Bu Blogda Ara

10 Ocak 2011 Pazartesi

Hür Adam, Tutsak Sanat

Hür Adam ile ilgili yapacağım (muhteva bakımından) her hangi bir yorumun objektif olacağı kanaatinde değilim. Çünkü Bediüzzaman Hazretlerini hem kendi kaleminden Tarihçe-i Hayatı’nı hem de başka kalemlerden biyografilerini okumuş ve kendisine sempati beslemiş birisiyim. Filmde de zaten bunları bir kez daha olaylarla birlikte hatırlıyoruz. Film bunları hatırlatmaktan başka hiçbir işe yaramıyor. Bu benim -hadi bizim diyeyim- açımdan/açımızdan böyle. Bediüzzaman’ı zaten bilenler için bu filmde içerik olarak kazanacak bir şey yok. Ama bilmeyenler için, Üstad’ın hayatını öğrenmek ilginç bir deneyim olabilir. (Ki yapımcı bunu zerre kadar önemsememiş, neden önemsediğini unutmazsam aşağıda bi yerde yazacağım.)


Gelelim üsluba. Atların kendi kendine koştuğu savaş sahnesinden tutun, Üstad’ın o “sacit onamsı” dublajına; mahkemede bulunan dosyaların içinin boş olmasından tutun Üstad’ın öğrencilerinin gayet riyakâr gözüken davranışlarına kadar her şey tam bir komiklik havasında ilerliyor. Bütün bu teknik aksamalar seyircinin filmden kopmasına sebep oluyor. Aforizma üstüne aforizma, mühim laf üstüne mühim laf geliyor, arka planda, Üstad’ın ağzında, orda burada. Bu özelliğiyle bile bir rekor kırmış olabilir Hür Adam. Gıcır gıcır elbiseler, mis gibi zindan ortamı, Kürtçe sorulara verilen Türkçe cevaplar, vs. Neresinden tutsan dökülen bir film olmuş.
Başrol oyuncusu Mürşid Ağa Bağ ise tam bir sünnetlik çocuk gibi hareket ediyor. Rolün altında ezilmiş ve tüm mimiklerini kaybetmiş. Bilinen bir karakteri canlandıracak ne yetenek ne de güç var. Ki filmin genel anlamda tuzağına düşürecek çehresiyle kendi çapında bir şansa sahip tabii.  Ama sadece bu kadar! Dublajın da gücüyle hükmediyor gölgeciklere. Oysa her ne kadar sıfatı benzemese bile Üstad’ın ağırlığını yansıtacak bir ton tiyatro oyuncusu var ülkede. Ucundan benzesin de… Gerçi iyi başrol bulunsa bile bu projede harcanır giderdi.
Yukarıda bahsettim, yapımcının neden ötekileri önemsemediğini şimdi söyleyeyim. Yapımcı/sözde yönetmen Mehmet Tanrısever’in amacı burada zaten ilgili kitleyi çekmek. Garanti bir kitle varken rizikoya girmeye değmezdi. Tam da bu sebepten ilgisiz kitle Bediüzzaman’ı yakışıklı ve komik bir karakter olarak görmeye devam edecek.
Uzun lafın kısası bazı artistler başka artistlerce temsil edilemezler. Said-i Kürdi’yi çekmeniz için daha bir 50 yılınız gerek. Mezkûr film ise TV’nin Irak Savaşı’na yaptığının aynısını yapmıştır. Olayı basitleştirmek. Göze sokarak önemini kaybettirmek. Bence bu film “Komita”nın işidir.

9 Ocak 2011 Pazar

Tülin Özen Söyleşisi




C.D: Kaplanoğlu’nun bir yönetmen olarak set ekibine davranışlarında öne çıkan özellikler nelerdir. Onu diğer yönetmenlerden ayıran farklılıklar var mıdır?
T.Ü: Semih Kaplanoğlu, filmin çekim aşamasında diğer yönetmenlerden bazı nitelikleriyle ayrılıyor. Öncelikle filmin ruhunu çekim sırasında da aramaya devam ediyor. Bu sebeple çekim sırasında hiç olmadığı kadar titizdir.

Kaplanoğlu, çekim planına sadık bir yönetmen midir? Sizin de şahit olduğunuz anlık ufak değişikliklere gittiği sahneler oldu mu hiç?
Ayrıca Semih Bey, sette ‘hediye an’ diyebileceğim bazı anları yakaladığı zaman mutlu olur ve bunu filme dâhil eder. Bu sebeple çekim planına sadık bir yönetmen de değildir.  Daha çok hayal dünyasındaki imgelere, duygulara pirim verir diyebilirim. Bulunduğumuz mekanda ve zamanda hikayesinin ritmine, hissine ya da dokusuna hizmet eden bir hediye yakaladığını düşünürse günün tüm planları değişebilir.  Bazen duyduğu bir ses için de dakikalar geçebilir ve biz o hediye anları ve sesleri, filmlerinde çoklukla görüp duyabiliriz. Özellikle Bal’a baktığımızda o hediye anların varlığına çokça şahit oluruz.

Onun dört filminde oynadınız. Bu zaman içerisinde geçirdiği değişiklikler sizce nelerdir. Sette nasıl davranır? Sizinle ve diğer oyuncularla ilginç bir anısı var ise bizimle paylaşır mısınız?
Semih Bey’in yönetmenliğini üstlendiği, Meleğin Düşüşü ve Yumurta-Süt-Bal Üçlemesi olmak üzere oynadığım dört filmde, Semih Bey’in sürekli artan bir enerjisi vardı diyebilirim. Semih, çekim aşamasında hiçbir zaman olmadığı kadar gergindir, serttir. Semih Bey’in bu gerginliği karşısında biz oyuncular ona ayak uydurmak için kendimizi zorluyoruz. Sinema seyircisi ya da edebiyat okuru daha önce her hangi bir sette bulunmamış veya ziyaret etmemişse, bir sinema setinin nasıl bir yer olduğunu, ekibin ne tür zorluklarla karşılaştığını pek tahmin etmeyebilir. Kamera arkasına tam bir kaos hakimdir. Her an, beklenmedik bir yerden sorun çıkma ihtimali vardır. Örneğin, bir sahnenin uzaması demek, gün ışığının kaybedilmesi ve ekibin ertesi gün de aynı yerde hazır bulunması demektir. İşte böyle bir ortamda yönetmenin tavrı çok önemli bence. Mesela son filmimiz Bal’da, Yusuf’u oynayan Bora ile Semih Bey arasındaki sıcak ilişki, bence filme son derece olumlu yansıdı.

Biz Kaplanoğlu’nu izlediğimiz filmlerin yönetmeni olarak tanıyoruz. Sizse tabiri caizse mutfaktansınız. Kaplanoğlu’nun birçok projesine emek verdiniz. Yakından tanıdınız. Kaplanoğlu’nu yakından tanıyan bir oyuncu olarak, sizce Kaplanoğlu yönetmen olmasa hangi meslekten olurdu. Siz ona hangi mesleği yakıştırırdınız?
Ben, onu Radikal Gazetesi’nde yayımladığı sinema yazıları ile tanımaya başladığım için ilk aklıma gelen yine yazarlık oluyor. Ama onun dışında detayın, duyunun, duygunun ve estetiğin olduğu birçok sanat ya da zanaat işinde iyi olabileceğini düşünüyorum.

Sizce Kaplanoğlu’nun oyuncu seçiminde neye dikkat eder?
Bu konuda kesin bir cevap veremeyeceğim. Genellikle, kafasında oluşturduğu karakterlere dair fotoğraflar oluyor. Ve aramaya bu fotoğraflardan, ifadelerden başlıyor ve karşılaştığı oyuncularla uzun sohbetler ediyor. Bu aşamada sanırım karşılıklı diyalogları çok önem kazanıyor. Fotoğraf ya da oyunculuk olarak en çok uygun bulduğu oyuncudan bu konuşmalar sırasında anında vazgeçebiliyor. Çünkü setler, genellikle oyuncular açısından da zordur ve bence bu zorluğu, ego sorunlarından ya da karşılıklı anlaşamama sorunlarından bağımsız geçirecek oyuncular bularak atlatmaya çalışıyor. Bence bu tavrı iki taraf açısından da çok daha sağlıklı ve doğru. Bunların dışında Semih Bey, bence çok eğlenceli bir şekilde,  hikâyeyi okuduğunuzda bazı karakterler için asla düşünmeyeceğiniz özellikte oyuncular arayabiliyor. Bu durum senaryodaki ilişkilere, durumlara, duygulara başka bir derinlik ve algı katıyor. Ayrıca kendisi de bu anlamda sürprizlerle karşılaşmayı seven, karşılaştığı insanlardan ve onların yarattığı durumlardan etkilenmişse, belli bir risk de içerse hızlı manevralar yapmayı tercih eden biridir.

Yeniyazı Dergisi, 8, Semih Kaplanoğlu Çerçevesi 

3 Ocak 2011 Pazartesi

Yumuşak Ge Dergisi-10


Yumuşak Ge dergisi onuncu sayısı ile raflarda yerini almış bulunuyor. Pisliksiz edebiyatın mecrası olarak da bilinen Ğ Dergisi’nin bu sayısında Selman Bayer kapağa taşınmış. Selman Bayer’in iki adet şiirinin ve yazmakta olduğu romanından bir buklenin yanı sıra Burcu Aker’in kendisiyle yaptığı söyleşiyi de okuyabilirsiniz.
Cihat Duman, “İlkokul Defterimin 26. Sayfası” adlı şiirinde
şiir rUHUn REGLamıdır dedi jİNEKologun biri,
Murat Ekinci, “Ölmemek” adlı şiirinde
bir balığın ölümü beni yormaz
İpek Görgün, “Enbiya” adlı şiirinde
yolun sonunda allahbabalar
Kadir Yanaç, “Balık Cinayetleri” adlı şiirinde
anam babam film şeridi uzunluğunda
Selim Akdemir, “EYJAFJALLAJOKULL” adlı şiirinde
düşünce maçipuçi- de saklı bir sandık
Barbaros Çelik, “Haziran Yanılsamaları” adlı şiirinde
al bu lirik çeşmeleri de bana can ver
Enes Malikoğlu, “İtirazlar” adlı şiirinde
Müslüman mı olmuş yoksa üstat Bakunin
demiş.
Derginin ortanca bölümünde öykünün bugün ki durumuyla ilgili bir soruşturma tertiplenmiş. Soruşturmanın konusu öykümüzün fildişi kulesine çekilip çekilmediği ile ilgili. Akif Hasan Kaya, Behçet Çelik, Güray Süngü, Kamil Yıldız, Mihriban İnan Karatepe, Nermin Tenekeci, Nihan Kaya, Ömer Faruk Dönmez, Pelin Buzluk soruşturmaya içtenlikle cevap vermişler.
Dergide ilginç bir öykü kombinasyonu var. Ahmet Büke, Aykut Ertuğrul, Banu Kaba çeşitli kanunlardan seçtiği maddelerden ilhamla hukukla dalga geçen öyküler kaleme almışlar.
Ayşe Serra Dilek, Elif Naime Arslanoğlu, Mehmet Kandemir, Elif Zehra Kandemir, Bünyamin Kasap’ın Georg Trakl ile ilgili şiir ve yazı çevirileri, Bünyamin Durali’nin Hüseyin Akın Hakkındaki yazısı ve Yahya Kurtkaya’nın mektubunu, Kadir Yanaç’ın acayip çizimlerini keyifle okuyacaksınız.

2 Ocak 2011 Pazar

UR- Nazmi Cihan Beken

1.
dünya kafatasında
ortaya çıkan ur dünya
üstüme gönderilen anlaşmak isteyen
karışıklıklar esnasında öldürülen cengaverim
mesela beraatimi isteyebilirim
tasarladığım dişli çarklı hesap makinesi
uğraştığın yaygın beyin sklerozu
dünya çapındayım beni iyi canlandırın
sonra yaygınlaştınız
ordunuzun yeniden
teşkilatlandırılmasiyle görevlendirilseydim
bulduğum metodu mükemmelleştirebilirdim
sesin görüntüyle aynı hızda olduğu
dağlık bölgelerde elektrik tellerinin titreştiği
memleketim memleketim
evlerin içinde taş
birleştirme işlemi bir türlü yapılamaz
ko beyazla ko siyah arasında
cıvıldarım bağırırım ulumam
en büyük güçlüğüm sözlerimi
senin dudak hareketlerine uydurmaktır
yüzyıllar sürecek bir
ölümun başlaması


2.
vicdanın kurucularından sayılırdım
bütün ayrıntılara hakim olmayı
bilmeme rağmen kurnazdım
kök fabrikaları domuz ayrığı kelebeğin tırtılı
rican üzerine ünsiyet peyda ettim
ateşe dayan meydana gel osmanlılara kat
kıymet nazariyemi ülke dışına çıkaramazdım
engelin ortadan kalkmasından
itibaren aynıydım
rumları kapsıyorum
elma armut incir şeftali kayısı
altının yerini yüksek cevherli demir
madeni almıştır
esneme sonucu meydana gelen
küçük uzamalardan sonra ben
hiçbir şeyi sevmedim


3.
hakikat sucuk yapımında kullanılamaz
genel düzen ve kuruluş bakımından
kurban bir plan içindeyiz
olan kızların isteklerine direnmeyenler
hayır hayır atımı değiştiremezler
hayır atı diye bir şey olsaydı
onu demiryolunda da sürerdim
uğrayabilen beton pistim bile yok
adalet şehrinin havadan görünüşü
melankoli kasabasının başlıca özellikleri
değeri artan arsalardan mümkün olduğu kadar
uzak durma zorunluluğum var
bir elektrik boşalmasını esrara
bir patlayıcı maddeyi tarihe
bu kuvvet alanını halkımıza
adayarak
iyiliğe şeref kazandıracağım


Nazmi Cihan Beken, Heves 26

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...