovebombing, bodyshaming, ifşa, teşhir, tutuklama, sürgün, cancel gibi ergence ve gülünç suçlamalar ve cezalar bu ortamda bir şey ifade etmez. Etmedi de. Atatürk Refik Halid'i ülkeye geri çağırdı yani. Nazım Hikmet’e iade-i itibar yapıldı. Devlet, millet, anane, ergenler ve başka şeyler bu akışı değiştiremez. Edebiyat dünyasına mesela feminizmin kaideleri ile gelip bir suçlama yapılması, yapanın görgüsü hakkında fikir vermekten başka bir şeye yaramaz. Bir gericinin gelip “kuran dışına kitap yazmak şirktir” demesi gibi komik argümanlar edebiyatın ancak malzemesi olabilir. Bunu bi kere iyi bellememiz gerekiyor. Hele de gençlerin gözleri dört açması şart.     

10 yıl önce genç hayranlarımdan bahisle “takma peşine bunları bak zarar verirler sana” dediğinde Yavuz Türk’ü anlamamış fakat tavsiyesini hayata geçirebilmiştim. Şarlatanların sadece içkici, çaycı, sakallı, yaşlı şairler arasından çıkmadığını, gençlerin daha yamyam olduğunu, abilik yapmanın alçakça bir şey olduğunu, usta çırak ilişkisinin böyle bir şey olmadığını sakin sakin anlatmış, maduniyetsiz, serbest, eşit ilişkilerin kalitesinden bahsetmişti. Epey de bir hakaret etmişti açıkçası.

O zamanlar insan ruhu üzerine derin okumalar yapmadığım için henüz bilmiyordum bu tuhaf kişiliklerin aslında bir persona değil de nevrotik olduklarını. Ağır hasta, bakıma muhtaç, ailelerin ortaya attığı talihsizlerdi kendilerine genç şair dediğimiz tipler. Protest intiharlar, sevda skandalları, borç istemeler, uyuşturucu müptelalığı, vesaire vesarie ne kadar ergenlik varsa gençlerdeydi. Safi rüzgâr ve safi masraf. Ben 28 yaşındayken kim olduklarını şimdi unuttuğum mezkur tiplerin yaşları 18 ile 25 arasında değişiyordu. Dergi çıkardığımız için tanınıyorduk. Sinerjimizden faydalanmak istiyorlardı sanırım. Ben belli bir seviyeden sonra yüzümü agoraya döndüğüm için ünlü sayılıyordum. Sosyal medyayı etkin kullanıyordum. Blog tutuyordum dergi çıkarmanın yanı sıra. Gece hayatına meraklıydım. Bu veçheden de bir cazibem vardı.

Önce düzyazı ve eleştiri yazmayı azalttım sonra yavaş yavaş ayrıldım dergilerden. Ne hikmetse hastalığın her dokuya yayıldığını görebilecek ferasete sahiptim. Meğer patolojik narsizm edebiyatı yöneten biricik muammaydı. Edebiyat bu hastalığa yakalanmış tiplerin afyonuydu. Sümsük, toplumdan ve aileden dışlanmış, parasını harcamasını bilmeyecek kadar andaval, varlık içinde yokluk çeken, evlat ve kardeş hasretiyle tutuşmuş, babalık/ abilik hatta annelik etmek isteyen bir yığın embesil, fevkalade karaktersiz şarlatanın arasındaydık. Artist sayısı çok azdı. Kibre hasret kalmıştık.  

Özellikle bir nimet gibi yetişen gezi isyanı ve darbeden sonra etrafım güzelce budandı. Bir kısım gereksizi de yazılarımla hedef gösterip infaz ettim. Saygısız, terbiyesiz, üslupsuz bir edebiyat kişiliğine bürünerek korunmaya çalıştım. Gündelik hayatta belirli arkadaşlarla buluşup sosyal hayvanlığımı yaşadım tabii. İnternet dünyasında tanımadığım kişilerle yazışmayı 2012’de her kim olursa olsun –iş ilişkisi harici– yeni arkadaş edinmeyi 2016-2017 gibi bıraktım. Etrafımı sabitledim. Kötü günlerinde yanında olacağım, iyi günlerinde kutlama yapacağım kişileri belirledim. Edebiyat dünyasında korku ile karışık saygı, tiksinti ile bulanmış korku besleniyordu bana karşı. Biraz yetenekli olduğum için de örgütlenip fişimi çekmeye kıyamıyorlardı.

Maalesef bütün arkadaşlarım kendilerini ruhsal vebadan koruyamadılar. Kimi yeni dergiler kurdu, kimi yayınevlerine yönetici oldu. Abilik ablalık yolunda şahsiyetlerinden tavizler vermeye başladılar. Gençleri maddi ve manevi olarak kullandılar. Grubun alfası oldular. Herkesi ve her şeyi övdüler. Siyasilerin topluluktan bir bebeği kucaklayıp öpmesinin maymun toplumunda alfanın bir davranışı olduğunu öğrendiğimde kitabı yeni çıkmış bir gence yağdırılan övgüleri yerli yerine oturtalı çok olduğu için böyle kutlamalarda muz soyup ekrana bakıyordum. Nesebin devamı endişesi vardı yaşlı edebiyatçılarda. Soyları devam etmeliydi. Buna mukabil bir piçlik, onun bunun çocukluğu sanrısı vardı gençlerde. Birbirlerini kolayca buluyorlardı. Seyir zevki yüksek bir belgeseldi.

Biz bu belgesele seyirci kaldığımızı düşünüyorduk steril arkadaşlarla. Buluşup telefonlarımızdan birbirimize tweetler okutup gülüyorduk. Ateş bize hiç sıçramaz zannediyorduk. Yanıldığımızı anlamakta gecikmedik maalesef. Eski dostlar, adam sızdırmıştı içimize. Bunları çeşitli komplolarla, desiselerle geldikleri yere gönderdik çok şükür. Eski dostları da işaretleyip, böcekleştirip bir süre daha korunduk. Buluşma ve toplanma öncesi “yanında kimse olmasın” uyarıları gırla gitti partilerde. Bu önlemlere güvenip kurtulduğumuzu sandık ama ne çare? Bu kere başka dostlar aramıza insan sızdırmaya başladı.

Bu insanlar önce toplu resimlerde (fotoğraflarda) dostların negatifine sızdı sonra bizim masalarımıza. Bu yeni kişiler eskileri gibi değildi. Komplo kurup kovamazdık. Çünkü bu çocuklarda ar damarı yoktu. Elimizde enjektörlerle damar aradık aylarca. Bulamadık. Bunlar sosyal medyanın çocuklarıydı. Zır cahildiler. Yıkama yağlama mekanizmaları çok yeni olduğu için çökertecek yazılımı geliştiremedik. Çocuklar babadan oğula nesilmişçesine aynı şekilde önce edebiyat dünyasına sonra bizim sistemimize giriyorlardı. Siyasi örgütlerin kof, bunların üyelerine karşı kendi benliklerinin zayıf olduklarını keşfetmişlerdi. Sivil toplumunsa riyakârlığı arşa çıkmıştı. Mektep arkadaşları sıkıcıydı. Akrabalar faşistti. Özneyi çalıştırmanın tek yolu sanat dünyasıydı. Yani Freud'un deyişiyle süblimasyon. 

Sanat dünyasında yeteneksizliğin, hiç açılmamış sezginin, kapalı dimağın, hissizliğin, duygusuzlığun, cahilliğin örtülerek 2 ayda usta olunabilecek tek alan şiirdi, biraz da öyküydü. Müzik, oyunculuk, resim (çağdaş olmayan), dans ve benzeri ciddi sanat dalları en az 3-4 yıl idman isterdi. Eğitim belki bir ömür sürerdi. Yeteneksiz en erken beşinci altıncı yıl ayrılırdı bu belalı sanatlardan. Bir marangoz çırağı kalfa olmak için yıllarca çalışır kendini geliştirirdi. Zanaat bile yıllarınızı talep ederken şairlik en geç 90 günde tescil edilebilen bir şeydi.

İşte bu anasız babasız çocuklar kulübe kabul edilme arayışlarında bizim dostlarımızdaki en iğrenç zaafı yakaladılar: Pohpohlanmak. Övgüye, senaya aç mıdırlar bu bizim yaşlı dostlarımız peki? Değillerdir. Ömürlerince yüzlerine yapılan methiyeler, kendilerine adanan şiirler, haklarınca çıkan tanıtım yazıları belki 100’ü aşmıştır. Onlar da o yollardan geçmişlerdir. Fakat doymamışlardır. Gözleri aç kalmıştır. Hırs kalplerini mühürlemiştir. Mühürlü kalp, o olmayan beyinlerine kan gönderemediği için beyinleri de çürümüştür. Zekâ, gıdasız kalmıştır. Bu cılız, meflûç zekâ ile ancak birinci tekilden ikinci tekile hitap eden lirik şiirler, manzumeler, yıllarca yapılanı tekrardan ibaret, paçavralar yazabilirler. Ha, bir de bu zekâsızlık dalkavuğa direnci düşürür. Dalkavuğu fark etse de mukavemet edemez. Dümen suyuna kapılır. Daha doğrusu dümeni yutar.

Bu zekâsız, sevimsiz dost, dalkavuğuyla fotoğraf çeker, etiketlenir, diğer zekâsızlar bunu beğenir, diğer dalkavuklar da bu dalkavuğa ulaşır ve kendilerini zekâsızla tanıştırmalarını ister, dalkavuk ödül maması karşılığında (yazdığı bir şiiri kötülememe diyelim) bu isteği kabul eder. Bu kez masada öteki zekâsız vardır. Bu masa her zaman somut bir masa olmayabilir. Sosyal medya mecraları da masa sayılır. Zekâsızlar dalkavuklar karşısında rekabete girerek şarlatan mertebesine yükselir. Olmayan bir şeyi satmaya başlarlar genç dalkavuklara.

Ödüller, dergiler, internet dergileri, olmayan itibar, yalan prestij ve bilmem ne bela şeyler libidinal bir sinerji yaratır. Böylece bir kişi iki ayda ilk şiirini bir şekilde neşreder. Bu şiiri internette bir iki gün şiir okuması/ araştırması yaparak oluşturur. Kısmen daha deneyimli dalkavukların kısmen sahte abilerinin metinlerinden kolaj da yapabilir. Kimse bunları uyarmaz. Kimse metinlerine çeki düzen vermesini istemez. Düzyazıdan bile hallice olmayan eciş bücüş korkunç metinler şiir olarak kabul edilir. Söylem kopyadır. Duygu yerine retorik boca edilmiştir. Ahengin a’sını (A’sını olmalıydı) bulamazsınız. Bilinçdışı zerre çalıştırılmaz ve şiir diliyle tepkimeye sokulmaz. Bayat kelimeler seçilir ve kopya söylemin üzerine retorik sosuyla servis edilir.  

Aksi halde karşı çıkanın şiiri de tartışmaya açılacağından herkes bu konuda konsensüse varmıştır çoktan.  Derhal 50 samimi arkadaşı olur. Bir adet özne ve 50 kişilik toplum. Yukarıda dedim ya özneyi çalıştırmanın tek yolu şiir ortamı diye. Bir dize paylaşırsınız 50 kişi, bir kişiye cevap yazarsınız 50 kişi. Hep beğenirler. Türkiye’de fevkalade çalışan tek örgüttür dalkavuklar ve embesiller derneği. Herkes herkesin can dostudur, herkes herkesle dertleşir, herkesin her gece saatlerce yazışacak şeyi olur. Ve herkes yıl dolmadan şiir kitabı çıkarır.

Bu, dalkavukluğun reddinin ve patolojik narsisizmin başladığı yerdir. Bu yazıyı bu tehlikeli ve hepimizi yaralayan merhale için yazıyorum. Kişi hak etmediği bir alakayı toplamaya çalıştığını fark edemez en başta. Ergen narsist, kitabın linkini tepeye sabitledikten sonra günümüz ile Şeyh Galip arasındaki zincire dahil olur . Son 17 yılın (17 yaşındadır çünkü) en iyi şairi, Turgut Uyar, Edip Cansever, Orhan Veli, Nazım Hikmet, Can Yücel (Tevfik Fikret’i hiç duymadığı için buraya sonradan aklına gelen Yücel’i koymuştur) vardır dünyada başkası yalandır. Biraz da Fransız şairler tabii.

Dalkavukluktan ve sırık hamallığından megalomanlığa terfi eden özne doymaz. Diğer soytarılardan daha özel muameleye tabi tutulmak ister ve hemen dijital bir dergi kurar kıt tasarım bilgisiyle. Matbu iş yapacak kadar kabiliyeti ve yüreği yoktur. İşin doğrusu aç köpek olduğu için o taraklarda bezi olmaz. Poetikasız, duruşsuz, kısa satırları enter ile ayırmak suretiyle alt alta yazabilen herkese açık olan dijital günah mecraları işletilir. Bir tane bile düz yazı bulunamaz buralarda. Şahısların herhangi bir mevzu hakkında muhakeme kabiliyetleri yoktur. Estetik üzerine bir saniye bile düşünmemişlerdir. Bunların hepsi zekâdan muaftır. Zekâyı yücelttiğimi sanıp geri zekâlılara bodyshaming yaptığımı düşünecektir bu embesiller. Sanatçıya has özel bir zekâdan bahsettiğimi anlayan anlayacaktır.

Ve bizden şiir isterler. Vermeyiz. Israr edilince telif isteriz. Telifi duyunca sıvışırlar. Başka zaman aniden masamıza oturmak isterler. Kibar olduğumuz için kabul ederiz, dan dun konuşup bizi rahatsız ederler. Seviyeyi düşürmeye çalışırlar. Hazin vaziyetlerini susarak kapatmaya çalışanları hiç görülmemiştir. Çünkü bu sırık hamallarının kitabı çıkmıştır bir kere. Bizle eşit olduklarını sanarlar. O histerik dostlarımız bunları doğurup doğurup takipçi listemize, yayınevimize, kitap lansmanlarımıza, partilerimize, imza günlerimize, masalarımıza, takıldığımız barlara, yazdığımız dergilere salmışlardır.

Hele bunların bir yayınevi çatısında genel bir kifayetsiz muhterisin altında toplanmaları son yılların en acıklı vakalarından değil midir? Düzenledikleri imza gününe ait fotoğraflarda tek bir sivile rastlanmaz. Dostlar alışverişte görsün usulü, kitabı çıkanlar, kitaplarının çıkmasını bekleyenler ve editörler doldurur kadrajı. Sevgilileri bile yoktur. Herkes şairdir. Sonra birbirlerine girerler ama herkese açık dijital ortamda yaşayarak bundan da ilgi devşirmek isterler. Birbirleriyle internetten tanışmış olmaktan utanmazlar fakat bu çirkin tanışmanın sonuçlarına kırılırlar. Yüz yüze hiç görüşmeden internetten cinsellik yaşayanları, kişisel ve sıradan krizleri abartanları, bilmem hangi antin kuntin oluşumun İngilizce kurallarını edebiyata dayatmaya çalışanları görülür. Her boku bunlar bilirler. Her bokun en iyisini bunlar bilirler. Kitap satış sitesinde binlerce kitaba tek kelimelik yorumlar yazarak görünürlük sağlamaya çalışan IQ abidesi lağım faresine bile rastlanmıştır. Sonra yazdıklarını silerler. 5-10 etkileşim alınmıştır çünkü. Barışıp barışmadıklarını anlayamazsınız. Çünkü barış, taraflar arasında olan bir şeydir. Tıpkı savaş gibi. Oysa bunlar sadece altlarındaki bezleri çıkarıp kendi boklarıyla oynamışlardır. Boncuk bile bulamamışlardır.    

Önce edebiyat dünyasına sonra bizim sisteme giriyorlar demiştik yukarıda. Sistemimize girmelerinde kusurlu muyuz yoksa basit bir güncelleme arızası mı var bilemiyorum. Bu parazitlerin sistemimize girmelerinin sebebi bilinmek istememiz ve virüsleri yaratmış olmamız mı? Gizli bir hazine miydik sistem olarak? Sanırım sadece kibardık. Kibirli gözükmek istemiyorduk dahası. Bir de işlerin bu derece ciddiye bineceğini tahmin edemediğimiz için sınırı esnek hale getirmiştik. Dostlar azaldı. Hepsi abi, baba oldu. Şimdi sistem de tehlikede. Bizi tüketmeye çalışıyor tahtakuruları. Yolları, köşelerin başlarını, kapakları, matbaaları, sanatsal kaygıları, aşkı ve diğer önemli şeyleri tutmuş arkadaşlarıma, sistemdaşlarıma yalvarmak istiyorum: Beni mapusa, kendinizi mezara götürecek hamleler yapmayın. Rahatımızı bozmayın. Filtreleri çalıştırın. Herkesi başımıza bela etmeyin. Namuslu kalın. Olgun olgun takılalım lütfen.          

 

Cihat Duman               


Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...