Bu Blogda Ara

8 Nisan 2011 Cuma

Buz Sesi – Le Bruit Des Glaçons

Tipik halüsinasyon filmlerini andırsa da Buz Sesi’ni ayrı kılan iki şey var: Şizofrenliği olması gerektiği gibi komikleştirmesi ve oyuncuların ara sıra kameraya bakarak uyguladığı özfarkındalık.  Alkol bağımlısı yazar, karısı tarafından terk edilince bir köy evinde hizmetçisi ile birlikte yaşamaya devam ediyor. Sonra bir gün –filmin en başında- “Merhaba ben sizin kanserinizim, beni sadece siz ve sizi gerçekten sevenler görebilir” diye adamın hayatına giriyor. (Kanseri biz de gördüğümüze göre biz de esas oğlanı seviyoruz demektir. Öyle olmak zorunda değil mi?) Filmi bana sevimli gösteren şey (ki hiçbir yenilik barındırmamasına rağmen) kolaj, geriye dönüş, öznelerarası anlatım gibi şeylerin aynı anda denenmiş olması.  Sık sık zaman ve mekândan kopuş yaşıyoruz. Üstelik kopuşu sadece seyirci değil, beyin tümörü kanseri, adam, meme kanseri, kadın hep beraber de yaşıyoruz. Onlara yaşatılana da şahit oluyoruz. Onlar da seyirciye şahit oluyor. 1939 doğumlu Bertnard Blier, yaşı dikkate alındığında oldukça genç bir film yapmış. Ama yeterince genç değil. Nihayetinde alkolik yazar ile meme kanseri hizmetçinin kanserlerini yenişine ya da aşk karşısında kanserlerine yenilişine tanık oluyoruz. Filmden bir 
laf kopartarak veda edelim: “Hiçbir şaka komik değildir.”

BUZ SESİ | Yönetmen Bertrand Blier / Oyuncular Jean Dujardin, Albert Dupontel, Anne Alvaro / Fransa / 2010 / 35 mm / Renkli / 87’ / Fransızca; Türkçe 
altyazılı


2010 Venedik Venice Avrupa Sinemaları-En İyi Avrupa Filmi

Bu, kanserin şahsen ziyaret ettiği bir adamın hikâyesi. “Merhaba” der kanser, “Ben senin kanserinim, birbirimizi tanımamızın iyi olacağını düşündüm...” Kötü bir şaka gibi gözükse de şaka değil. Kanser adamın evine taşınır. “Öldür onu!” Adamın aklına gelen ilk tepki budur; “Ne kadar arkadaş canlısı olsa da şu aptal kanseri öldür. Damdan aşağı at!” Ama kanser ölümsüzdür. Her seferinde kalkar ve adama yapışır. Bir başka tabuyla olağandışı bir biçimde uğraşan karadan da kara bir komedi... (http://film.iksv.org/tr/film/92)

3 Nisan 2011 Pazar

Polonya Yapımı-Made In Poland

İstanbul Film Festivalinde ikinci gülü de geride bıraktık. Festival kapsamında gittiğim filmlerden anladığım kadarıyla kötü film uğramamış/uğramayacak festivale.  Bu çok iyi. Yönetmenliğini Przemyslaw Wojcieszek’in yaptığı Polonya Yapımı (Made In Poland) adlı film beni hayli keyiflendirdi. Yönetmenin adını ben de copy paste yaparak yazdım panik yapmayın gençler. Yazılışını ve okunuşunu ezberlemek zorunda kalacağımız bir yönetmen geliyor ama. Filmin öyküsü çok basit. Sistemin kafasını bozduğu adamlardan biri olan Bogus (Piotr Waver Jr) bir sabah kalkar ve alnına Fuck Off yazılı bir dövme yaptırır. Eline geçirdiği sopayla etrafı kırıp dökmeye başlar.  Büyük bir zevkle otoparktaki arabaların camlarını yere indirir, kaportalara şiddetin neşesini nakşeder. Nitekim arabalardan biri mafya babasına ait olması ve arabalarının masraflarını talep eden mafyaya karşı savaşırken eski edebiyat öğretmeni bir şairden yardım istemek zorunda kalması olayı renklendirecektir. Alışveriş merkezlerindeki ayinden sonra kiliseye gelip günah çıkaran yavşak bilinç, kahramanımızı adeta çığırından çıkarır. Apartmanların önünde “devrim” diye bağırır. İsyan (!) sırasında karşısına ilk çıkan insanın ceza kanununu ezbere bilen tekerlekli sandalyeye mahkûm bir insanın olması ise hayli şaşırtıcı değildir. Kahraman ilk etapta bu yaralı ve sakat yasaya eziyet etse de daha sonra onu yanına alacaktır. Hatta filmin sonun doğru tek yoldaşının bu yaralı yasa’nın olduğuna şahit olacağızdır. Kahramanın diğer arkadaşı ise eski edebiyat öğretmeni şairdir. Şair, hayattaki tüm sorunların çözümünü şiirde arayan bir salaktır. Alkolik olduğu için karısı tarafından terk edilmiş bu şair, kahramanımıza şiirle değil, yumrukları ve sahafiye değeri olan plaklarıyla katkıda bulunacaktır.

Polonya Yapımı renkli, hoş, deneysel bir kara mizah filmi. Çekim teknikleri bakımından da göz dolduruyor. Parçalı ve düzensiz bir anlatım var. Siyah beyaz ve kırmızı renklerde çekim yapılmış. Geçişler arasında maddeler halinde sıralanan manifesto gibi şeyler de hayli düşündürücü. Kahramanla empati kurmamak mümkün değil. Buna hem fizyonomosi hem de oyunculuğu müsait.

Yönetmenin de iştirak ettiği gösterimde yönetmene bir soru da ben sordum: Ceza kanunun ezbere bilen bir sakat vatandaş ile Kafka arasında bağlantı kurabilir miyiz diye. Güzel cevap verdi. Grotesk bir tekniği olduğunu ve Kafka’nın kahramanlarıyla bağdaştırabileceğimizi söyledi. Daha başka hoş şeyler de söyledi de unuttum.

Nihayet, filmin bir gösterimi daha var. İlk iki günlük izlenimlerimden anladığım kadarıyla bu film kaçırılmaması gereken ve festival filmi özellikleri gösteren bir festival filmi.


POLONYA YAPIMI | Yönetmen: Przemyslaw Wojcieszek / Oyuncular: Piotr Waver Jr, Janusz Chaior, Przemyslaw Bluszcz / Polonya / 2010 / 35 mm / Siyah-Beyaz ve Kırmızı / 90’ / Lehçe; İngilizce ve Türkçe altyazılı
2010 Era New Horizons Festival (Polonya) En İyi Yeni Polonya Filmi 
Kendine “Canon 5D MKII ile kuşanmış bir asker” diyen yönetmen Wojcieszek, ülkesinin siyasi, dini ve sosyal tutumlarının punk-rock bir eleştirisi olan kendi oyununu sinemaya uyarladı. The Clash, Sex Pistols ve Massive Attack’ten şarkılar eşliğinde akan film, bir zamanlar rahibin yardımcısı olan on altı yaşındaki lise terk Bogus’u izler. Bogus bir sabah uyandığında alnına “Siktir Git” dövmesi yapar, tanrıya karşı hayal kırıklığı içinde etrafı kırıp döker, kendini sisteme satan “fahişelere” karşı kendi devrimini başlatır. (
http://film.iksv.org/tr/film/173)

29 Mart 2011 Salı

Röportaj Veriyordum

Yavuz Türk: 2007’den beri şiiri, şairleri tanıma adına bence iyi bir mesafe kat ettin. Özellikle çok dergi takip eden ve çok okuyan biri olduğunu biliyorum. Bunun sebebi neydi? Bu ivmeyi açıklayabilir misin?

Cihat Duman: Sanat ve üretme dediğimiz şey -ben üretim diyorum; üretim-tüketim belki biraz kapitalistçe bir ifade ama işe kutsiyet atfetmemek adına üretim diyorum- hayatımızla çok yakından bağlantılı ve paralel yürüyor. 2005’te okulu bitirip serbest meslek hayatına atıldığım zamanlarda bir kopuş yaşamıştım. Ailemden uzak yaşamayı seçmiştim ve insanlara güvenmiyordum. Evde hayvan da besleyemiyordum. Bu sebeple okumak ve yazmak benim için bir tatmin aracıydı. Felsefi ve dini metinlerle de arama bilerek mesafe koydum. Çünkü bu tür metinler daha evvel beni değişik anaforlara sokmuştu. Bu yüzden estetik bir üretime giriştim. Bunu yaparken de bu işi ciddiyetle ve hakkıyla yerine getiren insanların olduğunu gördüm. Kepaze olmamak adına da bazı şeylere önem gösterilmesi gerektiğini anladım. Bilinmesi gereken şeyleri bilmek, yazılması gereken şeyleri yazma becerisi göstermek önemliydi. Bu yüzden dergileri yakından takip ettim. Dergiler edebiyatın kalbi gibidir. Hareketlidir. Takip ettiğim yazarların okudukları kitapları okumaya çalıştım. Bunu yaparken de yazara yaklaşmamak gerektiğini ve sadece yazdıkları ile ilgilenmem gerektiğini düşündüm. O yüzden o kopuş sürecinde okumaya önem gösterdim.

İlk şiirin nerde ve ne zaman yayımlanmıştı?

2007’de Varlık dergisinde.

Erken yaşlarından bu yana bu işle ilgilenmiyorsun bildiğim kadarıyla? Şiir yazma isteğin nerden geldi? Biraz bodoslama girdin gibi…

Bizde şiir okunmaz. Dini metinler okunur ve yorumlanır. Böyle yetiştirildik. Ama üniversitede birkaç arkadaşın tavsiyesiyle Sezai Karakoç, Cemal Süreya okumaya başlamıştım. Bana komik geliyordu. Hoş geliyordu. Bu adamların bizim yaşadığımız şeyleri yaşadığını anladım şiirlerinde. Hayattan aldıklarını sanata aktarıyorlardı ve ben etkileniyordum. Demek ki ben de birilerini etkileyebilirdim. Etkileniyorsan etkileyebilirsin de…

Bir nevi şöyle diyebiliriz: Ben de böyle metinler üretebilirim, düşüncesi…

Demek ki etkilenmeyen insan etkileyeceğini düşünemez. Poptan etkilensem gitar kursuna giderdim. Ne bileyim? Müzikten etkilensem… İlkokulda pastel, guaş boya bulup okula kepaze olmadan gidebilseydik resme merak salabilirdik.

En masrafsızı edebiyat…

Hah! Ondan dolayı etkileyebileceğimi düşündüm.

Sonlarda sormam gereken bir soru ama; kendi şiirini nasıl görüyorsun. Senin yazdığın şey nedir?

Benim yazdığım şey farklı değildir bir kere. Röportajlar, eleştiri ve şiir metinlerinden aktaramayacağımız şeyleri aktarmak için de bir bahanedir. Daha önce söylemiştim, şimdi tekrar edeyim: Ben şair değil nükteciyim. Ben şiir yazdığıma, şiir yazıyor olduğuma inansam bile farklı olduğuma inanmıyorum. İddiam yok. Benim iddiam, çağdaşlarımı etkileyebilecek gündelik metinler üretmemdir.

Patlayan şeyler?

Patlayan şeyler. Anlık etki yapan şeyler demek istedin her halde. Çünkü birazdan bunu nereye getireceğini biliyorum, ha ha ha. Metin Eloğlu’nun bir sözü var: “Geleceğe kalmak istemiyorum. Bugün okunmak istiyorum,” diye. Geleceğe kalma kaygısının bencillik olduğuna inanırım. Geleceğe dönük yapılan şeyler geçmişe gömülecek. Şiir meselesinde de…

Buraya bir şerh düşüyorum. Bugün anlaşılmak kaygısı. Bunun üzerine konuşacağız. Kendi şiirine nasıl baktığınla ilgili devam et.

Kendi metinlerimin geçmişteki büyük şairlerimizin gölgesinde kaldığını hissediyorum. Ama bu aşamayacağım anlamına gelmez. Belki de bu düşünceyi diri tutarak hırs yapıyorumdur. Nihayetinde amacımız tımarhaneye düşmemektir.

Aklımızı biraz daha koruyabilmek.

Ve insanlara zarar vermeden yaşayabilmek. Çünkü böyle bir yarık olmasa başka yerlerden daha şiddetli, daha negatif durumlarla karşı karşıya kalabilirim.

Senin için sinirli diyorlar. (Gülüyor)

Sinirli. Yani irsi bir sinirlilik var. Mesleğim de çok stresli bir meslek. İster istemez fevriliğe neden oluyor. Benim birçok durumda neşeli gözükmemin sebebi sinirimi örtmek içindir. İlk müdahaleyi kendime kendim yapıyorum anlayacağın. Ama yazışarak tehditleşmeyi sevmem. Meseleleri yüz yüze çözme taraftarıyım. Edebiyat dünyasında sıklıkla, kalem oynatarak yapılan polemikler bana samimiyetsiz geliyor. Aynı adamı sokakta defalarca görüyorsun halbuki… Doksan kuşağı bu kaypaklığı çok gösterdi zamanında. Neyse…


27 Mart 2011 Pazar

Dirim Kurgu

Murat Üstübal’ın son on yılın şiir tartışmalarına toplu bir şekilde bakabilmemizi sağlayacak kitabı Dirim Kurgu Ebabil Yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Foucaultçu heterotopya, Deleuzecü yersiz yurtsuzlaştırma ile köksap (rhizom) ve Derridacı yapısöküm etrafında kurulan metinler bize postyapısal bir eleştirinin yapıldığını ima eden delillerden sadece bir kaçı. Yazıların çoğu Üstübal’ın Bülent Keçeli ile birlikte çıkardığı ve Türkçe Şiir’de hatırı sayılan kırılmalardan birine imza atan Ücra Dergisi’nde yayımlanmış. Üstübal giriş yazısında da zaten Ücra Şiiri tanımlaması yaparak şu açıklamaları yapıyor: “Ücra, sürrealist deneyimin dilin sentaks ve gösterge hareketlerine bağlı yapısal özelliklerini ihmal ettiğinden Dada hareketini sadece indirgemekle kalmayıp aynı zamanda bilinçaltını yarı pozitivist ve yarı romantik bir anlayışla fethetmeye soyunması ile sonuçlandığını fark etti. Hâlbuki dilin plastik yanının ve somut yapısının semantik imgesel düzenekleri ile ilişkisi ve bağıntısının yeni şiire içkinleşerek verili olmayan yeni göstergeleri yaratacağı belliydi.”

Kitabın merkez kaç adlı bölümünde son yılda tartışılan görsel şiir, somut şiir, deneysel şiir, ikinci yeniyi aşmak, postmodernizm, ironi gibi konularda yazılmış yazılar var. Yazılar farklı bir paradigma sunmanın ötesinde savunduğu şeyleri olumsal (aksi iddia edilebilir) bir şekilde aktarıyor. Tüm bunlar yapılırken Üstübal’ın kullandığı dilin yabancılığı gözden kaçmıyor. Okuru zorlayacak bir metinle karşıya karşıya olduğumuzu bilememiz gerek. Birçok felsefi kavramın ve Üstübal tarafından Deleuzevari üretilen kelimelerin anlamı muğlâk bırakılmış. Üstübal okurun bildiğini farz ederek yazmış. Postmodernizmin bize sunduğu kavramlar gerçekten de tanımsızdır. Hatta modern bir kavram olan Varoluşçuluk bile Sartre tarafından yarım ağızla tanımlanmıştır. Yine de Üstübal’ın sürekli kullandığı kelimelerin/kavramların mini bir sözlük şeklinde kitabın arka sayfalarında toplanması düşünülebilirdi. En azından bir kavramın yazar nezdinde en yakın anlamını algılayabilmek, metni çözebilmek açısından iyi olurdu. Buna rağmen kitabın modern şiirimizdeki tartışmaların neliğini günümüze taşıyabildiğini, üzerine ekleme yapmaya fırsat tanıdığını görebiliyoruz. Şiirde özne, tekillik, çoğulluk, kitle, zaman ve bunların dille kurduğu yakın teması okuyabileceğimiz bu biricik kitap ayrıca TYB 2010 Edebi Tenkit Ödülü’ne de değer görüldü. Ebabil Yayınları’nın daha estetik baskılarını görmek istediğimizi buradan bildirir Temsil Edilemeyen’e bir selam da biz göndeririz.

“Günümüz genç şiiri antiform yanlısıdır, yapıçözümcüdür, bir antitezi vardır, metin öncelikli ve metinlerarasıdır, metanomiktir, köksapsaldır, yüzey şiiridir, küçük tarihçidir, kişisel dile önem verir, şizofreniktir, içkindir parçalıdır, oyunsaldır, tasarımsal değil rastlantısaldır ve en nihayetinde metafiziksel değil ironiktir.” (İhab Hasan’ın karşıtlıklar listesi bağlamında Murat Üstübal’ın tespiti.)
                                                                                      Cihat Duman, Yeniyazı 9

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...