Bu Blogda Ara

ya da pişman değilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ya da pişman değilim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Karpuz/ML-Ahmet Büke


“şiir bazen gecikir ama gelir
ölü bir leş kargasından o sonsuz koku
okurun hoşuna gider”



O büyük gün gelmişti. Yerimde duramıyordum. Yatağımı topladım. Yeniden bozdum. İyice gerdim çarşafı. Tersten topladım bu defa. O kadar gergin ki, üzerinde 1 TL, 3 defa zıplar: belli mesafeden düşerse.
İçim içime sığmıyordu.
Ama Cihat her sabah olduğu gibi sakindi. Israrla domatezlerin kabuğunu soyuyordu mutfakta. Biberleri küçük küçük doğramış. Çakılıp kırılmayı bekleyen zavallı 3 yumurta tezgahın üzerinde omuz omuza vermiş.
Şişhane’ye müthiş bir güneş düşüyordu o sabah.
“Cihat, ne yapıyorsun?”
Bana baktı. Sonra yine domasteslere gömüldü.
“Abi, kabukları soyana kadar dokunma bana. Menemenin en hassas yerindeyim. Burada bir hata ölümcül olur.”
Yeniden odaya dönüyorum. Masa üzerinde dosyalar var. Adamın çeşitli açılardan çekilmiş fotoğrafları. Gülüyor birinde. Dondurma kaseleri var önlerinde. Sarışın bir kadına doğru gülüyor: puşt!
Yeniden okuyorum notları: “Her sabah saat 10.00 gibi evden çıkıyor. Yolun karşısındaki bakkaldan ekmek ve gezete alıyor. Yürürken sigara tellendiriyorlar.”
“Cihat, çıkmamız lazım!”
Koşarak odaya giriyor. Koltuğunun altında gazeteler.
Masaya seriyorum. Tavayı bırakıyor. Ekmek bölünmüş ortasından.
“Abi, iki lokma yemeden çıkmayalım. Çayı yetiştiremedim ama.”
“Cihat ya, bu yediğimiz 122. Menemen sanırım. Bıkmadın mı?”
“Abi olur mu? Fatih’in İstanbul’u aldığında yediği yemek bu. Lütfen ama.”

6 Mayıs 2011 Cuma

Kitabım Üzerine Üçlü Okuma

Şeref Bilsel ve Bâki Asiltürk “diyalojik okuma” adını verdikleri seriye devam ediyorlar. Takip edebildiğim kadarıyla bunu birkaç dergide sürdürüyorlar.  Özgür Edebiyat Dergisi’nin güncel sayısında benim kitaptan da bahsedilmiş. Genellikle olumlu karşılanmış kitap. Bazen de altan alta iğnelemişler. Kitapta anlam veremedikleri yerler olmuş. Bununla ilgili birkaç açıklama yapmakta fayda var. Hemen ikisinin arasına sızayım bakalım. 

Bâki Asiltürk: Özel adlarda ilk harf yerine son harfi büyük yazmasının nedenini ise bulamadım: ayşE, nuH, ibrahiM, türkiyE… bu teknik tutumu anlamlandıramadım doğrusu.
Şeref Bilsel: ‘tekniK’ tutumu; ayşe’yi aynaya tutup ‘eşya’, nuh’u ise hun diye okumak da anlamlandıramayacak sanırım.  […] Bazı ‘tekniK’ tutumları deşmemek belki de en iyisi.

Cihat Duman: Asiltürk’ün ‘anlamlandıramadım’ demesi beni etkiledi. Şiir olayında bizler zaten en çok anlamlandıramadığımız şeylerden etkileniriz değil mi? Yani burada şiirim adına pek de olumsuz bir durum söz konusu değil. Bir de sadece içerik anlamlandırılmaya çalışılmaz bence, biçim de başlı başına anlam taşıyan bir göstergedir. Buna bağlı olarak da ‘anlam taşıyamayan’, taşıyamamasında bir beis olmayan… Şeref Bilsel’i de kırmamak kaydıyla ben ‘deşeyim’ bu durumu. İkinci yeninin dizgeyi bozması, bilmem kimin dili evirmesi, diğerlerinin farklı bakış açısı yıllardır övülen şeyler. Bu bakımdan Zavallı Cihat’ın imla kılavuzuna yaptığı saldırıyı da bence “güzel-hoş” olarak karşılamak lazım. Ben de size soruyorum: İmla Kılavuzu(İmla Kuralları yerine de kullanılabilir ama kılavuz daha kitabi bir şey, çakma kanun kitabı) ve özel isimlerin baş harfinin büyük yazılması hangi Allah’ın emri? Benim bu tutumum imla kılavuzundan başlamak üzere “istisna” üzerinden yürüyen tüm sistemin eleştirisini yapmaktı. İstisnanın başrolde olduğu hiçbir sisteme saygı duyasım gelmiyor. Başta hukuk. Bur’dan şu akla gelebilir. Madem imla kılavuzuna (kurallarına) saldırıyorsun o halde neden şiir kitabındaki tüm özel isimlerin son harfi büyük değil. Mesela neden kapaktaki Cihat Duman yazılmış da cihaT dumaN yazılmamış. Bu da benim tasarladığım bir tutum. Kendi iktidarıma kul olmamak için ve az önce belirttiğim ‘istisna’ olayının parodisini yapmak için tercih ettiğim bir yol. Ben –örnek üzerinden gidecek olursak- bir şeyleri dikte etmiyorum (ille son harf büyük yazılacak demiyorum) sadece bunun farkına varıyorum.

Bâki Asiltürk ve Şeref Bilsel’e kitabımı bahse değer gördükleri için teşekkür ediyor ve alkışlarınızla aranızdan ayrılıyorum. 

11 Şubat 2011 Cuma

Günaha Nasıl Girilir Ya da Pişman Değilim- Ercan Y. Yılmaz

Yazının tamamı Hayal Dergisi'nin Ocak-Şubat-Mart 2011 tarihli 36. Sayısındadır.)


[...]


Hâkimler devletin adalet elidir. Önünde el pençe, başın eğik durursan iyi halden ceza indiriminden yararlanma olasılığın ihtimal dâhilindedir. Ama ağlak bir çift gözle “pişmanım” itirafıyla bu ihtimal gerçekleşmeye daha da yaklaşır. Ama kim bu? Bre saray muhafızları adaletin! “ya da pişman değilim” başlığıyla kucağında karpuz, değil ama bir cezaevi görüntülü duvara yaslanmış şekilde bizi karşılayan: Cihat Duman… Bu görselle Türk şiirine karpuza iade-i itibar kazandıran şair… Zekice düşülmüş bir kapak. Şiiri hakkında bize fikir veriyor. Okuru şiirine hazırlıyor. Karpuzun akıbetini bir söyleşide şöyle açıklıyor: “…Sonra karpuzla birlikte bir çay evine gittik. Karpuzu kestik, insanlara ikram ettik. Hayırlara vesile oldu yani.” (Gerçek Hayat) Buradan anlaşılıyor ki karpuzla herhangi bir duygusal bağ geliştirmemiş. Karpuzu işine yaradığı kadar kullanmış şiirindeki diğer öğeler gibi. ya da pişman değilim, annesinin “Pişmanım.” demesiyle bitiyor. Bunu kendisine sordum bu yanıtı aldım. “Son zamanlarda aileye pek de uyum sağlayamadığım için, kan uyuşmazlığı gibi bir şey oldu. Birkaç kere annemin ağzından seni doğurduğuma pişmanım sözünü işittim.”

Kitabı okudum. Hoşuma gitti. Teorik yazı, gereksiz alıntılar, küçük küçük dipnotlar, içler dışlar çarpımı, hurufi ilişkilere girip, yani şiirde arkeolojik çalışmalar yaparak şaire, okura, okumayana ve okumayacaklara haksızlık etmek istemem. Hatta şiir uzun bir süre sit alanı ilan edilmelidir diye düşünüyorum. Kazılar yasaklanmalıdır. Çünkü arkeologlarımız şekeri Şam’a taşırken tuz kalıyor şerbete.


Kapak görselinden dolayı biliyoruz ki birazdan bir ironistin dünyasına dalacağız. Fakat şunu da bilmeliyiz ki ironi, başta Baudrillard ve Jamesson gibi düşünürlerce modası geçmiş bir yöntem olarak adlandırılıyorlar. Onlara göre, ironi de ifşa olmuş bir dünyada artık imge işlevi görmekte ve imgenin başına gelen geçersizlik hastalığıyla malul olmaktadır.

19 Aralık 2010 Pazar

Kinci Baskı

"Yeniyazı", yeni şiirler- Necmiye Alpay

 İyi edebiyat dergileri bize şaşırtıcı, zamanın değerini hissettiren bir şeyler sunan dergilerdir. Bu bir şeylerin içinde, bildiğimiz bir yazara ilişkin bilmediğimiz olgular, değerlendirmeler vardır, yeni yazarlar, öyküler, şiirler, haberler, anmalar, duyurular vardır. Ne vakit iyi bir edebiyat dergisini kaçırsak, bizde yeni bir eksiklik doğar.
"Yeniyazı" dergisinin ilk sayısı 2009'un temmuz-ağustos aylarında çıkmıştı. Ben yalnızca ilk sayısını edinip orada kalmışım, biraz da talihsiz bir şeyler yüzünden. Geçenlerde bir arkadaşım bu dergiden söz edince tüm sayılarını (şu ana kadar yedi sayı) edindim ve kaçırdıklarım arasında bir yığın "çerçeve"nin de olduğunu gördüm.
"Çerçeve", dergilerde genellikle "dosya" adı verilen çalışma türünün "yeniyazı" dergisindeki adı: Belirli bir yazarı, yapıtı ya da izleği enine boyuna ele almaya çalışan bölümler kastediliyor. "Yeniyazı"nın bugüne kadar çıkan yedi sayısındaki "çerçeve"lerde sırasıyla şu yazarlar konu edinilmiş: Seyhan Erözçelik, Nurdan Gürbilek, Ayfer Tunç, Fatih Özgüven, Ülkü Tamer, Orhan Koçak ve Mıgırdiç Margosyan.
Bu çerçevelerden Nurdan Gürbilek ve Orhan Koçak başlıklı olanları özellikle nadirattan sayılmalı: İki eleştirmen, birbirleriyle ilgili "çerçeve"ler için de birer yazı yazmışlar.
Gürbilek ile Koçak'ı okurken, ikisinin yalnızca düşünsel düzeyleri açısından değil, dergidaşlıkları (Ekim-Kasım 1987 - Kış 2002 arasında yayımlanmış olan ünlü "Defter" dergisi) ve giderek yazı geçmişleri ile üslupları açısından da birbirlerine ne kadar yakın olduklarını daha güçlü bir biçimde hissettim. Öyle görünüyor ki bu yakınlık aynı zamanda birbirlerini en esaslı biçimde eleştirebilmelerini sağlamıştır.
Nurdan Gürbilek'le "yeniyazı"da ayrıca 4. sayıdaki "Böcek" başlıklı "atölye" bölümünde karşılaşıyoruz: Kafka konulu, yayımlanmamış bir yazısı var orada...
Herhalde şimdi "yeniyazı"dan söz etmeye neden 'kaçırmak' kavramı çerçevesinde başlamış olduğum daha iyi anlaşılmıştır. 'Kaçırmamış' olan okurlar da anlayacaklardır sanıyorum beni.

*
"Yeniyazı" daha önce fanzin olarak çıkıyordu. Bazı fanzinler bizim ana karnındaki halimiz gibi oluyor: Sonradan dergi olarak doğuyorlar ve doğduklarında hayata yeni başlamışlar gibi sayılar sıfırlanıp numaralandırma 1'den başlıyor.
Bende fanzinin yalnızca 2. ve 5. sayıları var. Bu iki sayıdan Kasım 2008 tarihli olanında türlerarası, yarı öykü, bir sayfalık bir metin vardı. Yer ile zamanı bir kılan anlatımıyla dikkat çeken bir metindi; "Eşyam yok hepsi geçmişte kaldı" filan diyordu. Yazarı, Cihat Duman.
Cihat Duman'ın adı, şimdi hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Ya da Pişman Değilim".
Fanzinin editörü Yavuz Türk'ün adı da öyle; hem "yeniyazı" dergisinin yayın kurulunda, hem de Yeniyazı Yayınları'ndan çıkan bir şiir kitabının üzerinde: "Kumaş".
İki şairin arasında başka yakınlıklar da gözlemlenebiliyor. Türk'ün kitabındaki "İronik Haziran" adlı şiir Cihat Duman'a adanmış. Ve ikisi de "yeniyazı"da yeterince düzyazı yazmamış. Oysa ilk sayıdaki yazıları daha fazlasını vaat ediyordu.
Ancak, bu sürenin sonunda şiir kitapları çıktı. Kitaplarından belli ki, bir süreçti söz konusu olan. Geçen sürede şiiri ve şiirdışını temel boyutlarıyla sorgulamışlar ve bunu şiir yoluyla ortaya koymuşlardı. Sonuçta ortaya, sorgulayıcılık gibi genel bir özellik taşıyan özgün şiirler çıkmış.
Dolaysız bir sorgulama denemez bu şiirlerdekine. Ancak, iki şairin sorgulamayı gizlemeye çalıştıkları da söylenemez. İşin içinde, şiir kavramını yok etmek kadar, hatta daha çok, mirasa saygı sunmak da var. Yavuz Türk'ün "İronik Haziran" adlı şiiri bu açıdan da anılabilir: Cemal Süreya'nın "Ölüyorum tanrım"ından Hasan Hüseyin'in "Haziranda ölmek zor"una, dolayısıyla Orhan Kemal'e ve Nâzım'a kadar giden selamlar okunuyor orada.
Her iki şair de bu aşamada yazıdan çok şiirle düşünmüşler. Belki henüz bocalama aşamasını geride bırakmamışlar ama, çokboyutlu bir şiir yazdıkları da açık.

Kitap Sırtına Yazılan Yazılar-Hüseyin Peker

 

Yavuz Türk, Kumaş, Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010, 64 sayfa


Yavuz Türk, 1982 doğumlu, ruh olarak Karadeniz Ordu’dan İstanbul’a göç eden, şiir sevgisiyle dolu bir genç ozan. İlk bakışta “kekeme adımlarla” yazdığını söylediği şiirlerden derlediği yapıtı Kumaş’ta isyan eden, sözcükleri suskunlukla parçalayan, kendi kaynaklarını, papatyaların lekelediğini söyleyerek çağırıyor bizi kırgınlığına.

Bu sıkıntısının başlıca kaynağını, “cebinde kırık misket, elinde ustura” ile bileklerini ovuşturduğu bir çocukluk isyanından “ben artık büyüdüm eyvah” diyerek sıyrılmaya çalışarak dile getiriyor.

İlk çığlığının kaynağının “baba” olduğunu anlıyoruz dizelerde. Baba kavramı sık sık karşımıza çıkıyor, babamsızlık çığlığını ise “sövgüyle büyütülen çocuk ben” (s. 13) diyerek dillendiriyor. Yer yer kendini piç gibi görmesi de bundan: Var olan babasını yok sayma ya da yok etme eğiliminden kaynaklanıyor bu öfke. Tanrısının, kendini yalnız bıraktığını söylediği bir kimsesizlik. Yaşamı bir ürperti gibi görmesine yarıyor. Boynuna sürülen bıçağı ince ince bilemesi de  savunma mekanizmasının çoğuludur bence.

Pişman Olmayanların Soyundan Gelmek-Hayriye Ünal

Şiir kitaplarının adını önemserim. Cihat Duman’ın (1984) ilk şiir kitabının adı benimle bağlantı kurabiliyor. Ya da Pişman Değilim (Yeniyazı y., 2010) İlk kitap için doğru bir seçim mi? “Ya da” bağlacı öncesine ve öteki ihtimale imada bulunuyor. Halbuki öncesinde şiir yok. Sadece Pişman Değilim olsaydı, kesinleştirerek pişman olmayanların soyundan olduğunu. Bu ihtimale ağırlık vererek başlıyorum yazıma.
İyi niyetli üçüncü kişi için üç nokta. O ben değilim. İyi niyetli değilim. Üstelik şiire iyi niyetle bakmaya karşıyım.
Duman’ın içine doğduğu koşulların oluşumunu iyi gözlemlediğimi söyleyebilirim. Türk şiirinde ‘90’ların ortalarından bu yana olup biten gelişmeleri sağduyulu ve gözlem gücünü iyi kullanarak değerlendiren kimse yok. Bazıları için mesele fazla kişisel. Bazılarıysa tüm ortayolcu ve bir sizden bir bizden gibi denkleştirme çabalarına rağmen taraflarının desteğini kaybetmekten korkuyor. Bunlar can sıkıcı ve bilindik by-pass gerçekleri.

Geçersiz Tövbe Olarak Şiir

(Cihat Duman, Ya da Pişman Değilim, Yeniyazı Yayınları, Ağustos 2010.)

Ya da Pişman Değilim, kapak fotoğrafından başlayarak okura farklı bir deneyim yaşatacağının sinyallerini veriyor. Başındaki fötr şapkaya rağmen yere çömelme cesaretini gösteren ve sanki yetmezmiş gibi kucağındaki karpuzla bir şeyler bekleyen bir adamın fotoğrafı var kapakta. Daha çok bir roman kapağını andırıyor bu haliyle. Kapakta olan absürtlük şiirlerde de karşımıza çıkıyor: Babalarından Müslüman kızlar talep eden gençler, içler dışlar çarpımı birbirine âşık olanlar, üvey karısından hamile kalanlar, kanaması durdurulamayan güller, arada bir çocukları toplayıp anayasa yapanlar, demokratların sosyal yalancısı olanlar, cesetlerin kolunda işleyen saatler, kiralık padişahlar, gerçeküstü anayasalar, Türkçe miyavlayan deli kediler, maaşlı kadınlara duyulan aşklar, Derrida tarafından yapılan bekâr evleri, balıkları her sabah suvaranlar, neştere üfleyen ceninler, ölü leş kargalarından gelen kokular, kendine yeni bir kalp yapan genç kızlar, beş vakit esrarında narkotik köpekleri, mezarlıkla suçlanan istasyonlar, yangından su kaçırır gibi ağlayanlar, ağzından ağlayanlar, ölünce ağzı bitenler…

Cihat Duman (1984), örneklerden de anlaşılacağı üzere şiirini zıt kavramların reaksiyonu ile kurmaktadır. Ayrıca son yıllarda yazdığı poetik yazılarından da kendi şiiri hakkında ilk ağızdan birtakım çıkarımlarda bulunabiliriz. Ya da Pişman Değilim, öz farkındalıkla yazılmış empatik şiirlerden oluşuyor. Şairin, ‘kendisine rağmen’ şiir yazabildiğini birçok dizeden anlayabiliyoruz. Yazdığı şiirde ses ve kurgu ile ilgili problemleri olduğu korkusunu, okurun da yerine geçip konuşarak anlatıyor şair. Okuru seslendirmesi ise bir tür paradoks yaratıyor şiirde. Bu durumda kendimizi iki ayna arasında buluyoruz.

Bir Mezarlık Komedisi: Gassal

Hayatta kalırsak su faturasını kim ödeyecek diyen milyonlarca insana sordukları soru gerçekten hokkabazların şanına yakışacak görkemdeydi: Ö...