Bu Blogda Ara

poetik eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
poetik eleştiri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2011 Cuma

İnternet Geldi Genç Şaire Dayandı



Anlamın reddedilmesi, enformasyon fazlasına maruz kalan bizim gibi toplumlarda olanaklı tek direniş biçimidir.  Yaşamlarımızı ele geçiren söz konusu enformasyon iktidarına karşı direnebilmek adına yapabileceğimiz tek şey imgeleri yalnızca gösterenler, yalnızca yüzeysel görünüşler olarak kabul etmek bunların anlamları ile gösterdiklerini reddetmektir.[1]
O halde, ekranların yüzeysel sanallığında, temsilin sonuna, bizatihi imgenin sonuna vardık.[2]
Eski çağlarda bir Anadolu uygarlığı olan İskitler, komşuları Persler’e bir kuş, bir fare, bir kurbağa ve beş tane de ok göndererek şu mesajı iletmek isterlermiş: Eğer bir kuş gibi uçmayı, bir fare gibi toprağın altında gizlenmeyi ya da bir kurbağa gibi bataklıklarda sıçramayı bilmiyorsanız bizimle savaşmayı denemeyin. Aksi halde oklarımızın altında can verirsiniz.[3] İleten ile iletilen arasındaki mesafe, küresel iletişim imkânları kullanılanı beri ortadan kalkmış durumda. Sadece mesafe değil, o aralıkta bulunması gereken zaman da artık yok. İleten ve iletilen arasında hiçbir şey olmadığı için bu ikisini aynı enformasyon ağına bağlı aynı kişiler/nesneler olduğunu söyleyebiliriz. Bu durumda iki gerçekle karşı karşıya kalacağız: İletişimin artık imkânsız olduğu ya da iletişimi yeniden tanımlamanın gerekliliği. Bu kadar ciddi bir yere girmeden bir başka iletişim biçimi olan şiir ile internet arasındaki vaziyeti yorumlamak gerekir.
Baudrillard’dan sıkça okuduğumuz ‘simülasyon’ fizik bilimine ait bir kavramdır. Simülasyon, sayı hesap boncuğunun hesap makinesine uyarlanmasını anlatan bir kelime.[4]  Hesap makinesi bu durumda bir simülakr oluyor. Aynı şekilde bir insanın internet aracılığıyla bir profil oluşturması (örneğin Facebook profili), varlık göstermesi iletişimden ziyade simülasyonu ilgilendirmektedir. Daha da açacak olursak bir şairin Facebook gibi kapalı ya da Twitter/Blog benzeri açık ortamlarda var olması hem şiiri, hem iletişimi hem de simülasyon bilimini ilgilendirir. Şairin, bir birey olarak internette var olması, kendini taklidin ötesinde bir simulakr olarak yeniden var etmesinde yazmaya değer bir yan yok. Elbette akrabalarıyla Facebook’ta iletişime geçebilir. Bir Twitter hesabı açıp başta cumhurbaşkanımız olmak üzere bazı bakanları, köşe yazarlarını ve ünlü olarak saygı/sevgi duyduğu insanları takip ederek onlardan haberdar olur. Kültürlenir, bilgilenir. Bunun konumuzla bir ilgisi yok. Hakeza bir birey olarak şairin internette zaman öldürmesi, ihmal edilme tehlikesiyle karşı karşıya olabilecekleri ihmal etmesi, uyku/yemek/kemik düzenini bozması kendi özel hayatıyla ilgilidir. Gelgelelim bir birey olarak şair hem şiire başladıktan sonra internetle tanışan (internetin yoğun olarak kullanılmaya başlanması 1990’ın ikinci yarısından sonradır) hem de gözünü internete açan (‘90 doğumlu çocuklar) birisi olarak bu teknolojik durumdan etkilenecektir. Üretim biçimi, amacı da ona göre değişecektir. Bu bakımdan daha evvel Deleuze’ün sinema ve üretim için söylediklerini biz internet ve üretim konusuna uyarlayabiliriz.[5] İkinci olarak şairin internette yukarıda saydığımız hususi ya da umumi mecralarda “şair” olarak bulunması ihtimalidir.

19 Aralık 2010 Pazar

Bozuk Ağzın Şiiri ya da Şiirin Vesikalı Baldızı: Argo

 Beni odana götür ve düz.
 Senin sözcük dağarcığında
 İnsanda arzu yaratan
 Tarifsiz bir şeyler var.

 Philip Dick, Le Bal des Schizos*



Okuru baştan çıkarma, yazarın asıl görevi olmasa bile hedefleri arasındadır. Hele şiir okuru, diğer okurlardan farklı olarak bu isteğini (baştan çıkarılma) belli eden bir fıtrata sahiptir. Bu farkındalığa sahip her şair, ‘özkitle’sini hesaba katarak davranmak zorunda hisseder kendini. Şiirinde ironi, satir, parodi, taşlama, halk ağzı, bayağı dil, argo, küfür bulunduran şairleri bu bakımdan incelemek, yerinde tespitlerde bulunmamızı sağlayabilir. Rotry’nin de dediği gibi, “bu teknikler okurun üzerinde etki yaratmak içindir, bir mesajı ulaştırmanın yolları değil.”1 Şiir tarihimize kısaca baktığımızda Sümbülzade Vehbi Efendi, Meâli, Şair Eşref, Neyzen Tevfik, Metin Eloğlu, Salah Birsel, Can Yücel, Ece Ayhan, İzzet Yasar, küçük İskender gibi bazı isimlerin yukarıda sayılan tekniklerden bir ya da birkaçını kullandığını görebiliriz. Bununla birlikte incelememizin sağlığı açısından argoyu, küfrü, kaba konuşmayı birbirine karıştırmadan ilerlememiz gerekmektedir. Tanımlar, örneklerle birlikte yerine oturduktan sonra argonun şiirdeki işlevini, görünüm tarzlarını, olumlu ve olumsuz yanlarını tartışıp nihai hükme varabiliriz.

Gidiyorum Bu Hakkında

I.              AÇILIŞ
Büyük eleştirmenlerin, küçük okurların ve diğerlerinin çeşitli sebeplerle görmezden geldiği bir kitaptır Gidiyorum Bu[1]. Kimileri tarafından anlamsızlıkla suçlanan kitap, kimilerince de tesadüfîlikle itham edildi. Kitabı beğenenler ise bunu, Ah Muhsin Ünlü’nün yenilikçi tarafına bağladılar.
Türk şiir ortamında ne vakit bir “yenilik” kelimesi duyulsa ya da yazılsa, karşılığında “e bunlar daha önce yapılmış şeyler”  çekincesi dillendiriliyor. Daha önce yapılmış şeyin şimdi yapılması neden yenilik olmasın? Mesela, çocuk doğurmak elbette geleneksel bir eylemdir; ama doğan çocuk yeni bir çocuktur. Şiirde yenilik diye icra edilen şeyin aslında ne olduğu ancak bir sonraki zaman diliminde anlaşılıyor. Bu yüzden bir sonraki zaman diliminin olamayabileceği şu ahir zamanda daha temkinli davranmak gerekir kanaatindeyim.
Gidiyorum Bu,  gerçekten meselesi olmayan bir kitaptır. Buradan şiirin meselesi olur mu olmaz mı tartışmasına girmeden bu kaygısızlığın, aslında misyonunu yitirmiş başka her şeyin bir parodisi olduğu hükmüne varabiliriz. Gidiyorum Bu aslında bu bakımdan bir eleştiri kitabıdır. Postmodern zamanda şair, aynı zamanda eleştirmendir. Cemal SÜREYA’nın ünlü dizesini bozarsak “şiir bir saldırmama eylemidir”. Şiir yazmadığı takdirde insanlığa zarar verme tehlikesi olan insanlar vardır diyebiliriz.
II.           PASTİŞ
Peki, Ah Muhsin Ünlü neden sanatın sanatını yapma gereği duymuştur? Normal şiirler yazmak varken neden bir Erbain pastişi yapmıştır? Kuşkusuz Erbain şairi, şiirimizin en büyük ustalarından birisidir. Bu bakımdan şimdi burada isimlerini sayamayacağımız birçok şaire selef olmuştur. Özellikle Gidiyorum Bu’nun yazılma döneminde (1993-1998) çok daha genç olan bu halefler bu hallerini açıkça ortaya koyuyorlardı. ÜNLÜ’nün, dört-dört-beş,  dört-dört-yedi, yedi-yedi hece birimlerini sıklıkla kullanması, yargı cümleleriyle kıtaları sonlandırması, şekli deneysellik, başlıkları uzun tutması, günlük dili hece ölçüsüyle kullanması gibi birçok durum Erbain’de vardır. Sadece İsmet ÖZEL değil, Ece AYHAN, Cahit ZARİFOĞLU, Cemal SÜREYA, Erdem BEYAZIT ile bağlantısı bağlamında da yukarıdaki yargılara varabiliriz. Ayrıca pastişte, parodide olan eleştiri, güldürü ya da hayranlık gösterisi amacı yoktur. Pastiş, postmodern eleştirmenlerce içi boş parodi olarak tanımlanır[2]. Bu durumda ÜNLÜ’nün, Erbain pastişi ile İsmet ÖZEL taklitçilerinin parodisini yaptığını çok rahat söyleyebiliriz.

Şiirsizliğe Karşı Bir Konuğumuzdan “Beyaz Savunma”

I.                   AÇILIŞ

İçinde “siyah”1 kelimesi geçmeyen siyahi (maske) dizelerle kuşatılmış beyaz kapaklı bir şiir kitabına “muhatap” kaldık. Bir toplama kampı. Hem soylu hem çekimser şairinin bir nevi kendini belirleme(ispat demeyeceğim) uğraşı. Dizeler siyah -şiiri zayıf göstermek için değil- olmak zorundaydı. Çünkü savunma makamında olmanın geleneksel maskesidir siyah cübbe. Kendi kendinin parodisi kalmışlar için tek tedavi yöntemi soylu bir savunmadır. Farkındalık hiç olmadığı kadar zalim, ganimet helaldir. Ancak saklanarak elde edilecek bir ganimet, bireysel ve toplumsal zaafların teşhirindeki haz. Yeni doğan veya doğacak bir çocuğun; öpülesi, beyaz bir çocuğun insana aniden sapladığı savunma hissi; bu beyazlık fikriyle insanın kendine temize çekmesinin gerekliliği. Onu savunmalısın!
Kitabı ikinci kez bitirmeye çalıştığımda, Osman Konuk’un sayfalardan fırlayarak beni taciz edeceği korkusunu hiç mi hiç elden bırakmadım. İkinci okumanın okura verdiği tuhaf bir rahatsızlık olduğunu belirtmeliyim.
İnsanın ontolojik serüveninde sık sık saklandığını veya sakladığını bilmek bir yana, Âl-i İmran Suresi’nin bir ayeti diğer yana… Hiçbir şey Allah’tan gizli kalamaz. Hiç bir şeyin gizli kalamayacağı gerçeği şair için rahatsızlık vericidir. Kierkegaard’ın, “Herkesin maskesini çıkarıp atmak zorunda kalacağı bir gece yarısı vaktinin geleceğini bilmiyor musun? Hayatın her zaman kendisiyle alay ettireceğini mi sanıyorsun?”2 sözünü de hatırlayıp kitabın ön kapağını aralayabiliriz.
         Bir şiir kitabı hakkında -hele bu, Osman Konuk’a aitse- verili dil ve formla yazacağımı sanmıyorum. Rahat olunmalıdır. Seksen kuşağı denilen ama Konuk’un bu tabiri kabul etmediği kuşağın bence üç-dört önemli isminden biri diğerleri gibi tekrara düşmedi. Şiirini usulüne uygun besledi, büyüttü, terbiye etti. Tek dizesini bile okuduğumuzda bu “O”nun şiiridir diyeceğimiz uzak şiirler yazdı. Özgünlük, Beyaz Savunma’ya takılmış bir madalyondur bence.  Şiirin bünyesinde bulunan matematik âdeta onu geleceğe taşımaya kuruludur.

II.                DİKKAT ÇEKEN BAZI TEKNİKLER

A.    EKSİLTME

         Şiirlere göz gezdirdiğimizde, anlatılmayan(anlatılamadığı için değil) üzerinden anlam kurduğumuzu fark etmek pek de gecikmiyor. Yahut bütünü, yarım bırakılan üzerinden tamamlıyoruz. Söylenmemiş olanın söylenmiş olana hücumu( Hutcheon) dediğimiz bu durum okuru esere ortak kılmaktadır. Çünkü savunmada suç ortaklığı daha itibarlıdır. bak bizde ölebilirsin çünkü hiçbir film peşte’de bitmez/bizde ölebilirsin bunun için ayırdığımız bir tuna nehrimiz var/bir odamız var sakinleşme odası diyoruz/bir gardrop dolu ceset torbası/buradaki vurgu asılmış kelimesine/ - öyle bir şey geçmiyor ki yukarda /öbür türlüsü de geçmiyor ama [geleceğin şiiri] dizeleriyle, okurun yerine geçerek kendisine soru soran şair aslında şiir okuru ve şair arasında var olan gerçek ilişkinin parodisini yine sanat yoluyla yapmaktadır. Fakat dikkat edilirse olmayan bir “asılmış” kelimesinin tam olarak asılmış ceset şeklinde mi yoksa asılmış ceset torbası şeklinde mi olduğu belirsiz bırakılmıştır. Belki daha başka şeyler de belirsiz bırakılmıştır. Aynı eksikliği bir masanın iki yanı karşılaşma sayılmaz/ karşılaşmak demek dört dizin dört kolun dört baldırın/ aynı satırda [senaryo aşamasında final]dizelerinde görmek de mümkün.

Edebi Sanat Olarak İroni

Birkaç isim telaffuz ederek yazımın mukaddimesini bitirmek isterim. Sokrates, Sheakspare, Kierkegaard, Ahmet Hamdi Tanpınar, Oğuz Atay, Haydar Ergülen, Osman Konuk, küçük iskender.

İroni; bir yaşama sanatıdır. İroniyi salt edebi metinlerin oluşturulmasında bir tarz olarak kabul etmek bizi yanlışa sürükleyebilir. Özellikle sözlü edebiyatın geçerli olduğu zamanlarda işlevini eksiksiz yerine getiren ironi; günümüzde bazı nedenlerden dolayı yazılı metinlerde-bilhassa şiirde- kendini göstermiştir ve etkisini sürdürmeye devam edecektir. Evet, çok nedeni vardır ironist olmanın. Şeklin, dış görünüşün, kürkün, diksiyonun yani bunların aritmetik toplamı olan modernizmin hüküm sürmesi buna karşı olanları tetiklemiş, bu güruh  son çare olarak ironi yapmaya başlamıştır. Fakat ne yazık ki Sokrates’in sarıldığı ve kendine imdat ipi olarak seçtiği; sonra da ona urgan olan ironi günümüzdeki ironistleri de kurtaramayacak ve aynı talihsizliği yaşayacaklardır.[Yoksa talih mi demeliydim(!)]

İroniyi evvela günlük yaşamın içerisinde takınılan bir tavır olarak ele alırsak, bunun için gereken ilk şey, zekadır. Zeki olmayan insan en fazla şaka yapabilir. İronist; müthiş psikoloji bilgisiyle, yerli ve zamanlı söz etmenin hakimiyetiyle, deli cesaretiyle muhatabını pençesine alacak ve onu kendi silahıyla vuracaktır.‘’hiçbir kıza hiçbir soru ısrarla sorulmuyordu/ gözlerinin adı ne?’’1 Muhatap genellikle ‘’şimdi ne demek istedi bu’’ deyip kafasını kaşımayı hak eden patronlar, platonik sevgililer, samimi dostlar, aşırı yüzsüzler, olmakla birlikte kısaca ironistin gözüne batacak bir hususiyet taşıyan tüm insanlardır.

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...